Mirandan...
Sabah uyandığımda uzun zamandır bu denli rahat uyuduğumu hissetmemiştim. Bazı geceler, hatta çoğu zaman, çocukken yaşadığım travmalar yakamı bırakmazdı. O yüzden uykumun da uzun olduğu söylenemez. Hele karagahda 2 ya da 3 saatlik uyku ile güne başlardım çoğu zaman ama bugün öyle değildi, rahat bir uyku uyumuşum. Gerinerek çıktım yataktan, elimi yüzümü yıkayıp balkona çıktım. Sabah serinliğini her zaman sevmişimdir.
Ama benden önce kalkanlar da vardı tabii. Bizim İsra, komutan, çekmiş taytı üzerinde, varlığı ve yokluğu belli olmayan tişörtüyle, saçlarını tepeden toplamış, kulaklıkla bahçeden çıkış yapıyordu. Ya spora gidiyordu ya da koşuya. Ulan komutan hanım, bu kılıkla dolaşılır mı Diyarbakır gibi bir yerde? Akıl yok muydu bu kızda acaba? Hızla bir tişört ve bir şort geçirip ben de çıktım peşinden. Kızın peşinde bekçi olmuştuk, iyi mi? Ama sonuçta emrimde çalışan bir askerdi, bir yerde bana yani bize emanetti.
Evin az ilerisindeki parka gittiğini düşünerek rotamı oraya çevirdim. Yakalanırsam da ben de koşuya çıktım derdim, bahanem de hazırdı.
**
Parka yaklaştığımda etrafı kolaçan edip buldum, bizim inatçı keçiyi çok hızlı olmasa da hareketli bir tempoda koşuyordu. Kenarda bir banka oturup izlemeye başladım. Delirtici bir durumdu sanırım; ben bir kadının peşinden sabah dikizlemesi, pardon, koşusu yapıyordum.
Derken korktuğum başıma gelmişti. İki serseri tipli kıro, daha doğrusu park magandası, İsra'nın önünü kesmiş, bir şeyler konuşuyordu. Yaklaşıp "Ne oluyor?" demeye kalmadan, birinin kolunu kıvırıp diğerinin bacağına tekme atarak ikisini de etkisiz hale getirmişti.
Adımlarımı durdurup köşeye sindim. Serseriler özür dileyerek resmen topuklarına vura vura kaçıyordu. Bizim inatçı keçiyi galiba ben çok hafife almıştım. Hiç görünmeden geri eve döndüm. Korumak istemiştim kendimce ama yanılmıştım; İsra tam bir dişi aslandı, kendini korumayı biliyordu. Sanırım biz erkekler, kadınları, hele de eğitim almış, başarılı kadınları çok hafife alıyorduk.
İsradan...
Sabah erkenden uyanmıştım. Akşamın getirdiği sevinçle yataktan çıktım. Havanın yumuşak ve güzel olmasını değerlendirip uzun zamandır yapamadığım sabah koşusuna çıkmak istemiştim. Üzerimi giyinip kulaklığımı takıp evden çıktım. Evin az ilerisindeki parkta koşmaya başladım. Bir iki tur derken iki zibidi önümü kesmişti. Kulaklığımı çıkarıp, "Hayırdır gençler?" dedim. "Çok güzelsin bebeğim," dedi. Sağımdaki, "Koşarken gördük de acayip bir auran var, tanışabiliriz ve mükemmel vakit geçireceğimizden şüphen olmasın," dedi. Solundaki elini yanağıma yaklaştırdığında, bileğinden tutup ters çevirdim. Diğeri daha hamlesini yapmadan, diz kapağının altına tekmemi geçirip, "Çok yanlış kişiye sarkıntılık ettiniz gençler. Şimdi bir dakika içinde siktir olup gitmezseniz, tüm askeri yetkimi üzerinizde kullanmaktan çekinmem," dedim. "Özür dileriz komutanım, haklısınız, affedin," diyerek kaçıp uzaklaştılar. Hadsizlik diz boyu; bir kadın neden rahatça koşusunu bile yapamazdı ki...
**
Bir iki tur daha koşup sıcak simit ve ekmek alıp eve döndüm. Bu kez bahçede olan Havin teyze, "Günaydın bal bakışlım, nereden böyle sabah sabah koşydan mı geliyorsun?" dedi. "Tontonum, sıcak simit ve ekmek aldım, kahvaltı yapmadıysan birlikte yapalım," dedim. Bu kez de ben davet ettim; her seferinde onu yormak olmazdı değil mi..
Aslında tahmin ettim, "Bal bakışlım, seni çıkarken gördüm. Ben kahvaltıyı hazır ettim, senin simit ve ekmekleri benim kahvaltımda haklarız," dedi. "Ah tonton, yine ekarte ettin beni," dedim. "Öne kız, yani oyuna getirdim. Ben hazırlayacaktım ama sen çoktan öne geçtin.Olsun kuzum, sen çalışıyorsun, haftada iki gün iznin var, ben sürekli evdeyim, az işe yarıyorum, fena mı olur mu? Ah ne tonton, nasıl işe yaradığının farkında bile değilsin."
Yanaklarından bir makas alıp poşetleri eline tutuşturdum. "Ben bir duş alıp üzerimi değiştireyim, hemen gelirim," dedim. "Tamam balım, ben de bahçeden topladıklarını yıkayayım, taze taze yeriz kahvaltıda." "Ohh, Miss," diyerek evime çıktım.
Ben çıkarken Havin teyze, "Mavişim mavişim," diye Miran komutana sesleniyordu. Yine bizi bir araya getirmek için düşünüp hazırlamadıysa bu kahvaltıyı, ben de bir şey bilmiyorum.
***
Kahvaltıya indiğimde Maviş çoktan masaya kurulmuş, telefonuyla oynuyordu. "Günaydın komutanım, günaydın İsra," diyerek gülümsedi. "Otur balım," diyerek çaydanlığı getirmişti. "Havin teyze, sen otur tontonum, ben hallederim çayları," diyerek oturmasını sağladım. Çayları doldurup dağıttım. Ezman amca gelince sofra tam bir aile masası gibi olmuştu.
Ezman amcayla koyu bir sohbete eşlik ederken Maviş kahvaltısını yapıyordu; epey keyifliydi. Alayda oldukça ciddi ve suratsızdı. Oysaki ev ortamında sevimli bir aile babası gibi duruyordu. "Ah salak İsra, yine nerelere gitti, kafan çık şu aptal kız modunda," diyerek susturdu kafamdaki çatlak. Haksız da sayılmazdı ama işte çok güzel gülüyordu be... Havin teyze, "Sabah sen de mi koştun mavişim? Balımın arkasından sen de çıktın," diyince Maviş'in yediği simit resmen boğazında kalmıştı. Kendini toparlayıp kısa bir an düşündü, evet resmen düşündü. "Yok ama benim başka bir işim vardı," diyerek konuyu hızlıca kapattı. Niye telaşlandığını anlamasam da üstünde durmadım; belliki söylemek istememişti.
Karnımızı güzelce doyurup Havin teyzeye bulaşıklar için yardım ettim. İzin isteyip eve çıktığımda telefonum çalmıştı. Arayan Melike'ydi. "Komutanım, rahatsız etmiyorum umarım?" "Olur mu öyle şey Melike, buyur canım." " Komutanım, akşam Elif'le kız gecesi yapalım dedik. Sizinde işiniz yoksa eğer bize katılır mısınız?" "Aslında işim yok, benim de aklımdan geçmişti sizlerle bir şey yapmak. Yaa çok mutlu oldum komutanım." "O halde akşam buluşuyoruz." "Tamam, nereye gideceğiz komutanım?" "Bizim Elif'le kaldığımız yerde bir bayan arkadaş var, bir barda solistlik yapıyormuş. Oldukça güzel bir yer, öyle ipsiz sapsız tipler olmuyormuş. Bir akşam beklerim," dedi. "Biz orayı düşündük ama sizin bildiğiniz başka bir yer varsa oraya da gidebiliriz." "Yok Melike, yeniyiz hepimiz, tam bilmiyorum. Oraya gidelim o zaman." "Peki komutanım, akşam barın önünde buluşup birlikte gireriz. Ben arkadaştan konum ister, size atarım." "Tamamdır, akşam görüşürüz," diyerek kapattım telefonu. Arada eğlenmekten zarar gelmez, değil mi?
***
Gün boyu kendime yapacak epey iş bulmuştum. Biraz temizlik yaptım, biraz kitap okudum. Canım fena halde yoğurtlu makarna çekmişti ama sarımsaksız olmaz diye vazgeçtim. Akşam kızlara türün türüm kokmak istemezdim doğrusu. Kendime ekmek arası bir şeyler yapıp karnımı doyurdum. Tontona, bu akşamlık bari eziyet etmeyeyim düşüncesiyle üzerimi giyinmeye gittim. Füme rengi kotumun üzerine ince askılı beyaz şifon bir bluz giyip, blazer mavi ceketimi de sırtıma geçirdim. Saçlarımı hafif fönleyip doğal bıraktım, hafif bir makyaj yapıp ayakımdaki yansımama bakıp öpücük attım. Epey ciks olmuştum, kamuflajda harikaydı ama arada normal giyinmekte güzel hissettiriyordu. Spor taşlı ayakkabılarımı ve ona uygun minik çantamı ve silahımı da belime takarak üzerimi ceket ve bluzla kapatmıştım. Çanta takmayı seven bir insan olmadığım için elime sadece cüzdanımı ve telefonumu koyacak büyüklükte bir çanta alıp çıktım evimden. Bir taksi çağırıp Melike'nin attığı konumu gösterdim şoföre...
**
Araçtan inip bara doğru gitmeden önce Melike'yi aradım. "Girişteyiz komutanım" diyerek yönlendirdi beni. Onları görünce telefonu kapatıp yanlarına gittim, selamlaşıp içeri girdik. Atmosfer oldukça güzeldi. Bir garsonun yönlendirmesiyle sahnenin hemen yanındaki masaya geçmiştik. Melike, arkadaşıma geleceğimizi söylediğim için bize bir jest yapmış, komutanım sağ olsun ama hesabı filan ödetmem. Melike, bilgin olsun, onu ben de istemem, komutanım sadece yakın masa. "Eh, iyi madem," derken garson gelip siparişlerimizi aldı. Çok geçmeden alkışlar eşliğinde sahneye çıkan kızı görünce bir şok olmadım desem, daha doğrusu buz gibi bir kova su başımdan aşağıya dökülmüştü. Bu, bizim zampara komutanın o akşam çığlık attırdığı kadın Ayça'ydı. Ah Melike, başka mekan bulamadın mı buraya getirdin yada başka komşumu bulamadınız da samimi oldunuz bu kızla? O şarkısına başlarken Melike'lere selam vermek için bizim masaya dönmüştü. Beni görünce o da epey şaşırmışa benziyordu, hızlıca baş selamı verip diğer tarafa döndürdü bakışlarını. Ben kısa çaplı şokumdan çıkıp içkimi yudumladım. "Ooo komutanlarım hoş geldiniz" gibi bir nida duyunca istemsiz başım o yöne döndü. Dönmemle bizim Mavi Ayı ve tayfasını görmem bir oldu. Ayça sahneden inip Mavi Ayı'nın yanağından öptü, diğerlerine selam verip tekrar sahnedeki yerini aldı. Film izler gibi olanları izlemiştim.
**
İnsan bazen ne düşüneceğini, nasıl hissedeceğini bilemezdi; şu an tam o durumdayım, bilmiyorum ama sanki aldatılmış hissettim. Ne alakası var demeyin ama hayatta en çok nefret ettiğim şey yalandı. Miran yüzbaşının bana neden yalan söylediğini bilmiyordum ama şu saatten sonra zerre umrumda değildi. Ben ona gördüğüm kadının kim olduğunu bile sormamıştım, kendi sevgilim değil demişti üzerine. Benimle iki gün...
Off, İsra salaksın diyorum da beni hiç dinlemiyorsun. Dedi kafamdaki çatlak, bir sussa her şey daha kolay olacaktı belki. Daha fazla sinirlerimin bozulmasına izin vermezdim. Mavi ayıcık da sevgilim değil dediği Ayça'ya doğru siktir olup gidebilirdi. Gönlünü gevşetirsen, olacağın buydu diyerek kalktım masadan. Melike, komutanım bir şey mi oldu? Elifte telaşlanmıştı.Kızlar, benim midem kötüleşti, siz keyfinizi bozmayın olur mu? Komutanım, birlikte kalkalım deseler de onları durdurdum. Siz eğlenin, ben iyiyim, sadece bu ortamlar pek bana göre değil. Bu bir emirdir diyerek çıktım bardan. Bundan sonra tek hedefin işin, İsra teğmen, bu da sana ders olsun.
Gönül yaylarını gevşetirsen o yaylar gelir seni boğar işte böyle ....