''Sakinleşmem için ne yapıyorsun Sena?'' dedi soran ama soru barınmayan tahammülsüzlükle. Saniye geçmedi ki, ''Hiçbir şey benim güzel kızım, hiçbir şey yapmıyorsun.'' Diyerek cevap verdi.
Babam kendini terbiyecim gibi hissediyor olmalıydı çünkü ben kendimi terbiye edilen aşağılık bir mahlûk görüyordum.
''Baba,'' dedim alçak sesle. ''Beni anlamıyorsun.'' Kısa cümlemi bitirdiğimde omuzlarım aşağı düştü, yılgındım. Babama karşı savaşa bile giremiyordum: onun karşısında boynu doğuştan bükük ya da boynu kendi ellerinde kırılmış kızdım. "Ben burada çok mutluyum. Bu sana niye yetmiyor?"
Küçüklüğümden beri bana güçlü olmamı söylerdi fakat beni hep güçsüz kılardı.
''Seni anlamıyorum. Anlamakta istemiyorum. Baba baba diye sayıklayacağına dediklerimi yapacaksın.'' Beni kışkırtmak istercesine onaylamıştı. ''Şimdi bunları bırak Sena,'' dedi keskin sınırları çizen ses tonuyla. ''Biletini aldım, o yerin dibine batasıca ülkenin saatiyle bu gece 2'de.''
Köşe vuruşunu yaparken sakinleşmişti fakat olayın bitiş çizgisini görmemle benim sakinliğim tükenmişti.
''Gelmiyorum!'' Sesim kızışıyordu fakat içimdeki kargaşadan çıkan söylentiler, iplerimin babamın elinde olduğuydu, doğru olma ihtimali bayağı yüksekti.
''Tamam.'' dedi sahte alay kokan sesiyle. ''Beni yüksek maddi giderden kurtarırsın.'' kısasa kısas yaparak rengini belli etmeden beni korkutmak istiyordu. "Başının çaresine bak. Evsiz mi kalırsın yoksa aç mı, dönüp bakmam."
'Çek cezanı' deyip, kendinle gurur duyardı.
Benim isteklerimin önceliğinde kimseye mahcup olmamak vardı fakat babamın dediklerine boyun eğmezsem tek ev sahibime değil, harcımı yatıramayacağım için herkese rezil olacaktım.
''Ne yaparsan yap baba, ben Türkiye'ye dönmeyeceğim.'' Kararlı duruşumla bir şeyler değiştirip değiştiremeyeceğimi deneyecektim. İşe yaramayacağını biliyordum fakat son kez direnmek istiyordum.
''Sen 2 aylık hatta ona 3 aylık birikmiş ev kirası de, ödeyebileceğini mi zannediyorsun?'' beni iyice köşeye sıkıştırmanın şerefiyle alaylı kahkaha attı. Yaptığı şey planlıydı. ''Söylesene kaç işte çalışmayı düşünüyorsun? Okuyabilecek misin o sırada?'' gözlerimi sıkıca yumdum, babamın diline alay konusu olmuştum. "Part-time çalışmayla okulunun parasını bile çıkaramazsın."
Cevap vermedim, sadece avuçlarımdaki sızı verici sıcaklığı hissedince gözlerim aşağıya düştü.
Avuçlarımı yummuş, vahşice sıkıyordum, uzun süredir öyle tutmuş olmalıydım; parmaklarımdaki eklem yerlerim uyuşmuş ve tırnaklarım tenime girmiş olacak ki kâğıt kesiğine benzer ince sızılar, kaslarımın gevşemesiyle bayat acılara dönüştü.
''Anlamıyorsun baba, beni anlamaya çalış,'' dedim sesim istemeden kısılırken. Sesimi kendime değil ona duyurmalıydım fakat bunu yapamayacak kadar güce muhtaçtım. ''Türkiye'ye dönmek istemiyorum.'' kurduğum cümle soyut anlamda dilimden tüymüştü ama duyduğum ses duyulmayacak fısırtılardı.
''Görünen o ki, benim kızım birazdan papağan olacak. Anladık Sena, istemiyorsun ama mecbursun kızım. Biz seni yanımızda istiyoruz.'' Burnundan ve göğsünden çıkan homurtuyu duyduğum da bu sefer sessiz gülmeyi tercih ettiğini anlamıştım, muhtemelen kafası da hareket halindeydi; babama özgü alayın diğer dışavurumuydu.
Onu izlemiş, ezberlemiştim, geçmişimin zihnime ceset olarak vurduğu geceler onun çehresindeki ifadeler gözümün önünde kâbus sahnesiydi.
"Burnunun dikine gitme, elinde sonunda döneceksin Sena. Mis gibi yanı başımızda üniversite var, oradan çıkan avukat olamıyor mu?"
Türkiye'ye dönecektim.
Bu demek oluyordu ki, geçmişimi yazarken arka sayfada duran geleceğimi lekelemiştim. Şimdi o sayfayı açtığımda geçmişin mürekkebi; geleceğin kaderi olduğunu görüyordum.
Şu gerçeği bilirken, kabullenmemiştim: herkesin geçmişi, geleceğiydi.
Şimdiye baktım, geçmişimden tanıyordum geleceğimi.
''Bu yaptığını affetmeyeceğim baba.'' dedim yarım yamalak mırıldanmalarla. Babamı affetmemek benim hiçbir işime yaramıyordu ki! ''Dönüyorum.'' Sesim kısıktı.
Kendime öğüt verir gibi fısıldıyordum: Babamı sinirlendirmemeliydim.
Biliyordum ki, burada maddiyat desteği olmadan yürütemezdim ve üst üste binmiş iki aylık ev kirası varken, kendime güvenim maddiyat gereksinimlerim revaçtayken olamazdı.
En önemli geriye kalan neden ise babamı karşıma alamazdım. Önüme çıkan herkesi arkama katardım ama babamı değil. Böylece ondan gelecek her şeyi kabul ederdim.
Ben buraya babamın önüme çıkmaması sayesinde gelmiştim, ne git demişti ne kal.
Gözlerimi büsbütün içine alan bir yanma hissettim, bir iki dakika öncesinde gözlerimde duran ne olacağı belirsizlik artık hayal kırıklığına dönüşmüştü.
Gözlerim ateş kızılıydı, kolay tutuşurdu; küçüklüğümün hurafesiydi bu inanış. Zamanla, ağlamam gereken yerde tutuştuğum da daha fazla inanmıştım. Çünkü anlam yükleyeceğim tek şey buydu, gözlerime baktığımda, etrafımdaki gözlere baktığım da içi boştu.
Gözlerini gözlere fazla değdirmeyi sevmeyen, iletişim kurmak ilk başlarda zor olan genç kadına beden dili içeren ders müfredatı zor geçerdi.
Profesör amfiye doğru bağırırken hırs takviye eder tarz da konuşur, 'Siz bu üniversitenin bünyesinden mezun olacak hukukçularsınız, yüzünüz yere bakmaz, boynunuz kırılmaz olmalı!' Diye yeri göğü inletirdi.
''Niye sustun baba?'' diyerek ani bir atakla sesimi yükselttim. Benden beklenilenin aksine babama karşı her zaman boynum kırılmaya hazırdı. ''İstediğin olsun, o uçağa bineceğim.'' Dedim.
Sakinliğin nefeslere yuva kurmuş halini dinledim, babam sakindi, sakinleşmişti ama sırtıma bıçak saplayacak bir nefes aldı; asıl acı müjdeyi veren, ruhuma kara güvercinleri salan. Sıkıntılı ve yorgunlukla üflenmişti burnundan, kör nokta kalmış ruhumla hissettim.
''Tamam.'' çığın yamaçtan devrilmeden önceki uykuya yatmış sakinliği vardı. ''Sadece prosedürleri hallet ve uçağa bin.'' dedi dizginlere daha çok asılan tavrıyla. ''Anlaşıldı mı? Ben gerisini halletmiş olacağım.'' Diyerek güvence verdi.
Ses çıkartmadım, planlarını önceden yapmış şimdi önüme seriyordu.
Ne yapsam hiçbir şey değişmezdi. Oturduğum yerden kalktım, soğuk savaş bitmişti, sırada sıcak savaşların yaşanacağı yere sapağa sapmalıydım. ''Havalimanından ayrılma, geleceğim.''
Sözlerini duyar duymaz onaylamaz mırıltı çıkmıştı ağzımdan, ''O kadar yol gelmene gerek yok, Bursa'ya aktarma sağlarım.'' Dedim himaye altına alınmak istemeyerek.
''Hayır,'' dedi kesin ifadeyle. ''Sen benim dediğimi yap ve orada bekle, geleceğim.'' diyerek aramayı sona erdirdi. Telefonu avuç içime aldım, burun kenarımı işaret parmağımla gerdim, ensemden beynime giren zonklamalar kulağımda kesik çınlamalar yaratıyordu.
Yaptığım en iyi şey, ertelemekti, ağrılı yorgunluğu içerideki kadını uğurlama sonrasına erteledim. Çeki düzen almak için omuzlarımı ileri geri itip oturma odasına yürüdüm.
Ev sahibimin vekili bekletilmekten canı sıkılmış gibi durmuyordu, leylek görünümlü bacaklarını birbirine bağlamış, satırlara dalmıştı. Aramızda bir kişinin oturabileceği mesafe bıraktım ve yanına oturdum, ''Beklettim, kusura bakmayın.'' Dedim sapmalara uğrayan ses tonuyla. Tutuktu, yüksekti, boştu.
Kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı, ''Güzel dergi seçimine sahipsin, zamanın nasıl geçtiğine dair bir fikrim yok.'' Dedi şaşırmış ve etkilenmiş sesiyle. Ağzı hafif açıktı, dudaklarını aceleyle ıslatarak kucağına bıraktığı bilim dergisinin kapak sayfasında duran ismine baktı, ''Mutlaka takibini yapacağım bu derginin.'' Dedi açıklama yaparak, heyecanı yüzünden sesi yüksekti.
Kafamı çehresiyle hizada tuttum ve dudak uçlarımı kıvırmaya çalıştım. Sesi yüksekti ve konuşmayı seviyordu, başım ağrıyordu ve sessizliği istiyordum.
Dizlerime dirseklerimi dayadım, ensemin kaba etlerini yoğurmaya başladım. Sabırlı insandım, tahammülüm herkese var denecek kadar uçsuzdu ama şu an sınanıyor gibi hissediyordum.
İçimde fokurdayan, göğsüme ağırlık yükleyen bir şeyler vardı, nefeslerim genzimde tortulanıyordu, umarsızca ayağa sıçradım, ''Problem ortadan kalktı, sabrınız için teşekkür ederim.'' Dedim kapıyı suratına çarpmak isteyen düşmanlıkla.
Bulanmış suratıyla kafasını yukarı kaldırdı, birkaç anlaşılmaz yüz ifadesini gördüm fakat sessiz kalarak beni süzmüştü.
Onaylamadığı göstererek kafasını salladı, koltuğun dibinde duran çantasını kaptığı gibi kapıya ulaştı, arkasından kaplumbağa adımlarıyla yürüdüm. Kapıya ulaştığımda ayakkabılarını giyerek evin dışına çıkmıştı, bir an önce gitmek ister gibi üstün körüyle elini uzatmıştı. Aldırış etmeden elini tuttum, mahcup hissetmiyordum fakat öyle hissetmem gerekiyordu.
''İyi günler.'' Dedi ve tepkisini belli ederek elini çekti. Kafamı oynatmakla yetinmişim. Asansöre ilerlerken kafasını arkaya uzatıp bana baktı, ''Seni yatıştıracak bir şeyler içmelisin.'' Dedi yıpranmış sinirlerime atıfta bulunarak. Cevapsız bırakarak, kapıyı kapattım.
Gevşemek istiyordum, ellerimi yumruk yapıyor; açıyor, esnetiyordum, belki birkaç kadeh alkol almalıydım fakat irademi korudum.
Zihnimdeki çığlıkları susturmanın, bedenimdeki ağrıları geçirmenin lanet olsun ki, benliğimdeki en kolay çaresi alkoldü.
Nasılda babamın kızıydım: Saruhan Gökyel'in kendisi gibi alkolik kızı, Sena Gökyel.
Hayır, alkol tüketmeyecektim. Alkolü kendime sığınak görmeyecektim.
Kafamı iki bacağımın üzerine sokacak kadar eğdim, dizlerim ile kafamı sıkıştırdım, yapmam gerekenler vardı fakat müthiş bir ruhsal ve fiziksel ağrının kıskacındaydım.
Zihnimin meydanında gerçeği yaşıyor, yaşadığım hayattaysa rüyadaymış gibi belirsizliği. Şu an da zihnimin uyanık olduğunu biliyordum ve sayısız idama seyirciydim.
Zihin, ölünün canlandığı yerdi. Ne kadar zor can verirsen o kadar kolay doğduğun yerdi. Ve en çok geçmiş zor can verirdi; en kolay o, mezardan doğardı.
Bölüm sonu.
**
Bölüm hakkında düşüncelerinizi yazmayı unutmayın. Paragraf arası yorumlar fazlasıyla görmek isterim.
*Sizce Sena'nın Türkiye'ye dönmesinin altında ne var?
*Saruhan Gökyel hakkında yorumlarınız?
*Sena hakkında ilk izleniminiz?