24.KÖTÜLÜK İKİZİ

1447 Words
Kollarını başımın üstünden uzattı, havluları kafamdan aşağı düşerek inerken, geniş bir ifadeyle tebessüm etti, ıslak saçlarım karışıp yüzüme yapışmıştı, "Gökyel," dedi uzatarak. Resmen havluları başımdan aşağı atmıştı. "Sen başıma fena bela olacak gibi duruyorsun." Dudaklarını sakince ıslatmıştı. "Bela sensin." Diye bağırdım, sesimden orta parmağını kulağına bastırıp yüzünü ekşitmişti. "Şuna bak!" dedim kime ve neye göz devirdiğimi bilmeden. "Umarım boyun çeker ve bir daha hiçbir yere uzanamazsın. Zaten ihtiyarlamışsın." Kendimce mırıldanıyordum, kendimce bela okuyordum, bu beni rahatlatıyordu. "Havada kalmasın, git de bu dediğini bir komedyene sat. İyi satar." Derken olduğundan ciddiydi. Dudağının köşesi yukarı doğru bıkkınca kıvrıktı. Ardından yüzümü inceledi, gözlerini kıstı, "Gözlerin parlıyor. Niye?" Dediğinde başımı aşağı indirip dolu bakan gözlerimi kurutmaya çalıştım; burnumu işaret parmağımla sertçe kaşıdım. "Toz." Ona hesap verdiğimi düşündüğüm an da gözlerimi büyülterek, "İşine gelen her şeyle ilgileniyorsun. Sebep?" "Sordum sadece, ne bu asabiyet?" bazen bana anlam veremiyordu. "Ağlasam zafer mi sayacaksın? Sahiden kötüsün, tanıdığım tüm kötülerden daha kötüsün." Ön yargılıydım, peşin hükümlüydüm ve ona nefret doluydum. Yaklaştım, ne kadar yaklaşmam gerektiğinin ölçüsünü kaçırarak yaklaştım; dedeme duyduğum nefreti ona kustum, saç telimden parmak ucuma kadar nefretleydim, "Defol git şu evden artık!" Kendi dengemi bile sarsmıştım ama o savunmasız kalmamıştı, hazırlıklı bakıyordu. "Yüzleşemiyorsun." Dedi acınası olduğumu vurgulayan bir tebessümle. "Ancak yüzleşeceksin. Ne hissettiğin ne düşüneceğin senin sorunun, kendini kandıran insanların oyununu bozmayı severim." Yüzümün dağılışını seyrederken, inatla burnumun dibinde duruyordu, ben yaklaşmıştım, ben uzaklaşacaktım; kuralı buydu. Söylediklerinin bozgunuyla yenilgiyi hissediyordum, bu duygu bana her zaman toprağımı kavuran bir inat veriyordu. Çekilmedim, çekilmedi. "Sahiden mi?" diye fısıldadım, güçlü bir tınıyla. Alaylıydım. "Takdir edilesi tespitin bu mu?" "Büyük bir tespit değildi," gözleri hareketliydi, her yanımda gözlerinin gezdi. "Birkaç saat seni uzaktan izlemem yeterliydi." "Havaalanından Bursa'ya kadar bizi takip ettin," dedim gerçeklerin yeni farkına vararak. "Sen," doğru kelimeyi seçemiyordum. "Bu yaptığın suç." "Babana da suçlarını hatırlatıyor musun?" yüzünde bir kas bile kıpırdamadı. Ardından ne diyeceğimi umursamadı, cevabımı adı gibi biliyor gibiydi zaten, "O şerefsiz ihtiyar, kötü bir adamdı. Seninse büyük dedendi, böyle insanlar en büyük kötülüğü en yakınındakilere yaparlar." Dedi, tahmin yürüterek konuştuğunu düşünmüyordum. Bazı insanlar en büyük kötülüğü en yakınındakilere yaparlardı. Babam gibi, babamın babası gibi. Sözünü keserek, "Kendisini yalnızca bu evde iki üç kez gördüm, o kadar." dedim, omzumun üzerinden gözleri bir şeye odaklandığında yanımdan geçerek oraya yöneldi. "İnanması zor." Dedi, gözlerimi devirdim. Omuz silktim, "Sana kalmış inanıp inanmamak." Umurumda bile değildi. Merak ederek sırtımı döndüğümde, elinde, küçük çalışma masasında duran altın varaklı eski bir çerçeveyi elinde tuttuğunu gördüm. Alnındaki damarlar belirginleşti. Dişleri sımsıkı sıkılıydı, öfkeyle ovalleşmiş gözleriyle fotoğrafı incelemeyi bırakmadı. Yanına giderken çerçeveyi elinden çektim, vermeyecek gibi olduğunda güç uygulayarak aldım ama isteyerek vermişti, vermediğinde bilincinin geçmişe gittiğini gözlerindeki donukluktan anlamıştım. Ne hatırlamıştı? Fotoğraftaki babamın yirmi beş yirmi altı yaşındaki gençliğiydi. Elimdeki çerçeveye gözlerimi indirdim, babamın gençlik fotoğrafıydı, o denli yakışıklı, o denli benim hayran olduğum adamdı ki, başparmağım fotoğrafı okşadı. Fotoğrafta güç veren gülümsemesi benim de gülümsememi sağladı, "Babamın gençliği." Dedim çerçeveyi göğsüme çekerken, sanki bir yanım Emir Sayer'den o çerçevedeki babamın fotoğrafını korumak istemişti. "Yakından tanıyor gibisin." Emir Sayer'in mühür siyahı gözleri birazdan delirebileceğini göstererek, ateşleniyordu. Dengeler aniden değişti, sakladığım çerçeveyi göğsümden koparırken duvara patlattı. Tuzla buz olan çerçeveye soğukkanlılıkla kıpırtısız baktım, etkilenmemiştim. "Beni kışkırtma olur mu? Ayarlarımla oynama!" Dedi, beni sesindeki ciddiyetten içten içe tedirgin etmeye başlatırken. Bir anı bekliyordu, o anı yakaladığında beni parçalara ayıracak gibiydi. Kaşlarımı çattım, neden bahsettiğini anlamamıştım, "Ne yaptım?" diye sordum. "Fazla komplekslisin, aslında seni bu hale getiren sebepleri merak ediyorum ama umursayacağımı düşünmüyorum." Alnında kaşlarını kaldırdığından iki yatay çizgi belirdi, "Sıra sende değil mi?" dedi. "Ben kışkırttım, ne yapabileceğini gördüm; şimdi sen benim sınırlarımı görmek istiyorsun." Ensesinde hırsla ellerini gezdirdi, ardından sertçe ensesini sıktı. "Bile isteye bu oyuna gelirim ben Gökyel." "Bile isteye mi?" diye anlam veremeyerek sahte bir bakış attım. "Sen şu an öfkeden ne dediğini bile bilmiyorsun. Önce kendine gel!" Bana öyle bir bakış attı ki, delirdiğini belirgin haliyle gördüm. "Söyleyeceklerimi duyduktan sonra karar ver buna." Yüzü kusacakmış gibi buruştu, benim ailemden iğreniyordu. "O dosyayı kabul ettiğin gün, ailenden farkın kalmadı." "Anlamadan dinlemeden yargılayacaksan konuşmamızın bir anlamı yok!" Emir Sayer beni dinlemek için karşımda durmuyordu. "Dinlesem bana ne diyeceksin, Sena Gökyel?" hiddetinden kaçabilmek istedim. "Ben babamın küçük kızıyım, ne yaparsa yapsın kabulüm mü diyeceksin?" gözlerimi bir an bile bırakmıyordu, dikkatlice takip ediyordu. "Babanın cinayetini bana müdafaa edemezsin, ettirmem!" Dik durmaya gayret ettim, başımı dikleştirdim. "Muhatabın niye benim o zaman?" Emir Sayer, 'Sena Gökyel benim muhatabım.' demişti. Başı hafifçe sağa yattı, özenle, üzerimde yarattığı baskının tadına vardı, "Anlarsın." Dedi benden gerçekleri saklamaktan bir an bile vazgeçmeden. "Anlatsam da şimdi anlamayacaksın." Etrafıma baktım, "Babamdan alamadığın intikamı benden mi alacaksın? Derdin bu mu?" dedim daha net olamayacağım bir soruyla. "Çok mu canın yandı?" kibirliydim. Simsiyah mühür rengindeki gözleri öfkeyle genişledi, "Senin baban katil, deden ise o katilin ortakçısı!" dedi. "Senin tek yapacağın babanın tarafını tutmamaktı, sen ne yaptın?" hesap sormakta ileri gidiyordu. "O benim..." işaret parmağını kaldırarak beni derhal susturdu. "Saruhan Gökyel senin baban diye kimse sana babanı niye savunmadın demezdi." Bir karar almamı istiyordu, hemen şimdi, gözlerinde beni arşınlayan ve kararımı anlamak için uğraşıyordu. "Babana inanmakla kalmayıp babanın dosyasını kabul ettin, intikam isteseydim, sana adaleti sağla demezdim." "Babam yapmadı!" diye çığlık attım. "Yapmadı diyorsam, yapmamıştır." Acınası bir gözle baktı bana. "İnanıyorum, ben babama inanıyorum, sana değil. Ne yaparsan yap, beni oyuna getiremezsin." O an, eli çenemi morartacak sertlikte kavradı, gözlerine bakmam için gözleriyle baskı yapıyordu, "Bazı şeylerden kaçamayacağını göremiyorsun değil mi?" Diye bağırdı. "Ne dedim sana, en büyük kötülükler, en yakınlara yapılır. Sana yapılan hiçbir kötülüğü göremiyorsun." Söyleyecekleri en küçük kelimesine kadar planlıydı. Omuzlarından tüm gücümle onu uzağa fırlatmak isteyerek ittim. Planlı ve kontrollüydü. Bu eve getirilmem bile planın parçasıydı, artık bunu görebiliyordum. Sahiden onu kışkırtmamı beklemişti ve bile isteye delirmişti. "Yeter artık!" Diye bağırdım boğazımı yırtan sesle. "Yaptığın kötülüğe bile sığmaz, senin intikamın tam da bu işte, benden adaleti istemek." Gülümsedi; paramparça bir tebessümdü. Dışı toparlanmış, içi paramparça. Bu tebessüm, pişman olacağım sözleri söylediğimi sezgisini içimde tutuşturdu, bir yanım da onun yalancı bir adam olduğunu savundu. Saçlarımdan süzülen su damlacıklarına tek tek baktı, "Ben sana babanın cezasını kendi ellerinle verebilme fırsatı verdim." Vicdanını temizleyen bir nefes verdi, üstüne düşeni yapmış olduğunu hissediyordu bana kalırsa. "Beş yaşında çocuğu mu avutuyorsun sen?" kafamı iki yana salladım, başım dikti, burnumun dikine gidiyordum. "Asla." Dedim tekrar tekrar. "Seçimlerim inandıklarımdan yana olacak." "Son sözün mü bu?" dedi. "İyi düşün, Gökyel." Ne yapacağına karar vermek üzereydi. "Adalet mi dağıtmak istiyorsun, kendi babanın cezasını ver o zaman. O gün belki sana inanırım." İddialı bakışlarla, "Karar, mahkeme salonunda değil senin attığın adıma göre verilecekti." Dedi başından beri aklına koyduğunu söylediğinde. "Senin kararlarının hiçbir hükmü olmayacak." Dedim noktayı koyarcasına. "Bazı yanlışlardan dönemezsin Gökyel, bazen bazı tercihler bir kez yapılır." Bu bana son uyarısıydı ve yapacakları için artık vicdanen rahatlamıştı. Soğuktan titriyordum, "Babasının oğlu!" dedim alayla. "Bekir Sayer'in oğlu, Emir Sayer! Senden başka ne beklenebilirdi ki?" sesim çok hiddetliydi. "Senden beni tehdit etmekten başka hiçbir halt beklenemezdi." "Utançtan karşıma bile çıkama isterdim ama bunun için bu sırra ortaklık etmemiz gerekir. Endişe etme, sen asla bu söylediklerinden utanç duymayacaksın!" dedi kendisini zor zapt ederken. Gururlu ve ketumdu, öleceğini bilse biliyorum ki bu gülümsemesinin altında yatan sırrı söylemeyecekti. Garip bir güven duymuştum anlık gülümseyişine ve bilmeden dahi utanmıştım, derindendi, sesi cılızdı. Sezgilerime bir kez olsun güvenmeyecektim. Zihnim ve ruhum apayrı bir karaktere büründüler: mantığım galip gelirken, duygularım yüreğimde ezildi. "Ne bu şimdi? Senin manipüle taktiğin mi ama biliyor musun, oldukça başarısızsın." yüzü kireç gibi olmuştu. Alnındaki damarlar kalp gibi atıyordu, yumruklarının sıkışı sanki yüreğimi avuçlarında sıkarcasına sıkıştırıyordu. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum. "O sesini keseceksin!" Dedi iki elini ensesine koyup, kollarındaki kaslar duruşundan şişmişti. Nefes alamıyordu, yanaklarını şişirip indirdi, ellerini birleştirip kurumaya dönen saçlarını karıştırdı. "Ne bilip bilmediğimi bilmiyorsun, damarıma basmamakta dikkatli davran. Aksi halde şu anını mumla ararsın, Gökyel." Titredim, korktum ve korkum sel gibi gözlerimin içine doğru usulca taştı. Bakışlarının ters döndüğünü hissettiğimde, bana daha fazla katlanamayacağını gösteren bir bakışla kapıya yürüdü. Kirpiklerimin bedenime ağır geldiğini hissettim, kirpiklerimi taşımayacak bir gözyaşı doluluğu içindeydim, "Sen benden daha zavallısın. Kötülüğün bile zavallılığından." Dedim hınç içinde. "Sana da kendim kadar acıyorum." Adımları kesildi, bekledi, toparlamaya çalıştı, fikrimce bunu toparlayamazdı, "Tanıdığın kötülerden daha kötü değilim ama baban gibi adamlar benim kötülüklerimin filizi." Dedi güçlü sesle. Ona, 'tanıdığım herkesten kötü olduğunu' söylemiştim, düşünmeden, öfkeyle yargılamıştım onu ama pişman değildim; iyiliğini görmemiştim. "Hayır." Ona karşı çıkmak refleks olmuştu. "Bunlar doğru değil, sen tercihini kötülükten yana kullandın, yetmiyormuş gibi, geçtin karşıma babama inandığım için beni tehdit ediyorsun." "Kötülüğün adaleti de budur küçük kız çocuğu. Kötülük yaparak kendi kötülüğünün ikizini var edebilirsin ve bir gün seni yok eden de kötülük ikizin olur." Diye devam etti. "Ben bana kötülük yapan herkesin ikiziyim: en çok da babanın ve babamın ikiziyim." Ondan daha güçlü ve sesli yutkundum. Babamın kötülüğüydü, babamın kötülük ikiziydi. O babasının oğlu değildi, babasının kötülüklerinin ikiziydi. O babamın düşmanı değildi, babamın kötülüklerinin ikiziydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD