O babamın düşmanı değildi, babamın kötülüklerinin ikiziydi.
Odadan çıkmak üzereydi, "Sayer?" Diyerek ona seslendim, omuzlarımı kaldırmıştım.
Ağlayacak gibiydim, beni ağlatacak gibiydi.
Söyleyecek bir şeyler aradım, söyleyecek tek bir söz bulamadım, ona babamı savunacak, yargısına itiraz edecek tek bir savunma bulamadım.
Yüzümü inceledi ve onu yargılarken ki hızlı hükümlülüğümün babam için geçerli olmadığını anladı.
Beni anladı ama beni duymadan bana bakmayı sürdürdü, bakışları donuktu, çenesini kaldırarak beni gösterdi, "Sen de iyi birisi değilsin ama onların kötülük ikizi de değilsin Gökyel." Burnu havada gülümsedi, Emir Sayer beni takdir ediyordu.
Bu kez, onu yargılarken ki hızımdan daha hızlıydım, "Belki de yeni yeşeren bir kötüyümdür, nereden biliyorsun?" onun savunduklarını çürütmekten hoşlanan bir tınıylaydım. "Beni tanımıyorsun." Diye iddialaştım.
İyi olmak istemezdim, kötü olmak istemezdim; her zaman hiç olmak istemiştim. Koca bir hiç.
Başı öne eğik, gözlerindeki alayla gülümsedi, "Yaşın 23, kız çocuğu, bunu biliyorum." Yaşımı söylerken 'kız çocuğu' demesi, beni afallatmıştı. "Çocuklar yeşerir, bizler yeşerdiklerimizden büyürüz." Diye sırtını döndü.
Beni dinleme nezaketi göstermiyordu.
Arkasından bakarken kabullenmez bir inatçılıkla bağırdım, "Yaşın kaç bilmiyorum ama yeşeren kötülüklerinin meyve verdiği yaştasın." Sesim yüksekti, canını yakmaktan bir saniye bile geri durmayacaktım.
Adımları durdu ama bana dönmedi. Sırt çukurları derindi ve beni her arkasında bıraktığında sırt çukurlarını görmekten hoşlanmıyordum.
Bedeni değil kafası döndü, "Yaşım 28." Dedi ardından beklemeden karşı odaya girdi.
Duymadığını bilerek, "Yaşını bilmemin önemi yoktu." Diye fısıldadım kendi kendime.
Yaşını bana neden söylediğini bilmiyordum, basit bir nedeni de olabilirdi, az önceki gibi planlı bir nedeni de olabilirdi; bu adam tehlike çanıydı, bana ne bildiğini bile söylemeyerek korkutacak ve tehdit edecek kadar büyük bir tehlike çanıydı.
Yaşı 28.
Gerisini düşünmeye gücüm yoktu, havluyu dizlerimi bükerek alarak onun girdiği odaya alacaklı biri gibi girip kapıyı sertçe tekrar çarparak girmiştim.
Odanın sıcaklığı iliklerime işlemeye başlamıştı, sobanın yanına avuçlarımın içini açarak sırnaşırken bedenim küçülmüştü. Buz tutan yaralarıma sıcak için için işliyordu, acımasından tedirgindim, ya çok acırsa, bu kez dayanabilecek güçte değildim.
Gözlerim onu ararken, yattığım çekyatı açıp yüz üstü tişört giymeden çıplaklığıyla yatmasıyla bulmuştum. Bir doksan boyu, geniş omuzlarıyla koltuğa sığmıyordu.
Siyah kotunu koltuğun üstünde gördüğümde çıplaklığının tişört giymemekten ibaret olmadığını anladım.
Beline kadar gelişigüzel attığı battaniye bacaklarının çıplaklığını gizlemeye yetmemişti, rahatsız olmadığını yatış pozisyonunun çekincesiz duruşuyla sezebiliyordum.
Rahat bir adamdı ve bana bu rahatlığı batıyordu.
"Senin evin yok mu?" diye bağırdım. Onu kovacaktım. Cevabını beklerken ve en çok da defolup gitmesini beklerken ne cevap vermiş ne hareket etmişti. "Sağır mısın? Sana diyorum. Defolsana bu evden."
Yanına yaklaşırken pencereye dönük yüzüne doğru eğilip omzunu dürttüm. Derin bir nefes almıştı.
Tek gözünü açıp kısılmış baktığında gözlerini seğirten bir sinirleydi, yüzü yastıkta buruşmuş, gür saçları yattığım yastığa dağılmıştı, sağ kolu yastığın altındaydı, "Başının çaresine bak, bu yatağa da yaklaşma." Dedi yastığa gömülmüş yüzünden çıkan boğuklukla.
Kim bilir siniri az önceki ona söylettiklerimdendi veya uykudayken birini öldürebilecek denli öfke duyuyordu, onu bir avuç dolusu kadar izlenimle tanıyordum.
Birkaç dakika ne yapacağımı düşündüm.
"Git evine orada yat." Diyerek bir kez daha omzunu dürttüm, yüzü kasılmıştı ama beni ilgilendirmezdi. "Hem baban bekliyordur." Dedim ufak bir imayla.
O esnada saçlarımdan süzülüp uçlarından kopan damlacıklar omzuna düşüyordu, bu rahatsız edici olmalıydı. Tahammülünü tükettiğimi biliyordum bu zevk veriyordu.
Beklemediğim bir anda, bedenini bana doğru döndürüp beni bileklerimden yakalaması ve yatağa hırsla çekmesiyle, kucağına düşmüş veya bir nevi oturmuştum. Oturmuştum, bu pozisyonun adı kesinlikle oturmaktı.
Ellerim düşme korkusuyla göğsündeydi, ellerimin altında yaralarının akan kandan dolayı ıslaklığını hissettim.
Bu kez o da hazırlıksız yakalanmıştı, anında bileklerimi serbest bırakıp ellerini az bir mesafeyle havaya kaldırdı. Yüzündeki olduğumuz pozisyonu çözemeyen afallamış bir ifade vardı, bakışları bedenimde geziyordu.
Kıpırtısızdım. Hareket etsem yanlış bir şey yapacakmış gibi hissettim.
Odayı kalın güneşlik perdelerden dolayı aydınlatan tek şey sobanın aleviydi, gürültülü nefeslerime odun çıtırtıları karışıyordu.
Kol saatine baktı, gözlerinin altı balonlaşmıştı, esmer tenine göre gözaltları kırmızı ve damarlıydı, "Uykusuzum, ben uyuyacağım, sen de benim uyanmamı bekleyeceksin." Ellerini çekyata bastırarak beline destek verdi. Yüzünde gördüğüm müthiş yorgunluk, ona merhamet etmeme yetmezdi.
"Sonra?" dedim küstah bir edayla. Canını acıtmaya davet eder gibi omuzlarına sürterek avuçlarımı çektim.
Yaptığım merhametsizlikleri görmüyordu ya da benim yaptığım küçük bir merhametsizlik sonumu getiren merhamete ihanet ettiğinden sadece ben kötü hissediyordum.
Sonumu getirecek bir merhamet duymuyordum, merhamet duymanın ne hissettirdiğini babamdan başka hiçbir insana belki de doğru düzgün duymamıştım.
Bir varsayımım daha vardı ve varsayımım, merhametimin var olduğunu kanıtlıyordu; benim merhametsizliklerim onun için merhametsizliğin ucu sayılmıyor olabilir miydi?
Bu içimi acıtırdı, bu her insana duyabileceğim merhametin ötesinde bir merhamete dönüşürdü.
Dudaklarını büktü, "Bugün kimle uğraşmak istiyorsam, onunla uğraşacağım, eğleneceğiz yani." Diyerek başını arkaya saldı, âdemelması ve köprücük kemikleri şovunu sunarak kalbimi susturdu. Bıkkındı, bezgindi.
"Hayır." Dedim dişlerimi sıkarak. "Uyumayacaksın. Uyuyamazsın, seni uyutmayacağım."
Kafasını kaldırdı, "Uyumayalım. Ne yapalım istersin?" diyerek meydan okuyucu baktı. İması, iç bulandırıcıydı ve ben onun bayağı üstündeydim. "Ne yapacağımıza bağlı bir iki gün daha uykusuz kalabilirim." Bakışları susamıştı.
Saçlarının kokusu nemliliğinden daha yoğundu ve öz kokusuydu, burnuma basıyordu, tuhaf bir yumuşaklıkla burnumda coşkulu ıslık çalıyordu.
Omzumu silktim, "Yataktan seni teperim. Yine uyudun diyelim, üstüne atlarım." Etrafa göz attım, onunla inatlaşmak yerine telefon bulup babamı arayabilirdim, gözlerimin gezdiği yerler de onun da beni izleyerek gözlerinin gezdiğini hissediyordum. Gözlerimle aniden gözlerini yakaladım.
Evren kadar siyah göz bebekleri büyümüştü, bakışları daha kara ve ışıksızdı.
"Atlamak için zahmet etme, üstümdesin zaten. Yerin çok rahat galiba?" derken kafasını omzuna eğmişti ve sorusu gerçek bir soruydu.
Utanca boğulmuş, sırtımdan soğuk ter boşalmıştı, beni bile isteye utandırmıştı.
"Üstünde miyim?" utançla fısıldarken yok olmak istiyordum. "Üstünde değilim."
Sağa eğik başını küstahça sol tarafına yatırdı, dudakları aralıktı, "Üstümdesin." Diye cevap vermişti.
Korkusuzca ona dik dik baktım, "Senin yüzünden."
"Tehdit yok, biraz önce söylediklerini dene Gökyel, ikimizin de fazlasıyla eğleneceğimize ben eminim." Diyerek psikopat bir gülümseyişle destek aldığı kollarını çekip sırtını yatağa bıraktı.
Kolunu ensesini altına bırakıp gülümsemesini bozmadan kanı çekilmiş biri gibi gözlerini kapattı.
Yüzümü sahtece bir hisle onun iğrençliğiyle buruşturdum, "Burası çok rahatmış." Dedim yapmak istediği taktiği püskürterek.
Sessizlik başladı, babamın ikizi gibi morg ifadelerinin verdiği ürperticilikle baktı, "Anlıyorum." Dedi alaylı tavrını dakikalara yayarken. "Aramızda kalan tek kumaş parçasının verdiği konfor etkisi büyüktür."
Gözlerim yerinden fırlarken inadımı anında bozdum, onun üstünden nasıl kalkacağımı düşünmeksizin bacaklarımı sarkıtmadan bedenimi yere attım.
Bedenim parkeye kapaklanmıştı. Bu halime erkeksi sesli, intikamını almışçasına güldü.
Dizlerimi yere bastırarak ayağa dikildiğimde, "İnsan değilsin biliyor musun sen?" Diyerek alnıma avcumu bastırarak ovaladım.
Sinirle aklıma estiğiyle davranıp odadan çıktım, aptaldım, hala onun yanında iç çamaşırlarımla gezecek kadar aptaldım. Elimi yumruk yapıp boş kafamı çalıştırmak için durmadan vuruyordum.
Odaların kapılarını sertçe açıp duvara vurup çıkıyordum, evde kadın kıyafeti veya giyecek bir şeyler aramam mantıklıymışçasına deli bir telaşla giysi arıyordum. Küçük valiz görüşüme iliştiğinde, son bir umutla valizi kaldırıp içini açtım.
Açar açmaz babama ait kıyafetler olduğunu kokusundan anlamıştım, beyaz düz bir tişört seçip üstüme geçirdiğimde tişörtün boyu kısaydı ama giydiğim mini elbiseler boyunda olduğundan rahat bir nefes vermiştim.
Nemlenmiş saçlarımı kısa kollu tişörtün içinden çıkarmayı unutarak bu evden çıkabilme planıma odaklanmıştım.
Emir Sayer'e laf yetiştiremiyordum, onunla baş edemiyordum ama tüm bunlar beni alt ettiği anlamına gelmiyordu.
Sokak kapısına parmak uçlarımla yürürken kapının kulpunu yavaşça indirip açılmasını umut ediyordum, bir kez olsun şans beni bulmalıydı.
Kapı açılmamıştı, dışarıdan kilitliydi; Emir Sayer'in girebileceği pencerelere koşarken yalan söylemediğini umut ediyordum.
Mutfak camının tülü içine dolan esintiyle havalanıyordu, çıkış biletimi bulmuştum. Pencerenin dışarısına kafamı çıkartarak atlamanın kolay olup olmadığını test ettim, basitti yalnızca çıplak ayaklarımla atlayabileceğim bir bitki örtüsüne sahip değildi ve donacağıma yemin edebilirdim, her şeyin üstüne çiy yağmıştı ve inanılmaz bir sis vardı.
İçeri ses yapmadan sinsice girerken fazlaca temkinliydim, köşeye atılmış Sayer'in ağır postallarını ve benim spor ayakkabılarımı alıp dışarı çıktım, cezaysa cezaydı, pencereden aşağı gücümün yettiğiyle uzağa attım.
Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirirken heyecana kapılmıştım, bu dakikadan sonra yakalanmazsam beni bu siste yüzde bir ihtimalle bile bulamazdı.
Bir his düştü içime, 'kaçma' dedi.
Kaçarsam kovalanırdım fakat yüzleşirsem biterdi. Hep kaçmıştım, bir kere kaçmamanın ne demek olduğunu merak etmiştim. Her şey bittiğinde kaçan taraf değil kalan olmayı yeğlerdim.
Sırtımı planımdan vazgeçerek duvara yasladım, nefeslendim, aklımda bu olayın içindeki herkesin söyledikleri dolanıyordu ve zihnimi bu düşünceler tırmalıyordu.
O adam, Ulaş'ın babası, 'gümbürtüdeki dosya' demişti.
Ulaş, 'veresiye paradan' söz etmişti. 'Peşin kanla ödeniyor' diye eklemişti.
Ve ben bir cinayetin, dava dosyasında resmini görmüştüm. Sormuştum babama, yanıtı ellerim temiz kalamazdı, olmuştu ve susturulmuştum.
Bekir Sayer neresindeydi dönen katakullinin? Ya Emir Sayer?
Uzun süre olduğunu hissettirse de şimdi varlığını açığa vuran bir sıcaklık hissettim, "Nereye?" Dedi kızgın bir sesle.
Kafamı çevirdiğimde hiç uyumadığını anlamıştım ve ayrıyeten uyuması gerektiğini de anlamıştım, gözleri artık tamamen çöküktü.
Gözlerinin içine bakarak ayakkabıları çıkardım, ifadesizdim, karşı gelmiyordum, inat etmeye ihtiyaç duymuyordum, ona doğru ayakkabıları parmak uçlarımla ittiğimde "Sana hesap mı vereceğim?" diye omuz silktim.
Yalnızca iç çamaşırı varken ve böylesine bir vücut yapmışken ondan çok onun vücudunu ciddiye alırdım; kollarını ağacın dalları gibi saran yeşil damarları, kaslarını yaracak denli fırlamıştı, kalkık göğüs kafesinin altındaki kalbi yumruk gibi dışarıya vuruyordu ve boynundaki şah damarı belirginleşmişti.
Evet, o sinirliydi, vücudu bunun izahını, çehresindeki ifadelerden daha ustaca yapmıştı. Göz ucuyla vücudunu arşınlama sırası bendeydi.
Bakışlarımı bedeninden toparladım, bu zor olmuştu, "Birkaç saat uyuyacağım sadece, olay bu. Ondan sonra evine gideceksin." Benimle kavga etmek için fazla yorgundu.
"Şimdi gitmek istiyorum."
Dudağının çevresindeki belirgin çizgileri gerginleşti, "Bu kez benim dediğimi yapmaman gibi tahammül göstermeyeceğim." dedi yorgun tebessümle.
Tehlikenin annesi korku, babası cesaret olsa bu tebessümle annesiz ve babasız kalırdı, bazı hisleri kimsesiz bırakabilen bir adamdı.
Ne korkmuştum ne cesaret duymuştum, tek hissettiğim güçlü bir tehdidin gelecek olmasıydı, bana bu inancı nasıl sağlamıştı bilmiyordum ama tüm doğrularıma başkaldırdığı kesindi.
Ruhum soğumuştu, düşüncelerim ruhumu buza dönüştürmüştü, "Yoksa?" gözleri evreniydi demiştim, pişman olmuştum.
Gözleri, saatli bombaydı o simsiyah karanlık evrenini küle dönüştürüyordu.
Patlamasıyla yalnızca kendini yakacak bir adam değildi, "Yoksa diye bir şey yok." Ses tonu dahi tahrip ediyordu ve söylediklerine olan güçlü güveni, kırmızı çizgilerimi aşıyordu. "Tehdit, yoksa diye bir şeyin benim kitabımda hiç var olmayışı. Anlamış olduğunu varsayıyorum." Dedi zihnimi çapraz ateşe alan bir saçmalıkla.
Neyine güveniyordu bu kadar? Anlamıyordum.
"Anlamadım." Dedim inatla. "Bir daha anlatsana."
Göz bebeklerini boşluğa alayla düşürüp yeniden gözüme tuttu, "Anlamadın?" dedi kaşları havalandığında. "Uygulamalı anlatabilirim."
"İstemez!"
"Varsayıyor olmamın da yoksa diye bir karşılığı yoktu. Hadi at ayakkabılarını, sonra odaya gel." Öfkesiyle sesinde boğuşuyordu ve sakinliği su yüzüne çıkıyor, öfkesi batıyordu. Kendini inanılmaz iyi kontrol edebiliyordu.
Öfkesi onun himayesinde olan en belirgin sadakat kölesiydi, yeni fark etmememle beni yanılttığını düşünmem aynı zamanda gerçekleşmişti.
Bir insanın öfkesini bastıramaması bana kahkaha attırdı. Çünkü bazı insanlar, öfkeye bel bağlayıp, o ökeydi bastıramayan, öfke köleleriydi.
Babam böyle bir adamdı, en belirgin duygusu öfke olan insanların çoğu böyleydi fakat en tanık olduğum duygusu öfke olan Emir Sayer, öfkenin kölesi olmuyordu, olmamıştı.
Bu kez üzerinde kötülük ikizine dair bir ayna ve benzerlik taşımıyordu; bu gerçek yüreğimde sindirilemeyip boğazımda koca bir yumruya dönüştü.
Tek doğrusu buydu Emir Sayer'in.
Kin yerini daha da fazla kazıyordu ve merak, ellerimi ruhunun en dibine daldırmak istiyordu.
O, bakışlarıyla ayakkabılarımı aşağı atmama zorlayan tutumda pencereye baktı. Saatli bomba aksi bir söylemimde bu sefer patlardı.
Öfkesini bastıramayacağından patlamazdı, bastırmasına neden kalmayacağından patlardı; öfkesi onun sadakatli kölesiydi.
"Atmayacağım ama kullanmayacağım da." gözleri öfkeyle büyüdü, dediğimi kabul etmeyeceğini anladığımda, "Dur tamam, anlaşabiliriz." Dedim sakinleşmesini isteyerek.
Orta yolu bir kez olsun bulabilirdik bence.
"Ayakkabılarınla vedalaş, Gökyel."
Ellerim ona dokunmuyordu ama havadaydı, sağ elimi yavaşça indirerek, yapıcı bir tavır gösterdim. "Soru soracağım, sende cevaplayacaksın. Onun karşılığında da söylediğini yapacağım. Olmaz mı?" yumuşak bir şekilde boynuma omzuma yatırdım.
'Neden' diye soracaktım. 'Neden ben?'
Gözlerimden samimiyetsizlik akıyordu fakat kurnazlığım örtü altında gizliydi. Sezgisel bir insan olduğunu düşünmüyordum, gösterdiğim tutumun derinliğini, samimiyetini hissedemezdi.
"Olur diyeceğime inanıyor musun?" dedi uykulu gözlerinin gözaltlarında üç dört torba birikmesiyle. "Cidden inanıyorsan, seninle çocukça bir durum yüzünden uğraşmayacağım Gökyel." Diyerek dürüstlüğümü abluka altına aldı.
Onunla bir anlaşmaya varacağımıza en başından inanmamıştım ama zaman kazanarak öfkesinin balon gibi söneceğini umut ettim.
Ellerimi önüme alırken parmaklarımın kıpırdanmasına kısa bir bakış attım, "Eğer ayakkabılarımı atmazsam senin uyumana izin vereceğim. Kuzu gibi uysalca, bir yere kıvrılacağım." Gözlerimi büyülterek bana inanmasına bekliyordum.
"Uysalca?" dedi inanamayarak.
"Ben olsam bana inanırdım." Dudaklarımı vereceğe cevaba merakla kıpırdattım.
Ona burun kıvırmamakta zorlanıyordum, ona yumuşak davranırken onu karınca gibi ezmek isteyen dürtülerime sahip çıkıyordum yoksa fazla zararlı çıkardım. Adamın ayakkabıları atarken suçüstü olmuştum.
Gözleri parlaklığını yitirirken göz kapaklarını aşağı düşürmemeye çalışıyordu, "İnanmayı bırak da ben senin yerinde olsam, benim sakinliğime kanmam." Sesi yine de güç sahibi bir otoriterdi. Gözlerini biraz olsun kısıklığından açarken koridoru işaret etti, "Takip et." Diyerek son kez ayakkabılarıma bakarak bacaklarını hareket ettirdi.
"Yo," dedim omuz silkerken. "Sen benim önüme düş." Sesim kısık olduğundan duymadığını varsayarak, onun sırt çukurlarının derinliğine ölçer indirme düşüncesiyle onu takip ettim.
Kapıyı açıp içeri geçmedi, bende durup niye beklediğini anlamaya çalıştım, "Geç." Dedi damağına dil darbesi atarken.
"Hm," diyerek şüphe ve tedirginlikle yüzüne bakarken, odanın içine göz attım, "Şimdi ben mi senin önüne düşeceğim?" ağzı açık bir şaşkındım.
Yüzü tuhaf bir hal alırken aniden beyninin içinde yanan lambayı hissettim.
"Bilmem," dedi ciddi olmayı yüzünden savuşturamazken. "Önüme değil de kucağıma düşersen şaşırmam." Kaşlarını kaldırırken yüzümü detaylı bir incelemeye aldığından rahatsızlık duyuyordum.
Bu durumdan kurtulmak için içeri dalarken arkamdan kapının sesi ve kapının kilidi geldiğinde telaşla sırtımı ona dönmeyi bırakıp, yüzümü döndüm.
"Hiç de bile." diye omuz silkerken, kapının kilit sesini duyduğumdan yutkunmuştum ve bakışlarımın kapının deliğinde kilidinin olmaması çevreliyordu. "Saçmalıyorsun, kapıyı kilitleyemezsin." Dedim azar çeken bir sitemle. Aynı odada kalabilirdik ama bu söylediklerinden sonra olmazdı. "Aç kapıyı."
"Bana bak." dedi baktığım yeri bedeniyle örterken. Bakışlarım onun yüzünü sarmalarken, yüzünün aldığı şekil, gerilimliydi. "İkimizde bir köşede uyuyacağız, saçma sapan şeyler düşünüp canımı sıkma." Gözlerimi ondan telaşla kopartırken, nereye bakacağımı bilemiyordum.
Hissettiğim güvensizliği, huzursuzluğu anlayamazdı. Bu evde katbekat yoğundu tehlike hissi, ayrıca o iyi anlamda benim hiçbir şeyimdi, kötü anlamda ise babamın düşmanıydı.
Dudaklarım aralanıp defalarca kapandı, "Kapıyı kilitlersen uyuyamam. Kapıyı kilitlemeyeceksin!" Dedim dengesiz sinir tutamlarıyla sesimin şiddeti alçalıp yükselirken.
Beni dinlemeden yüz üstü çekyata atarken bedenini elleriyle yastığın köşesinden tutunup bedenini düzeltti.
"Ben uyuyacağım." Dedi boğukça. "Sen ister uyu ister uyuma."
Ellerimi belime koyup, "Uyumayacağım, seni de uyutmayacağım. Anlaşma falan yok." İnatçıydım ve inadım inattı. "Ya sen beni ne diye burada tutuyorsun ki? Amacın ne senin?"
Omzunu döndürürken yanağı yastığa basıldı, "Canım dağa seni kaçırmak istedi." dedi gözlerinin kısıklığı açmak için kaşını kaldırarak. Kayıtsız kalarak yüzüne duvar gibi baktığımda, her zamanki gibi bununla ilgilenmeyerek, "Oldu mu?" dünyanın en normal konuşmasını yaparcasına, rahattı.
"Sürekli sana bir şeyleri açıklamak zorunda kalıyorum." Diye tahammülümün son noktasındayken boğazım bağırmaktan acıdı. "Sana bir şeyleri açıklamak zorunda değilim, anlıyor musun? Bu evde güvensiz hissettiğimi, senin gibi bir adamla aynı odada kalıp kalmak istemediğimi..."
Avcunun içinin yanağının altına getirdi, "Uyu." Dedi gür kirpiklerini gözünün altındaki kirpiklerle daha da gürleştiğinde. "Bu kirli evde, benimleyken güvendesin."
Kuşkulu, tehlikeli, güvensizlik dolu hisler ateşini yakıp bu evi kül ettiğinde onun kucakladığı güven, yanmayan tek şey olacaktı.
Bu odadaki güvene ateş değmeyecekti çünkü bu odada güven Emir Sayer'in kolları arasındaydı ve kapı kilitliydi. Ben kül olurdum, o kül olurdu fakat hissedilen güvene ateş değmezdi.
"Aç kapıyı." Diye tekrar ettim.
"Uyu."
"Sana kapıyı aç diyorum!" kelimeleri tek tek söylemiştim.
"Gökyel, defol git başımdan."
"Canının tehlikesi büyük. Uyu sen." dedim gözünü korkutabilmek adına.
"Cesur ol, söylediklerin gibi."
Güven sözcüğü, açık yelpazeli on bin anlamından bir tanesini dahi bana yakın hissettiremezdi. Cesaretli bir kelimeydi ve ben korkaktım.
Kuşku ise, ruhumun boğuştuğu kanserli bir hastalıktı ve ben kuşkuya güvenirdim; evimin içinde, bir insanın yanında, doğrunun yanlışlığında, gerçeğin yalanında çılgınlar gibi hissettiğim güvensizlikle iştahım açılırdı; bu güvenin ve huzurun zehriydi.
Kapının önüne gidip bunun ne işe yarayacağını bilmesem de sırtımı yasladığımda, bacaklarımı kendime çektim.
Başımı omzuma eğerken, duvara yaslayarak dümdüz önüme baktım. Küçücük kalan bedenim, kendini sarmalarken, az öncekinden daha küçük bir güvensizliğe indirgedim.
Kuşkuya olan güvenimden ayrıca, kendime sarılmayı da güvendiğimi fark ettim; her kendime sarıldığımda, endişeli bakan küçük kız çocuğunun günlerdir uykusuz gözleri kapanıyordu ve ben uyuyor olsam da uyumayan ruhu, ben uyumuyor olsam da bu defa uyuyordu.
Her saniye Emir'in düzenli nefesleri takip ettim. Kaç saat öyle geçti bilmiyordum.
Duvarın köşesinde ufak kalan bedenimin de uykuya çekildiğini hissediyordum, sanki sobanın kor alevi yaralarımı merhemle okşuyor, acıyan yerlerini üflüyordu; yaralarıma sarılan elim gevşedi ve soğuk parkeye düştü.
Sessizlik, arı gibi onun ve benim aramda gezindi: sessizliğin içinden çıkıp o sessizliği kovalamak isterken, ilk önce zihnim ölü bir şehre döndü ve duyduğum sessizlik, dünyanın en büyük sessizliğiydi, sonra kilitli bir odanın içindeki güven sessizliği, benim en şiddetli sessizliğim oldu.
İçimde dışımda sessizdi; onunla bu odada sessizlik mezarına gömülebilirdim. Huzurluydum.
Kilidi döndürdüğünde sessizlik dirilip kulaklarımızı sağır edecekse; o eski çekyatın üstünde ölü gibi her zaman uyuyabilirdi ve bende bu köşede onu yarı uyanık her zaman izleyebilirdim.
Bölüm Sonu.
**
1) Sena yerinde olsanız siz ne yapardınız? En merak ettiğim soru bu.
Bu Sena'nın bileğindeki künyenin hikayesi çok geçmişten ve derin. Bir gün isterseniz künyenin hikayesini paylaşırım, çünkü ilk yazdığım bölümlerden birisi o künyeydi.
:)