26. DÜŞMEK

2170 Words
Merhaba, Çok şey yaşandığı için Sena'nın dönüşü hepimize uzun bir süre gibi geliyor. Ama Sena'nın dördünce gecesi bu bölümün sonunda bitiyor. Hatırlatmak istedim. BÖLÜM ŞARKILARI: Bi Bak Bana – Skapova (hüngür hüngür düzenlerken bu şarkıyı dinledim) Ölmüyor Öldürmüyor – Redd (tüm Redd şarkıları MİSAL için sanki) Worst Kind of Hurts – Laura Marano, Wrabel ** 26. B Ö L Ü M ₪ DÜŞMEK Kavga ediyordum. Bir kavgadaydım. Bir tokat, bir yumruk; bir saldırı anı bekliyordum. Saldırıya uğrayacaktım ama uykuda olduğumdan kendimi savunamayacaktım; uykumun öbek öbek hezeyanlarla boyanmış kâbuslarından bu hisle sıyrılabildim. Zihnimin tehlike çağrısı, bir sıçrayışla son buldu. Başımın altına aldığım kolum tutulduğundan hissiz kalarak bedenimin yıkıldığı yerden kalkamadım. Telaşla gözlerim odada gezindi, önüme çömelmiş bir adam gördüm ve onun saniyeler içinde Emir Sayer olduğunu anladım. Kaşları inanılmaz çatıktı ve eli bana uzanmış, havada asılı kalmıştı, "Gideceğim. Sen de benimle geleceksin." Dedi eline bakıp, ardından elinin havada olduğunu görüp çekti. "Ne oluyor?" diye uyku sersemliğiyle gözlerimi ovdum. Saçlarım hala nemliydi ve kabarmıştı. "Kapının önünden paspas çekiyorum sanki. Paspas da Saruhan'ın kızı." Diyerek isyan edip ellerini dizlerine bastırıp ayağa dikildi. Giyinmişti, siyah kotu ve kanlı tişörtü bedenine yine geçmişti. Kan kokuyordu, midemin boşluğundan burkulurken elimi karnıma bastırdım. "Sahi," dedi parmağını şaklatarak. "En son hayati tehlikem falan vardı, ne oldu o iş?" Gözlerim uykudan kapanıp açılıyordu, ağzımı kapatarak esnedim. Kızıl yakıcı güneş, kalın perdeyi hiçe sayıp kumaşından odaya akıyordu; öğlen bitiyordu yani yaklaşık beş saattir yerde uyuyordum, bacaklarım çıplaklıktan, oda her ne kadar sıcak olsa da mermer ısınmadığından buz kesmişti. Tişörtün fazlasıyla kalçama çıktığını gördüğümde miskin bir edayla belimi doğrulatarak cenin pozisyonu almış uzun bacaklarımı açtım, her yerim tutulmuştu. Tişörtü de aşağı çekiştirerek, Sayer'in söylediklerini yeni akan şuurumla düşündüm. Güzel, sonunda gidiyordu. "Git, kalkıyorum." Diye çatlak sesle konuşurken yerden destek alarak yavaşça ayağa kalktım ve savsaklayıp onun bedenine iki üç kez çarptıktan sonra kendimi yattığı attım. Sert devrilişimden yaralarımın hepsi isyan etse de uykum galip gelerek her şeyi susturdu. Anahtarın kapı deliğine giren seslerini duyarken, "Büro açılışı var. Uğraştırma beni, kalk Gökyel." Dedi uykusundan benden uzun süre önce kalkmadığını gösteren çatallı haliyle. Homurdanarak yatağa bedenimi yerleştirdim, görünen o ki, benden ilgiliydi, benim yerimi doldurabilirdi. "Varsa var." saniyeler içinde tekrar uykuya zihnim düştü ama bir yandan da enerjim güç kazanıyordu. Sanırım yalancı bir uykudaydım. "Bilgine sunuyorum: Davetli değilsin." diğer tarafa dönerek yattım. "Davetsiz misafirim." Diyerek altyazı geçti. Yastık yanağımın altından kayarken cinayet işlemeye hazır gözlerle etrafı göz attım. Yastık Emir Sayer'in elindeydi, onu bu öfkeyle gerçekten öldürebilirdim. "Ver şunu!" "Kalk." Dedi tekrardan. Yüzümü kaldırıp ona öfkeden büyüyen gözlerimle baktım. "Beynin de sorun olmadığına emin misin? Bence beyninde ciddi sorunlar var. Büro açılışı seni neden ilgilendiriyor Sayer?" sinirliydim, her uyandığımda sinirliydim, doğama aykırı bir şekilde sinirliydim. "Cehenneme kadar yolun var biliyor musun?" Tek kaşını kaldırdı, "İkidir oluyor, uyandığında beni azarlıyorsun." dedi boş bir sesle. "Benim ters tarafıma geleceğini düşündüğümden sineye çekiyorum." Alaylı, tebessümü dudaklarının çizgisi belirginleştirdi. Asabi baygın bakışlarla gözlerinin içine inatla bakmayı sürdüğümde, "Bende senin o pis tarafına denk geldiğimde mi sineye çekeceğim?" Dedim ukala tavrımla. "Sen daha çok beklersin." "Şu dakikaya kadar beni kaç kez sineye çektiğini hesap ettin mi?" diyerek sağ avcuna baktı, sol işaret parmağını avcuna getirerek kaşıdı, hayran olunası kol saati bilek kemiğine düştü. "Defalarca." Dedi avcuna bakmak için hafifçe eğilen boynunu kaldırmayıp sadece bakışlarını bana dikerek. Göz kırptı, bu bakışlarla kırpılan gözler, benim sözlerimden ukalaydı. "Herkesi sineye çekerim." Dedim gülümseyerek. Gücünü toparlamıştı, rahatça kıvrılıyordu dudaklarım. O da herkesti. Herkesten daha herkesti. Gözlerimi kapattım, ardından yine açtım. "Uykudan kalkmadığım zamanlar hariç." Diyerek gözlerimi kapattım. "Tamam." Dedi düşüncelerimi önemsemediğini hissettiğim bir yüz mimiğiyle. Gözlerim gevşek bir şekilde kapalıydı ve onu izliyordum. Konuyu silip atan üst dudağında dilini nazikçe gezdirişinin sesini duydum, "Yoruyorsun, baş ağrıtıyorsun ama attığın boş kulaçların sonucunda hep benim istediğim oluyor." Başını ovdu. "Uğraştırmadan, tıpış tıpış kalk ve önüme düş." Yatağın önünden çekilerek önüne düşmem için yer bıraktı. Belimi doğrulttum, "Tıpış tıpış kalkacağım, önüne düşeceğim, bu kadar basit yani?" dedim yatağın üstünde oturur pozisyona geçerken. Bacaklarımı kelebek şekline getirip açtım, tişörtün kısalığı sayesinde kumaş kasıklarıma çekildi. "Kalk hadi." Sesini yumuşak tutmaya çalışıyordu. Ellerimi ona savurarak açtım, "Cevap ver bana, gerçekten bu kadar basit mi?" öfkemi yüzümdeki bomboşluğun altına saklamayı tercih ettim. "Bu kadar. Basit." Dedi dişlerinin baskısıyla. Basit değildi, basit değildi. Kafamı salladım, "Peki." Dedim dudaklarımı içeri yuvarlayarak. Ayaklarımı sallandırarak ayağa kalktım. Yüzüne yüzümü yaklaştırıp, "Eve gitmek istiyorum." derken dişlerimi ondan daha fazla sıkıyordum. Ayağa kalktığımda onu takip etmeyi bekledim. Geçen zamanla, "Geç." Diyerek önüme baktım, öfkeliyken önüme bakma ihtiyacım oluşuyordu. Derin bir nefes alarak Emir Sayer önüme düştüğünde sinir patlaması yaşayarak sırt kemiklerine sessizce güldüm. Ruh hastasına dönüşmüştüm. O benim her zaman önüme düşecekti ve ben de her zaman onun kucağına düşecektim; onun bundan haberi olmayacaktı. Pencere pervazına oturup bacaklarını aşağı attı, bana kuşkuyla baktı, sonra, "Gökyel." Diyerek eğilip pencerenin dışına baktı. Belinin sıklığına gözüm istemeden çarpıyordu. "Yine kucağıma düşeceksin gibi görünüyor." dudaklarımı ısırdım. "Hayır, sen çekileceksin ve ben yere düşeceğim." Dizlerime baktı, sonra yüzüme çıktı gözleri. "Hem o kadar yüksek değildir, sen beni baygınken bu pencereden çıkarmadın mı? Geçirdiğine göre o kadar yüksek değil." Kollarımı bilmiş bilmiş birbirine bağladım. Gözleri bana odaklandı, "Bekçi yanımda ve merdiveniyleydi." Diyerek tekrar aşağı baktı. "Ne bekçisi?" dedim kaşlarımı çatarak. "Boz ayısı dostlarından mı bahsediyorsun, burada insan yaşamaz." "Sen baygınken kudretli ayılardan birkaçıyla dost edindim, seni dağa kaldırdık." dedi alaylı. "Birkaç arkadaşına anlatırsın, sayemde orijinal hikâye dinlemiş olurlar." Gözünü kırparken ben gözlerimi deviriyordum. "Egolu adamın ayı dostluğu." "Dağa kaldırılan kızın uyuşukluğu. Çok açıklayıcı." Diyerek saatine dokundu. "Zaman kaybettiriyorsun, harekete geç." Gözlerimi kısarak, yüzümü ona buruşturdum. "Kucağıma düşebilirsin. İzin veriyorum ama hızlı ol." Dedi pervazın ucuna kalçasını sürterek. Kendini aşağı bıraktığında pencereye hızla yürüdüm, avuçlarımın içini mermere dayayarak onun dizlerini elleriyle silkelemesini izledim. Ayak bileğini sıkıca kavrayarak gözlerini acıyla kapattı. 'Benim eserim' diyerek kahkaha atarak ağlamak istedim ama kendi yaralarımı da hatırlayıp ondan beter hale düşeceğimi sezip yüzümü düşürdüm. Kafasını kaldırıp bana bakarken yüzünde öfke sezmedim, beni suçlamıyordu, çömeldiği yerden kalkarak kollarını kaldırdı, parmakları kıpırdayarak aşağı gelmemi işaret etti. Yüzünde tedirgin bir ifade vardı, sebebini çözemiyordum. "Atla." Dedi canı hala yanarken. "Hayır." Dedim kafamı iki yana sallarken. "Kenara çekil yoksa atlamam." "Dediğimi yap. Dediğimi yap yoksa fena olacak." son kelimelerine kadar onu inadımı kıramayan bir inatla dinlerken, "Saf mısın kızım sen, canın acıyacak işte, neyi anlamıyorsun bu kadar?" ağzından çıkan sözcükleri inadımı kıran inat oldu. "Çok mu acır?" dedim gözlerimi acıyı hesaplamaya çalışırcasına kısarken. Kafasını sabırsızlıkla aşağı düşürdü, "Evet," dedi. "Çok acır." Çenesini öfkeyle sıktı ve kollarını tekrar açtı. "Uzatma, atla. Sabrımı taşırıyorsun." "Çok acır, tamam." Dedim kabullenerek. Gözlerine bakmamakta ısrarcıydım, nedenini ben bile bilmiyordum. Ayaklarımı pervazdan dışarı çıkarıp aşağı sallandırırken ayakkabılarımın ayağımda olduğunu gördüm, onunkileri attığım için canı olması gerekenden daha çok yanmıştı ve bileğini de ben kesmiştim, bir de yüzsüzce kucağına atlayıp acımı azaltacaktım. Doğrularım adaletsizlik olduğunun altını çizerken, kendi doğrularıma karşı gelmedim ve onun da benim de bu kadar kısa süre de hazırlıksız olmamdan doğan, adaletli bir davranışla kalçamı aşağı ittim. Belimi, ayaklarım yere basmadan yakaladığında, güçlü kollarının gücünden omuriliğim sıcakladı. Karnıma basılı elleri son anda yaralarımı sıcak avuçlarıyla kavramıştı, dizlerimin yere düşüşün sertliği yavaşlamıştı ve onun ellerinin hızlı refleksiyle yaralarım zedelenmemişti. Yere doğru bükülü bedenimi belime baskı yaparak düzelttiğinde kaşlarının çatılışı gözlerinin badem oluşunu kapatıyordu, "Aptalsın sen!" Dedi asabiyetle. Ona bakmaktan uzak durmaya devam ederek, çıplak dizlerime yapışan taşları silkeliyordum, karnımdaki kesiklerden sonra dizlerimin sürtülme acısı katlanılabilirdi fakat yanıyordu. "Basit dememiş miydin, ona güvendim Sayer." Dedim düz tonda. Hiçbir amacım yoktu, ders vermek bile işten değildi benim için, yalnızca göz göze gelmek şu an korkutucu geliyordu. Pencereye kafamı kaldırdım, "Kolaymış kolay." Diyerek mırıldandım. Kolunu sinirle savurarak önüme düştü, onu takip ederek sırt çukurlarının iki yüksek vadiliğine baktım. Sırt çukurları gidişlerin arkasında kalanın izleyicisiydi. Bedenini döndürmeden bana baktı, "Hızlı yürü." Diyerek az önceki hıncını çıkarttı. Dengesiz ruh halim, takmayarak bakışlarını önüne aldı ve aynı hızda yürümeye devam etti. Çıplak ayaklarını görerek bozulan sinirlerim, ona hissettirmeden ayakkabılarını arıyordu. Aramızdaki mesafe çoğalıyordu, Emir Sayer toprak yolun dönemecini dönmek üzereydi. Kararmaya dönmüş gökyüzünün, sokak lambası olmayan bu bölgede ormanın derinliklerindeki her türden hayvanın sesinin yankılanan yabanıl sesini duyuyordum; tedirgindim. Siyah postal ayakkabılarını, belimin boyunu aşmış gür otların içinde arayıp bulamayınca, onu takip etmem gerektiğini düşündüm, yoksa bu soğukta bu yabanıl hayvanlar beni lime lime ederdi. Evin köşesini geçtiğimde dışarıda kalmış odun parçalarının üzerinde erimemiş, gökten düşen ilk karın içine gömülmüş koyu renkte bir şeyin gömüldüğünü gördüm. Koşa koşa gidip odunların boyuna yükselmeye çalıştım, boyum kısa gelince yere düşmüş, uzun ama ince odun parçasını elime aldım, parmak uçlarımda yükselerek odun parçasıyla karanlıktan net göremediğim şeyi yere ittirdim. Yere düşen postalın tekini görünce sevinçle odun parçalarının arasına ayakucumu sokup diğer tekini de aradım, belli kalınlığa erişmiş kar zorlaştırıyordu. Bir elimle odun parçasından güç alırken diğer kolumla odunların üstüne atıyordum. Daha ileri ulaşmak isterken gövdemi geriyor ve bedenimi odunlara doğru itiyordum, o postal ayakkabının teki buradaydı, emindim, ikisini beraber uzağa fırlatmıştım, diğeri buradaysa o da buradaydı. Odun parçası aldığım gücü karşılamayıp bedenimle birlikte dışarı çıkınca dengem altüst olup sırt üstü karla çamurun karışık olduğu yer örtüsüne düştüm. Düşmek, ata sporum gibiydi. Dirseklerim çamurlanırken üstüm başım batmıştı, öfkeyle yerimden kalkınmaya çalışarak pes etmeyeceğimi bildiğim bir inatla yine odun parçalarının düzenle dizildiği tahtaya çıktım. İçlerinden aldığım odun parçası hepsinin düzenini bozmuş ve odunların bir kısmı düşmüştü. "Bela?" diye genizden bir sesle bana seslenildiğini duydum ama ormanın kuytularına dağıldığından bana yakınlığını hesap edemedim. "Ne var yine acaba?" kendi kendime yılgınca sayıkladım. Omzum üzerinden arkama bakacağım sırada, parmak uçlarım balecinin çivinin üstünde dururcasına itinalı duruyordu ve elim odunların kabarık yüzeyi dirseklerimin altını çizmesine rağmen parmak uçlarım her yeri kolaçan edip, bulmaya çaba sarf ediyordu. Ben Sena'ysam bulacaktım o ayakkabıyı. Parmak ucumun ayakkabının bağcığını kavrayıp çektiğinde baleci duruşumun tüm dengesi bozularak tahtadan aşağı doğru savsakladım ama koltuk altlarımdan geçen el bilekleri beni popomun üstüne oturmaktan iyi bir zamanla çekip aldı. Gözlerimi yukarı dikerek tahmin ettiğim kişiye bakarken bu adamla olan tesadüflerin yüzde doksan dokuz gibi bir kısmının düşmeyle başlayıp bittiğini biliyordum. Ona düşüyordum; çok düşüyordum. Bu kadar düşmemeliydim. Çeki düzen alıp karşısında durdum, "Ayakkabılarını buldum. Giysene." Dedim postallara gözümü dikerek. Ansızın kolumun parmak uçlarında sımsıkı tutacak bir güçle tutup bedenimi kendi gittiği yere sürükledi. "Boşu boşuna bu uğraşı çekmiş olamam. Giyeceksin. Duydun mu beni, giyeceksin o ayakkabıları?" Hızlı yürüdüğünden ayakkabılarımla ayaklarını çiğniyordum ama küçücük bir tepki vermiyor, önüne bakıp hırsla yürüyordu. Yüz hatları keskinleşmiş, çenesi sivrilmişti. Yol ortasına bırakılmış Martin serili lacivert bir arabanın ihtişamıyla bizi bekliyor oluşu adımlarımı duraklattı ama sonrasında bir düşme kazası daha başımdan geçmemesini istediğimden onun adımlarına ayak uydurdum. Arabanın anahtarlarını cebinden çıkartıp açtığında, gözümü alan bir ışıkla tüm boşluk lambaları beyaz ışıkla yanıp sönmüştü. "Sana iyilik yapmadım ki ben, yalnızca durumları eşitlemek istedim. Buna bile izin vermedin." Dedim öfkeden tükürüklerimle konuşarak. Ayağımı öfkeyle yere vurdum, o eşitliği dahi istemiyordu. Benden iyilik görmek istemiyordu. "Çok incesin." Diyerek sürücü kapısını açtı ve kapanma sesini duyamayacağım kadar nazik kapattı, gözlerimi kısarken ön lastiğin yanından geçerken tekme akmaktan başka güzel bir seçenek göremedim. Siyah camlardan tepkisini alamasam da kapıyı açıp aydınlık arabanın içine yerleştiğimde, yüzünde muzip bir kabalık gördüm. Bana bakmadan tavan lambalarını kapattı ve arabayı döndürmeye başladı, "Yamultur. Başka kum torbaları bak, bu benim." Dedi direksiyonu avcunun içiyle yön verirken. Arabasından bahsediyordu ve tutumu bir daha affetmem tavrında sertti. Ters park ettiği arabayı döndürmeye çalışırken sensörü takip etmeye gerek duymadan genç bir adam olmasına karşın tek yanaşmayla arabayı tecrübeyle döndürdü. Ardından lastiklerin boşa döndüğünü hissettirecek derece de gaza yüklendi. Yetişmeye çalıştığı bir yerler olup olmadığını sorgulamaktan kendimi alamıyordum ve onun arabasına niye bindiğimi de merak ediyordum. Benim tüm kontrolcü yönümü törpülemişti. "Sana bir şey diyeceğim." Diyerek onun bozmak istemediğini hissettiğim gergin sessizliği, çekinerek bozdum. Yüzüme 'söyle' dercesine bakıp ama 'söyleme' diye öğüt veren bir kavgacılık sezdim, "Kendini ticari araba süren şoför olarak hayal et ve müsait bir yerde beni indir. Hadi." Dedim yolu göstererek. "Özel şoförün gibi mi gözüküyorum?" Kısa sürede indiğimiz şehir merkezinde rastgele bir yer gösterip, "Burası iyi." Diyerek yavaşlamasını bekledim fakat bakışlarını babamın midi boy gelen tişörtüne baktı. Cama başını çenesini kıpırdatarak döndürdü, "Aynı yer gidiyoruz, seni de atarım abisi." Dedi hicvederek. Abisi, tam bir dolmuşçu ağzıydı ama konuşmasında aksan kaymasıyla bu ayırt edilebilirdi. Ana dilinin Türkçe olmadığını düşündürtüyordu bazen. "Açılışa üstüm başım böyleyken gidemem değil mi? Ayrıca seninle oraya adım attıktan sonra yaşanabilecekleri hayal edebiliyor musun?" diyerek yüzüne arabanın içindeki karanlıkta cesaretle bakıyordum, çünkü dışarıdan bir ışık vurmadığı sürece ona baktığımın farkında olmuyordu. "Ben edemiyorum. Tam bir kaos." "Ne istiyorsan doğrudan niye söylemiyorsun?" diye sordu. Üstelik arabanın ceza yazılma sınırının iki katı hızla sürerken hızına orantıyla pür dikkatti. "Bir şey istemiyorum." "Seni evine bırakacağım, aklından açılışa gelmemek geçmesin Gökyel, her türlü geleceksin." Parmakları direksiyonu kavrayıp avcunu döndürdü, öfkesi sönmüyordu, dinmiyordu. "Dikkatini çekerim, her türlü diyorum. Benim kontrolüm dışına çok çıkamayacaksın, bunu bil ve öyle davran." Aklı her olayın sağlamasını yapmıştı. Bedenimi koltukta tamamen ona döndürdüm, "Sebep? Bana oraya gelmem için sebep sun. Yoksa aklındaki sağlamaların benim üzerimde bir işe yaramayacağına ant içebilirim." Yüzüme bakıp emin oldu ve önüne döndü; trafiğe karıştığımızdan yüzüne vuran kırmızı ışıklar gözlerindeki siyah irislerle, siyah göz bebeklerini ayırt edilemeyecek karalığa sokuyordu. Bir sağlama daha yaptı ve ellerime sebebi verdi. Yüzünde bir mimik bile kıpırdamadı, "Saruhan Gökyel açılışa katılacak, gelmezsen pişman olursun." Dedi. "Büyük şenlik." Kendinden son derece emindi, babamı oraya getirteceğine soyadının Sayer olduğundan daha fazla inanıyordu. Bende buna emindim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD