Çıplaktım, çıplaktı, yani çıplaktık. Üstü yoktu. Utançtan aklımı yitirecektim.
"Devam et," Dedi. "Acıdan kendini bayıltacak duruma getir."
Kafamı öfkeyle kaldırırken bakışlarım ona saldırıyordu. Kapının kolunu kıracak zorbalıkla kapıyı açtı, L gelen dar koridorda iliğime kadar soğuğu yedim. Uludağ'daydık, bu soğuk azdı bile. Soba az da olsa soğukluğu yumuşatmıştı.
Tenimin soğuktan her yeri kabarmıştı, üstelik iç çamaşırlıydım.
"Bırak!" diyerek acıyla bağırdım. Bağırırken kasıklarım geriliyordu. "Kendim halledebilirim, bırak." yüzüme bakmıyordu, inatla. Bense o bakmadıkça tırnaklarımı etine gömüyordum. "Tamam diyorum, niye bırakmıyorsun?"
Ayaklarım donduğundan, parmak uçlarımda yürüyordum, gözleri etrafta dolaşırken komik bir şekilde parmak uçlarımda yürüdüğümü gördü, önüne bakarak ciddiyetini bozmamaya çalıştı. Yumruk atıp dağıtmak istediğim güzellikte bir çehresi vardı.
Bir insanın nasıl canı acır, bunu bilmiyordu. Öğrenmeliydi, öğretmek istedim.
"Çıplak dağ gezintisine çıkalım. Fantezi, daha ne olsun?" dedi, günlük çıkan kirli sakalını uzun parmaklarıyla ovuşturdu. Bir an, söylediklerinin dalgasını kavrayamayıp ağzım aşağı düşecekken yüz ifadesini alaylı hale soktu. "Gir yıkan hadi, işimiz var." diyerek banyo kapısını açtı.
Banyo kapısının pervazına tutundum, banyoya onunla girmeyecektim. "Sen sürekli pislik mi yaparsın?" dedim soğukkanlı gülümsemeye üstün çaba sarf ederken. Dudaklarım acıdan titriyordu.
Kolunu belimden ayırarak karşımda durdu. Bu kadar yakın karşı karşıya kaldığımızda; omuzları ve göğüs kemiklerinin üstündeki derinliği karmaşık jilet kesikleri gözüme vurdu.
Dev gibiydi ve bundan dolayı bakışlarımın ilk uğradığı uzvu gövdesi oluyordu. Çok kesiği vardı ama çoğu derin değildi; yaralardan kan kesilmişti. İz kalacaktı. Jilet izi.
Ona bıçak savurduğum aklıma geldiğinde bilinçsizce çekimserlik duymuştum. Bakışlarım ona çaktırmadan ayak bileğine düştüğünde siyah kotunun uzun kesiminden dolayı ne halde görülmüyordu. O da iz kalacaktı, kesik izi.
Bakışlarımı kafasını eğerek yakaladı, elim yakalanmış bir suçlu gibi enseme uğradığında, ihtiyatla göz devirdi. "Hukukçular ve küçük kızlar adam doğramaz." Dedi ders verici sesiyle. Bakışları küçük bir kıza öğüt verir gibiydi.
"Sende kasapsın galiba, beni doğradın?" dedim, şakasızdım. Küçük bir kız çocuğuna verilen öğüde itiraz ediyordum, bundan hoşnut değildim.
"Tellere çıkan sendin, Gökyel." Ciddiyete bürünürken, bana uygulayabileceği sandığı yaptırım ve kendini aklaması cinnet geçirticiydi. "Ben bir şey yapmadım."
Üstüne yürüdüm, nasıl bir cesarete sahiptim bilmiyorum ama o bu devlik ve irilikle beni duvara itse bir yerim değil, birden fazla yerim kırılırdı.
"Tellere çıktın ve bunun cezası bu muydu diyorsun?" kaşlarım havadaydı. Yüzü yanıtsızdı. "İyi." Dedim bakışlarımı ondan çekerken. "Bende babamın ofisine izinsiz girmenden dolayı seni yaralayarak kendimi savundum. Hatta şimdi de mülkiyetimize girdiğinden seni doğrama hakkına sahibim. Bu kez geber, lütfen."
Güldü ama o denli sahteydi ki, gözleri bile kırışmadı, sadece dudakları kıvrıktı. Gözlerinin içi boştu.
Cevap vermedi. Omzumu tutup çevirerek içeri ondan beklenmeyecek bir yavaşlıkta itti. "Tekrardan nasıl çeneni kapatabiliriz Gökyel? Fazla konuşuyorsun." Sakin, sinirsiz adam pozları kesiyordu.
Biraz sonra içinden ne çıkardı, kim bilir. Güven vermeyen karakteri vardı. Sürprizliydi, tedirgin ediciydi.
"İhtiyar. Başın mı ağrıdı?" acıyan gözlerle baktım. En fazla otuzuna merdiven dayamıştı ve belki de olgun yüzünün sakladığı yaşanmışlık yılı azdı. Kestirilemezdi.
Başını tavana kaldırdı, sabır dilenip, duş başlığını gösterdi, "Çenen dut yiyince mi kapanacak yoksa duş alınca mı beni zerre ilgilendirmez ama o sesini kes!" kafamı arkaya hafifçe eğdim, çarpık dudaklarla gülümsedim.
"Benimle uğraşma derim." Göz kapaklarımı yavaşça kapatıp açtım, sevimsiz duruyor olmalıydım. Çünkü bakışları şu halime iğrenir gibiydi. "Ayrıca bana emir de verme." Sesim buyurgandı.
"Ee? Başka?" dedi, kapıya kolunu dayayarak. "Başka bir buyurduğun varsa çekinme."
Sinirden yanağımın içini ısırdım, kuvvetli ısırdığımdan ağzımın içi kan tadıyla dolmuştu, "Yani, canım isterse yıkanırım. Ev, benim. Beden, benim." Dedim banyo kapısını kaplayan bedenini kapıdan çekmek için itekleyerek. Kapıdan farenin dahi kaçabileceği delik yoktu.
"Sana bok yemek düşer diyorsun yani?" dedi ve anında onay verdim gözlerimi kapatarak. Hangimiz daha sinir bozucuydu, tartışılmazdı. Boyumun onun boyuna göre cüceliğinden başını eğdi, dik bakışlarla baktı, "Sana emir vermeyeceğim, ayrıca sen canın isterse yıkanacaksın? Öyle mi?" diyerek kalçasını da pervaza yasladı. "İyi o zaman, kendi iyiliğin için gir yıkan."
"Yıkanmıyorum, iyiliğime sen mi karar veriyorsun?"
Dudaklarını büktü, "Düşün," dedi işaret parmağını şakağına götürerek. "Sana emir verseydim, bana karşı gelebilir miydin? Fiziksellik değil mesele, sana bu zamanı tanır mıydım? Düşün, hadi. Zamanımız var daha." Her cümlesi aşağılayıcıydı bu adamın.
Bedenen dağınık, zihnen dinçti.
Fotoğrafta gördüğümün aksine saçları da uzamıştı ve uzun zamandır düzene girmemiş, makas vurulmamış gibi alnına tutam tutam düşmüştü.
Hava aydınlanmıştı, her dakika, her saniye onu daha net, daha iyi seçebiliyordum. Evren yanımda duran bir alayla, bülbüllerin şakımasını yankı ediyordu, birkaç saka kuşunun da bülbülle eşlik edişi sabahın tek sevdiğim saatleri olduğunu gösteriyordu.
Saat sabah 6 sularındaydık. Bu saatlerin keyfini sürmek yerine, manyak bir adamla uğraşıyordum.
Çenem sıkılı, "Düşünmüyorum, yine bir buyurganlık sezdim." Derken acının hafiflemiş olduğu zamanı değerlendiriyordum.
Bazen yaralarımın yandığı yerlerin acısı diniyordu, bazen alevlenip canımı yakıyordu; eylemlerime bağlıydı.
"Evet, sen laftan gerçekten anlamıyorsun," dedi kafasını anladığını gösteren bir sallamayla. Sinirlenmişti. Fakat Emir Sayer'in attığı bakışın etkisine girmiştim, tepkimse o bakışın içinden bir süre çıkamamaktı. "Şu an emir veriyorum. Gidip yıkanacaksın." omuzlarımı elleriyle kavrayıp banyoya sokmuştu. "Zamanın doldu."
Yarattığı etkinin tepkisinden faydalanmıştı. Kendimi duş başlığının altında buldum. Su vanasını açmadan kaçmalıydım fakat tek eliyle omzumdan bastırmış, mermere vücudumu dayamıştı.
Su sesini duyar duymaz tüm gücümle saldırıya geçtim, iki elimle saldırıyor, çıplak göğsündeki yaralara eziyet çektiriyordum. Tırnaklarım uzundu, gözümün gördüğüyle tırnaklamak için özellikle yaralarını seçiyordum.
O emrine odaklıydı. Taştı, tam anlamıyla taş. Yontulmuyordu, ortadan ikiye bölünmüyordu, belki üzerine birkaç şey kazınıyordu.
"Allah'ın belasısın sen!" diyerek sesimin banyo fayanslarına iki kez çarpan büyüklükte çağırdım.
Kolları kollarıma aniden bağlanmıştı, o da ben de birbirimizi durdurmak için dirsek bükümlerimize yapışmıştık. Ne o vazgeçiyordu ne ben. O bedenimi kaçırmayacak sıkılıkta sıkıyor, bense tırnaklarımın uzunluğuna minnet duyuyordum. "Kapat şu suyu!"
Kinle gözlerime baktı, gözleri intikamını almak üzere olan birinin gözleri gibiydi ya da sahiden benden intikam alıyordu. Neyin intikamıydı bu?
Dudaklarıma indi bakışları, "Kan kaybının ikinci evresi, öfkeyle susuzluk hissi ve üçüncü evresi saldırganlık evresidir Gökyel. Bana saldıracak gibi bakıyorsun." Diyerek dudaklarıma sorgulayıcı bakmaya devam etti.
"Sana saldırmak istiyorum; bunun kan kaybıyla alakası yok." Hırçın bir tebessümle soğuğun kollarıma etki ettiği halsizlik ve uyuşma hissinin avantajını kullandım.
Kolumu kesse hissedeceğim tek şey, iğnelenme ve üşüme hissiydi. Kollarımı bıraktı, çıkık sırt kemiklerim çıkıklığı fayansa sesle çarptı, atikliğini kullanarak başlığı tutaçtan aldı.
"Saldırsana!" Dedi muzip bir ifadeyle. "Saldır saldır."
Omuzlarıma akan su, beyin şoku geçirtecek kadar soğuktu ama Emir Sayer beni meşgul edebiliyordu.
Su, göğüslerime aktı, sargılardan içeri sızdı, "Buz gibi." dedim titreklikle. Omuzlarım sarsılmaya başladı, soğuktan başka hiçbir şeyi hissedemiyordum. "Çek şunu!" diye bağırmak istedim, soğuk sesimi kesti, kıstı.
"Soğuk, acıyı dindirir. Sakin ol." Diyerek su başlığını omuzlarıma indirdi.
"Canım acıyor." Dedim fısıldayışla. Acıyacak mıydı, acıyor muydu bilmiyordum, hissedemiyordum. Öyle bir duruma getirilmiştim ki, artık acıyacak bir canım bile kalmamıştı.
Çok daha fazla üşümeye başladım, kirpiklerimin uçlarına kadar titriyordum. Ve aksine sadece titriyordum, yaralarımda buz kesmiş gibi yokmuşçasına kendini kaybettirmişlerdi.
Elini sargı bantlarının üstünde hissettim, gözlerimi açarak, refleksle ellerini yakaladığımda, tedirginlik ve korku yavaş yavaş zihnimde örülüyordu.
Tek elini, iki elimle tutuyordum. "Sargıları çıkartacağız, hissetmeyeceksin." Dedi eğilerek suyun ve kanın ağırlığından sarkan sargıya bakarak. Bende sargıya baktığımda gidere doğru akan kanlanmış suyu gördüm. Fayanslara sudan dolayı kan sıçramıştı. Midem çalkalanıyordu.
Kafamı fayansa yatırdığımda, "Rahat bırak beni," diye ağzıma yükselen midemle yutkundum. "Çık, ben halledeceğim." Yüzüme yapışan saçlarım tenime batıyordu fakat çekmeye gücüm yoktu.
Bayılacak gibi hissediyordum ama bayılamayacağıma emindim. Başım dönüyordu.
"Hayır," dedi kararlı. Saçlarımın arasından elini enseme sardı, kafamı kaldırdı, gözlerinde dayanak, tutunacak bir elzem baş gösterdi. "Sargılardan kurtulup, üstündeki kanlardan arınınca çıkartacağım seni. Tamam mı?" başını eğip onay bekliyordu. "Acımayacak." Dedi söz verircesine.
Güven bir tohum olsaydı, şu an toprağa düşmüştü.
"Dayanamıyorum." Dedim nefeslerimi vermeden yutarken. Dayanamayacağımı o da gözlerim de görmüştü. "Ayrıca küçük bir çocukmuşum gibi konuşmayı kes."
"Dayanacaksın." Dedi yanaklarımda kuruyan kanları avuçlarına biriktirdiği suyu değdirerek.
Elimi tutup duş başlığını tutuşturduğunda elini bileğime indirdi, başlığı kendi bedenine döndürdü. Eli elim üstünde suyu saçlarına akıttı. Onun da dudaklarının titreyişini ve gözlerinin kapanışına şahit olmuştum.
Kurumuş kanlar, ıslanıp göğüs arasından süzüldü. Tırnaklarımın izleri daha net ortaya çıkıyordu. Göğsünü parçalamıştım.
"Dayanak noktası. Her insan o noktadan beslenir." Dedi gözleri kapalı. Saçlarının ıslanışıyla kaşlarının ortasına yapışmıştı. İşaret parmağımla o tutamı oradan çekmek gibi aptal bir düşünceye kapılmıştım.
Kaşları düzken gevşeyen el boğumunun arasından elimi çektiğimde çatıldı, gözlerini açmadı, "Dayanak noktanın intikam hissini hissetmek olduğunu sanmıştım, Gökyel." Diyordu suyu vücudundan çekmezken. "Yanılttın."
"Sende yanılabiliyormuşsun bak." Dedim küstahça.
Cevabını ben de bilmiyordum, bir insanın dayanak noktası ne olmalıydı? Hiçbir bir fikrim yoktu.
Titremiyordu, kalın ve iri dudaklarının doğal kanlı renginden mora dönüşü dışında vücudu tepki göstermemişti.
Dudaklarımı mıhlamaya ettiğim sözü, kelimelerin çenemin titreyip dişlerimin birbirine çarpmasıyla bozdum. Simsiyah gözlerini açmıştı. "Herkes kadar." Dedi. "Ama senin yanılgılarına kıyasla oldukça az." Ne söylediyse karşı çıkılmasına zaman tanımıyordu. "Sargılarını çıkar."
Musluğun altındaki lavaboya yaslanarak, saçlarını biçimli parmaklarıyla ileri geri attı. Saçlarından sıçrayan damlalar, çıplak göğsü üzerinde kaydı. Islanan siyah kotu kasıklarının kaslarla üçgenliğinden aşağı düşmeye başlamıştı.
Sadece gözüm kaymıştı ve utanmıştım ama tekrardan gözümün kaymayacağı bir utançla bezenmemiştim. Vücut, vücuttu, sahipsiz ve cansız manken gibi o vücuda bakardım.
Bakışlarıma zorla karnıma konuşlandırırken, uçlarını hissetmediğim parmak uçlarım, sargılara dokundu, sargı bezinin ucundan tuttu; derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim.
Bezi yavaşça tenimden sökerken gözlerimi kapattım; o yaralara bakmak istemiyordum, izlerden nefret ediyordum.
Kaplumbağa yavaşlığıyla sargıyı yaralardan ayırıyordum; insan vücudunun olmasına gereken sıcaklığa yavaşça girdiğimden, yaraların kesikliğinin derinliği hissedebiliyordum.
Bel kıvrımıma iğne batarcasına parmak uçları hissettim. Sargıdan elim kaydı. "Yanığın izi kalmış." Diye baskılı konuştuğunda göz kapaklarımı yavaşça araladım.
Yanığın buruşmuş izlerinde usulca dolaşıyordu parmakları. Donmuştum, tüm tüylerim iğne olup dikilmişlerdi.
Parmak izleri, tenime kazınmış çivi yazısı gibiydi ve o yazı, bazı zehirler şifalıdır diyen bir umardı.
Gözleri benimle değildi, izlerimi tanıyordu.
İşaret parmağı, kasığımın altına doğru düştüğünde iç çamaşırımın lastiklerine denk gelmişti. Çukurlu izlerin bir kısmı iç çamaşırım altında saklanıyordu. Parmağını ters çevirerek lastikli kısım da boydan boya parmak bükümünü sürttü, "Ya bu neyin izi?" dedi, büyüyen göz bebeklerinin kara delikli siyahlığı beni esir almıştı.
Kulağının arkasına işaret parmağımın tersini sürttüm, tenime değen yanık kabarıklığıyla gözlerimi elime çevirdim. "İkinci dereceden bir yanık." Gözlerinde alaylı ama benden hiçbir şeyin kaçmayacağı itirafını gördüm.
O yanığı, beni kucağında taşındığında burnumun ensesine çarpıp kabarıklığı hissetmemle görmüştüm. Elini sargılarıma götürdüğünde bileğine dolanmış taze ve bileklik gibi bileğini sarmış kalın iz gördüm.
Bileğinin içini çevirirken, "Bir de bu, bunlar neyin izi?" dedim onu taklit ederek.
Eğer beni sorgulamamış olsaydı sormazdım. İzlerin yaşanmışlıkları olduğu gibi sırları vardı, o sırra dahil olmazdım.
Anında, "İp yanığı." Dedi önemsiz kılarak. İp yanığını belki de ilk defa duyuyordum, merakım gitgide artsa da deşersem, o da deşecekti.
Cevap vermesini beklemezken benden cevap almak için söylediği bir gerçekti. Sıranın bana geldiğini hissederek bakışlarımı ondan uzak tuttum. Avuçlarıma çevrilmiş sargıyı açmaya başlayarak, konunun üstünden yeni bir konu geçmesi için dualar ediyordum. Umursamadığı gözüme çarptı.
Sorgusuz ve izinsiz sargının bandını başparmağını tenime bastırıp yavaşça çekti. Kanlandığından yaralar kurumamış ve sargıya yapışmamıştı, canım yanmadığı halde göğsüm içeri çökmüş nefes alamamıştım.
Eğdiği başından dolayı gözlerini tepeye dikerek bana baktığında, "Tenini geriyorsun, kendini canını yakıyorsun." Dediğinde haklı olsa da kaşlarımı çatmıştım.
Dizini büküp bedenim önümde alçaldığında bıkmadan tekrar utanç duymuştum.
Emir Sayer fazla rahattı, önümde eğildiğini ve benim çıplak olmamı da dert ediyor gibi görünmüyordu, ifadesiz ve fazlasıyla kayıtsızdı. Kalan bantları da çözdüğünü, tenime ferahlık gelince anlamış ve büyük bir yükün altından kurtulmuşçasına rahatlamıştım.
"Kanı kesmek için koymuştum artık açık kalabilir." Diyerek kanla dolmuş bezi çöpe attı ardından sırtını dönüp çıktı.
Arkasında kalakalırken ne yapmam gerektiğini düşündüm. Babamın evinde kendimi o varken yabancı görüyordum.
Mutlaka havlu vardır diye tahmin yürüterek eskiden babamın babasının yattığı oda olan sonra babamın inziva noktasına dönüşen odaya gitmeye karar verdim.
Bedenimden ve saçlarımdan sular damlaya damlaya, parmak uçlarımda odayı aradım, evin krokisi zihnimden silinmişti ama eşyalar, zihnimin içindeki o tutsak evdeydi. Mekân zihnimdi, eşyalar yaşanan andı.
Yatak odasının eskimiş kapı kolunu aşağıya indirirken az aralıktan bile yoğun toz kokusu yükseliyordu. Hapşırmamaya direnemezken beni inleten bir acı yaralarıma dolmuştu. Acıya o kadar alışmıştım ki, acı bedenim de daima olacakmış gibi yaşıyordum, daima geçmeyecekmiş gibi.
Acı geçtiğinde odanın ortasına konuşlanmıştım. Gözlerim çocukluğumu, gardıroptan fırlayıp odanın içinde koşacak hayaliyle olduğu yerde bekliyordu.
Babamın sen saklan ben seni bulacağım deyince o gardırobun içine gizlenerek asılmış kıyafetlerin arasında uyuyakaldığımı, çünkü beni babamı bulmasını saatlerce beklediğimi ama babamın acımasız bir oyunla ağlamama katlanamadığından çekip gidişini anımsıyordum. Bu eşyalarla geçirdiğim iki üç anının teki buydu.
Birkaç kez geldiğim halde her seferinde bu evde bu oyuna kanmıştım. Karanlıktan korkardım, karanlığın içine ışık sızmayana kadar dolapta kalırdım; ev bomboş olurdu.
Babamın annesi dedikleri o kadını hiç görmemiştim, odası ve yatağı buradaydı ama kendisi olmazdı. Büyük baba, oğlunun emanet ettiği torununu unuturdu, yemek istemesem öleceğimi bilse yemek hazırlamazdı ve evden çıkıp başını derde sokmayım diye üstüme kapıyı kilitlerdi.
Ağlardım, çok ağlardım.
Gözlerimin doluluğundan dik dik baktığım geniş, altı kapılı gardıroba adımlayarak çocukluğumun dolap içinde kalmadığını, orada hıçkırıklarımın olmadığını ve gözyaşlarımın kuruduğunu tekrar ederek, korkak zihnimi ikna ettim.
Geçmişimle yüzleşerek sertçe dolap kapaklarını açtım. Dolabın köşesinde aldığım cenin pozisyonundaki yer, yerini doldurmak için boş bırakılmıştı. Fakat bitmişti, o çocuk büyümüştü ve artık ağlaması susmuştu, ağlamıyordu.
Askıların üst rafına doldurulmuş baş ve vücut havlularını nasıl alacağıma yoğunluk vererek tek elimi belime yaslayıp diğer kolumu kaldırarak havlulara parmak ucumda yükseldim.
Eski dönem insanların her mobilyası büyük ve uzun olması zorunluluktu galiba, yoksa bunun daha saçma bir açıklaması olamazdı.
Emir Sayer, "Ne yapıyorsun?" Diye duraklatıcı yüksek sesle sorduğunda, ona baktım. Kolunu bana doğru açmış işaret parmağını sallıyordu, "Senin ne yaptığın zerre umurumda değil ama şu yaraların başıma iç açmasın."
Bana doğru yürüdüğünde, havluları alması için geri çekilmeyip havluları almaya bir kez daha uzanmıştım. Öyle ki, yaptıkları, karşılıklı veya bencilce nedenlerdendi.
Büyük gölgesi çoktan dolap ve benim üzerime çökmüştü, "Açarsa dön akanı git, ne sorumluluğun var? Ben mi diyorum umurunda olayım diye?"
Kollarını başımın üstünden uzattı, havluları kafamdan aşağı düşerek inerken, geniş bir ifadeyle tebessüm etti, ıslak saçlarım karışıp yüzüme yapışmıştı, "Gökyel," dedi uzatarak. Resmen havluları başımdan aşağı atmıştı. "Sen başıma fena bela olacak gibi duruyorsun." Dudaklarını sakince ıslatmıştı.