Aklınla kal, babamın vedasıydı.
Benimle kal, benim vedamdı.
Hoşça kal, insanın vedasıydı.
"Seni geriye ne döndürür?" dedim cesurca. Babam, benimle kalsındı. "Kaçmak çözüm değil."
Babamı benden alıyordular, çocukluğumun tanık olduğu o koparılışı gençliğim tanık olursa, dizlerimin üstüne düşerdim, güce yılardım.
Normal bir hayat istiyordum, çok büyük bir istek miydi?
Şaşırdı, ağzını kıpırdattı, benden beklemediği bir hamleydi, "Şaşırma." Dedim duygudan yoksunlaşan, kinci bir güçle. "Kaçarken seni savunmamın hiçbir anlamı kalmaz ama dönersen de emniyet ensende biter. Bir yolu olmalı değil mi?"
"Beni döndürmeye kararlısın?" dedi şeytani bir gülümsemeyle. Bu hareketim hoşuna gitmişti, gururlanmıştı. Şaşkınlığını kısa sürede toparladı, alyansını çıkartıp taktı, "Dava dosyasını ilerlet, güçlü bir savunma hazırla, sonucu Hâkim karşısın da göreceğiz." Dedi arkasına yaslanarak. Bombayı ortamıza koymuş ve geri çekilmişti. "Sensin benim vekilim, davaya çıksam çıkmasam da beni savunacaksın."
Bu zamana dek, görülen davaların kaçına gittiğini sorsam, hepsinden kaçtığını söyleyecekti veya zorunlu olan davalardaysa güvenlik kollarını uğraştırdığını anlatacaktı.
Üç dört sene kadardır olmayan polis aramasını, babasının ve kendisinin hatırı sayılır mevkiinden dolayı olduğunu bilmeyecek kadar küçük değildim. "Ona göre dava tarihi ayarlarsınız." Diyerek dizine dirseğini dayadı, burun kemerini parmaklarıyla kıstırdı.
"Bana söz ver baba. Yargılanacaksın." Dedim karşısında oturduğum koltukta babama yaklaşarak. Kararlı ifadem onu verdiği sözün altından kalkıp kalkamayacağını düşündüren kararsızlığa itti. "Yargılanırsan, çark başa dönmez baba." Diyerek söz vermesi için çabaladım, gözlerimde umut ışığı parladı.
"Kısa süre içinde hâkimin karşısına geçersem verilen yargı beni içeri atar, eve döndürmez. Suçum kabarmışken hâkimin karşısına geçemem, böyle bir aptallığı benden bekleme sakın."
"Dosyan kısa bir sürede ters düz edilir, tek suçlu sen değilsin baba." dedim kızgın sesimle. "Bekir Sayer, Emir Sayer..." derken çenesi sivrileşmişti bile. "O adamlarda senin kadar suçlu, yargılanırsan söz veriyorum ki tek başına hüküm giymeyeceksin."
Söz vermesi için, ona her şeyin sözünü verebilirdim.
Ama suçlulardı değil mi? Emin miydim? Gerçekten tek suçlunun babamın olmadığına emindim değil mi?
Homurdandı, hala bana güvenemiyordu, "O zaman," dedi düşünerek. "Emniyeti benim davamla alakalı olan bir konu da şüpheleri Bekir Sayer'in üzerine çek. Açık çekler veya şu çek kırdırma olayı, apayrı bir dosya açtır. Çekleri kıran kişi..." Parmaklarını burun kemerinden çekip yüzüme baktı, "O adam belanın ta kendisi, bulaşma."
"Hangisi?" dedim boş bulanarak.
Dikkatim şüphelerime çekiliyordu, şu çek kırdırılan adam Bekir Sayer'in arkadaşıysa suçluluğuna eminlik duymama yeter bir gösterge olur muydu?
Yüzüme uzunca baktı, sorum rahatsız etmişti, "Her ikisi de. Ama şu çek hokkabazıyla devlet dahi başa çıkamıyor, sakın Sena, sakın karşı karşıya gelme." Dedi huzursuzlukla. "Ya da bırak, başka fikrim var, böyle bir riske gerek yok," diyerek vazgeçti. Ama en mantıklı planın bu olduğunu biliyordum, sessiz kaldım. Planını dinlemeyi beklerken, "Legal yollardan değil, senin bilmen gerekmez." Dedi planını kendine saklayarak.
Ne vardı aklında?
"Her şeyi yapmaya hazırım." Dedim yutkunarak. "Suçluysan hak ettiğin gibi yargılanmanı istiyorum."
"Yakalayabiliyorlarsa yargılarlar kızım." Dedi düzenbaz bir sesle.
İyimser yanım, dürüst olman bu kez kimseyi iyi etmeyeceğini hatırlattı; söylediğim tüm yalanlar, ailemin iyiliğineydi.
Annem elinde ilaç ve merhem kutularıyla odaya girdi. İkimiz de duruşunu düzelttik ve babam ayağa kalkındı, antika kurmalı saatini bileğine doğru düşmesi için sallayarak saate baktı, "Hilal, geç kalıyoruz. Biz çıkalım." Annem kafa salınımıyla elindekileri bana uzattı.
"Sena beceremez böyle şeyleri, iki dakikada sürüverseydim." Dedi babama doğru.
"Hallederim ben." Diyerek harfleri uzattım. Ellerimi koltuğun kollarına dayayarak gücümü alıp ayağa kalktım, bedenimi gösterdim, "Gencim ve bence ikinizi cebimden çıkarırım." espri yapmaya çalıştım. "Gidin siz, hallederim."
Annem kadınsı kahkahasını sıralarken, babam dudaklarını kaldırdı, "Hilal, baksana genç insanın hali bir başka." Dedi babam anneme takılarak. "Senden geçti." Diyerek bana göz kıptı.
"Ne?" diye bağırdı annem. "Bunu benden iki elimin parmakları yetmeyecek kadar büyük adam mı söylüyor?"
"Baba," dedim kahkaha atmak üzereyken. "Ne desen kurtaramazsın, bence siz gidin." Kış kış yapar gibi ellerimi salladım.
Babam itirazsız annemin önüne düşerken annem yumruğunu kaldırıp yumruk yaptığım elime çaktı. Gülümserken iyi hissediyordum, iyi hissettirdiğim için.
Son kez beraber güldüğümüzü seziyordum; çünkü son kez bir aradaydık.
Babam, "Davet, saat 9'da Sena. Haberin olsun." Deyip ayakkabı çekeceğiyle spor ayakkabılarını giydi. Davet dediği anda yüzüm düşmüştü. "Telefonunu yatağının üstünde bir yerlere attım, yanına al." Annem asansör kapısını açarken onlara el salladım.
Onları uğurlayarak kapıyı kapattım, kapıyı istemsiz bir güvensizlikle üstten kilitledim.
Duş alıp valizimin başına geçtim, hala yerleşememiştim, yerleşmek de isteyen bir yanım yoktu, bu evin duvarları kan sıçramış cinayet yeri gibiydi. İçimi bulandırıyordu.
Elime ilk gelen: karnımdaki yaraları yoğun dantel işlemelerinden göstermeyen siyah bralet ve siyah yüksek bel dar kotu yatağa fırlatıp annemin verdiği merhemi sürdüm, ağrı kesiciyi de topuklu ayakkabı giyeceğimden yutarak saç havlumu açtım, saçlarımı kurumaya bıraktım.
Bralet giyeceğimden sutyene gerek kalmadan, ip askılarının uzunluğundan dekoltesi derin olan braleti giydim, beklediğim gibi karnımdaki yaraları ve yaraların üzerine yapıştırdığım sargıları kapatmıştı.
Mekâna girene kadar soğuk olacağından düz beyaz renkli ceketi omuzlarıma atıp, ayak bileklerimin üstüne çıkan siyah Jean'ı kesiklere sürtmemeye özen göstererek bacaklarımdan geçirdim. Darlığı ve yüksekliğinden canımı yakıyordu ama dayanacaktım, yaralarımı ısıtıyordu ama alışırdım mutlaka.
Ayağıma, bileğimi ince kemer gibi bir şeyle saran parmaklarımı da aynı ince kesimle saran yüksek ve incecik topuğu olan siyah parlak ayakkabı giydim. Daha ilk adımımda karnımın altından bir kesik daha açılır gibi acı geçmeseydi, kendimi beğenmiştim.
Saçlarımın dalgalı tutamlarını kabartarak olduğundan gür görünüm kazandırırken toprak toplarında varla yok arası bir makyaj yapıp, dudağıma dudak nemlendiricimi sürmememle çantamı ve laptopumu alıp evden çıktım.
Telefonumun saatine göz attım, yirmi dakika kadar geç kalmıştım, dakik olmakla ilgilenmiyordum.
Taksi yolculuğumu maillerimi kontrol ederek geçirmiştim ve laptopumu kapatmayarak parayı ödeyip inmiştim. Hotel devasa büyük ve altın yaldızlı pencere pervazlarıyla süslenmişti; etkinlik veya toplantı tarzı hotel olduğu, büyük pencereleri ve alınan güvenlik önlemlerinden anlaşılırdı.
Davete gelen arabaların biri gelip biri gidiyordu, valelerin yetişmekte zorluk çektiği gözle görünürdü. Eşleri ve çocuklarıyla arabadan inen insanların detaylı bir taramayla içeri girme izni aldığı gözümden kaçmamıştı.
Sanatlı ve el işçiliğiyle yapılmış pervazlara ardından boydan boya cam pencerelerden içeri baktım, büyük avizenin giriş kapısındaki çiçekli masayı aydınlattığı yerde insan kalabalığı çoktu, dönen kapının başında bekleyip konuk karşılayan iki güvenlik görevlisine yaklaştım, elleri arkalarında birleşik, hazırda bekliyordular.
Öne çıkan palalı orta yaşlı adam, "Kimlik hanımefendi?" diyerek beni süzdüğünde kimliğimi çıkartmam biraz zaman almıştı, bundan hoşlanmamıştı fakat kimliğime baktığında yüz ifadeleri değişmiş önümden çekilmişlerdi.
Daveti düzenleyen kişiyle aynı soyadı taşıdığımdan böyle bir ayrıcalık görmüştüm büyük ihtimalle.
Ne yapacağımı gram bilmiyordum, kafamı toplamak için yuvarlak masaya yanaştım, elimdeki ağırlıkları koyup etrafımdaki insanların bana göz değdirip yanımdan geçmelerini izlemeye daldım.
Bazısı dekolteme, bazısı Saruhan Gökyel'in kızı olduğuma, bazısı da yabancılığıma, ortama olan aykırılığıma bakıyordu.
Giyimim, kadınların giyimine karşı açık, resmiyetsiz ve fazlasıyla sadeydi, kınayıcı bakışlar altında dikkat çekiyordum. Ve bazı iş insanlarının beni babamdan dolayı tanıdığına kalıbımı basardım; boyuna ulaşan adamın kızına bakıyordular. Bu güzel bir şeydi sanırım, bilemiyordum.
Ama tek bir tanesi bile buradaki amacımı sorgulamıyordu. Babasına ait olan büroda stajyer avukat sıfatıyla babasının avukatlığını yürütecek birisiydim ve bu kimsenin umurunda değildi.
Eminim ki babamın halen görüştüğü üç dört arkadaşı dışında kimse hukuk okuyabileceğimi akıllarından geçirmiyordu.
Her birisi önümden geçip gidiyordu, bazılarına bakıp, çehrelerini kâbuslarımdan hatırlıyordum ve bazılarıyla yaşadıklarım da ne rolünü üstlendiğini anımsamaya başlıyordum.
Sağ ayağımdan sol ayağıma geçiş yaptığımda dakikaların da geçip gittiği aşikârdı. Birisi beni insanları izlemekten uyandırmalıydı ama bir merhabaya bile çok görülüyordum.
Omzuma atılan kalın eli hissederken, "Kızım?" diyen bir bariton adam sesi işittim. Yüzümü elin sahibine çevirirken, omzumu okşamasıyla omzumu elinin altından uzaklaştırmam kısa sürdü.
Bozulan yüzüne aldırış etmezken, Ulaş'ın babası olduğunu görüp resmi bir samimiyetle elimi uzattım. Elimi sıkıp geri çekti, "Hoş geldin." Derken eliyle yolu gösterdi. Eşyalarımı almama yardım etti, laptopumu taşıdı.
"Çok kalabalık." Dedim inleyerek. "Normal mi?" diyerek yan yana yürümeye başladık.
Güldü, "Bilmem. Avukat sensin Sena. Normal mi?" dedi ucu bucağı olmayan toplantı salonuna girerek. Masalar soy isimle ayırtılmıştı, çoğu masa dolu gözüküyordu ve ön masalarda kargaşa vardı. "İki kadeh bir şeyler alayım. Sen Nilay'ın yanına git, Ulaş'ın yanında duruyor görüyor musun?" dedi eliyle kargaşa bölgesini göstererek.
"Bulurum, teşekkür ederim." Diyerek laptopumu alarak önlere yürüdüm, yürüdükçe insan kalabalığını aşmak rahatsız edici oluyordu ayrıca atılan şuh kadın kahkahalarını duymak yüzümü ekşitiyordu.
Ulaş'ın kadın topluluğunda gezen haylaz bakışları bende durakladığında yanında duran genç kızın beline doladığı kolunu alarak kalabalıktan çıktı.
Yanıma hızlı yürüyerek ulaşırken, kaşları çatıktı, "Hoş geldin, birkaç saat daha oyalansaydın. Erkendi daha." Dedi kolunu büküp dijital saatine bakarak. Kinayeliydi. "Saat onu geçiyor." Kaşlarını düzeltti.
"Bu saate yetişebildim."
"Kaç kişinin zamanını çaldığının farkında mısın?" diyerek püskürdüğünde birkaç kişinin bakışları bize döndü. Neye uğradığımı şaşırmıştım. "On saattir siktiğimin piçlerini oyalamaktan anam ağladı be." Deyip üstüme yürüdü. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Babası elinde tuttuğu kadehlerle yanımıza geldi, kadehleri masaya koyup oğlunu telaşla yakınımdan çekmeye çalışırken, Ulaş, "Bak baba, Sena'nın keyfi olmuş, gelebilmiş." Derken sesini alçaltmıyordu.
Babası gözlerini oğluna pörtletirken Ulaş'ın umurunda olmuyordu. "Sus demeyeceksin bana, var mı böyle bir şey? Sena Hanım'ın keyfini mi bekleyeceğim?" diyerek omuzlarını engellemek için tutan babasının ellerini yakasından tutup uzağa fırlattı.
Nilay'ın da bize doğru asistanı Aleyna'yla koşturduğunu gördüm.
Uzun balık model de giydiği petrol mavisi elbisesinin uçlarını elinde tutmuş alev saçan gözlerle Aleyna'ya direktifler veriyordu.
"Dediklerin doğru Ulaş, canım ne zaman istedi o zaman geldim. Ne yapabilirsin ki?" Diyerek sakin tavrımla elimle boynumu kırdım.
"Canım burnumda Sena, daha fazla sinirlerimi bozma!"
Küstah yüz ifadem, konuşmasam bile gereken cevabı her şekilde verirdi. Bana doğru bir adım daha attı, "Üstüme yürümekten başka ne yapabilirsin, bana onu söyle." Burnumu hava dikmiş onun damarına inatla bastığımda, ikimiz de günün tüm öfkesini birbirimizden çıkarabilirdik.
Elini kaldırıp, "Baba!" diye beni susturması için babasına uyarı niteliğinde bağırdığında aramıza Nilay girdi.
Ayağını yere vurarak, "Kapatın çenenizi." Dedi, bağırıyormuş gibi fısıldıyordu. "Kavga edecekseniz çıkın dışarıya, beni böyle bir günde zor duruma düşüremezsiniz." Azar çekiyordu, üstelik saldıran taraf benmişim gibi gözlerime öfke sıçratarak.
İşaret parmağımı omzuna ittirirken, ağzımdan ağır bir itham fırlayacakken Ulaş'ın babası olay çıkmaması adına ricacı gözlerle beni durdurdu.
"Sena üstlerine gitme, sabahtan beri koşuşturuyorlar kızım." Diyerek beni yatıştırmak isteyen tonda Ulaş'ı kapıya doğru itti.
"Yürü, eşşoğlueşşek." Deyip omzuna elinin tersiyle geçirdi. Ulaş gömleğinin yakasını dağıtarak çıkıp gitti, "Nilay, Saruhan'ın dediklerini unutma." Diyerek gözleriyle insan kargaşasını gösterdi.
Nilay bezgin bir nefes çekerek kolumdan izin istemeden tuttu, kulağıma yaklaştı, "Onlara seni takdim edeceğim." dedi beni kontrol etmek isteyen bir tınıyla. "Bugün Saruhan'ın kızı olduğunu unut, sen benim stajyerimsin." Açıkça üstünlüğünü tanıyordu bana.
"Ben hallederim." Diyerek kolumu mengene elinden ayırdığımda bizde olan bakışların yanına yürüdüm.
Bir kez olsun, cesaretli olmalıydım.
Boyu uzun bir masanın etrafına kadınlı erkekli toplanılmıştı ve çoğu olgun, saçlarına ak düşmüş insanlardı.
Nilay'ın yanındaki toplu, alkol göbeğine benzettiğim kır, pos bıyıklı adamdan müsaade isteyerek aralarına girdim. Gruplaşmış muhabbetler kesilirken ellerimi önüme alıp, sağ bileğimi tuttum, stresimin geçmesi umuduyla sımsıkı sıkıyordum bileğimi.
Künyemin yokluğu canımı sıkmıştı. Stresli anlarımda o künyeyi bileğimde döndürmek beni rahatlatıyordu.
Ağzımı açmış, merakları giderecekken, sözüme Nilay karıştı, "İşte." Dedi gözlerini benden alamayarak. "Geceye geç katılan bu genç kadın, büronun stajyeri. Sena." Diyerek masanın etrafındaki insanların tepkilerini izlemek için bedenini döndürdü.
O da tekrardan ağzını açmış, beni bu kadarla takdim etmekle yetinmeyecekken upuzun boyunun verdiği seçicilikle bir adam kadehini kaldırdı, bu davranışı sözü kendine alan bir baskınlıktaydı.
"Sena!" diyerek heyecanla sesini yükseltti. Gözlerim ona doğru daha da keskinleşirken, gözlerimin diğerleri gibi ısırdığı takım elbiseli adamın, kadehini bırakıp kolunu babacan tavrıyla kaldırmasıyla, temastan nefret ettiğimi alnıma bir yazıyla yazmaya karar verdim. "Kızım, gel bakalım, şöyle." Dedikten sonra sevecen tavrının altında bir şey aramamaya çalışarak yanında konuşlandım.
"Nilay Hanım ilk söylemesi gerekeni unuttu sanırım." diyerek birkaç tanıdık simanın gülümsemesine sebebiyet verdi.
Nilay eğreti gülümsemeye çalıştı. "Sabırlı olsaydınız, sıra ona da gelecekti." Dedi, aramızda mesafesi olan amcam yaşında adamın konunun üstünde gözlerini Nilay'la uğraşmak istemiyor tavrıyla çekerken.
Samimi bir neşeyle, "Sena, Saruhan'ın kızı, hanımlar beyler." Diyerek birbirleriyle aralarında kaynatan kadınlara değil, pür dikkat olayları izleyen yaşını almış erkeklere konuşarak. Bana bakarak gülümserken, başımı oynatarak saygılı bir selam verdim.
Kulağıma yaklaşarak, "O vefasız babanın, kan kardeşiyim." Dedi babama olan tatlı sitemini göstererek. "Hayal meyal belki hatırlarsın, ben, Cihan amcan. Beni balık avı yasağının kalktığı günlerde rakı masalarında hatırlayacağını düşünüyorum. Sizin evin bahçesinde kurardık, oturur uyuklayana kadar bizi izlerdin." Gülümsüyordu, mavi gözleri ışıl ışıldı.
"Hatırlıyorum, buradaki herkesin yüzü tanıdık." Samimiyetine karşılık vererek gülümsedim.
Birilerin bana seslendiğini duyarak sohbetimizi sona erdirdim.
"Babanın bürosunda staj göreceksin demek." Diyerek durumu kavramak isteyen beyaz tenli Rusların fiziki özelliklerini andıran omuzları geniş, boynu kalın adam otoriter ve ciddiyetle kadehini kalın kısa parmakları arasında oynattı.
Garip bir şaşkınlığı vardı ve tedirgindi. "Babanla aramızdan birimiz görüşen olsaydı, mutlaka kızının hukuk okuduğunu öğrenirdik değil mi Sena?" dedi kuşkuyla, gözleri kısıktı.
Sesimi yokladım, boğazımı temizleyerek, "Mutlaka." Dedim öz güvenle. "Her birinize gururla duyururdu. Ama ne yazık ki, görüşmüyorsunuz." diyerek avuçlarımı açtım.
Her birisine bakışlarımı değdirdim, "Niye görüşmüyorsunuz?" dedim dudağımı yalayarak. Hızlı bir girişti, gözlerim irdeliyordu ve sorum hepsine ithafken sadece Cihan, sorumu üstlendi.
"Babana sormalı." Dedi sıcak yüz ifadesini bozmayan Cihan. "Kayboldu gitti, döndüğünü duyduk ama bir daha bize yaklaşmadı." Cevap vermek yerine anladığımı gösteren bir kafa salınımı gösterdim.
Hepiniz babamı sırtından bıçakladınız.