3.AFONİ

2452 Words
Afoni: Ses yitimi. Bölüm Şarkıları: 1517 - Hamlet Angels Walk Among Us - Anathema Bugün Herkes Ölsün İstedim - Redd Seçtiğim şarkıların her bir sözü, bu bölümün ruhu. :) Merhaba, İnce ince özenle yazdığım bu bölümü sabırlı bir şekilde okumanız en doğrusu. Olay bakımından şimdilik can sıkıcı görünüyor olsa bile, zemini hazırlamak benim önceliğim. Karakterleri en içten hissedebilmeniz ve çatışabilmeniz dileğiyle. İyi okumalar! 3.BÖLÜM ₪ AFONİ 'Yanıma gel.' En derinden kulağıma tırmanan fısırtı hissettim, boğuk ama kendi sesimi duyabileceğim netlikteydi. Derindendi ama uzakta değildi, sanki benden bir parçaydı fakat benim haberim yoktu. Görüşüm karıncalanmaya başladı, dengemi sarsan göz kararmaları, geçmişimin iz düşümlerle çevrelendi. Etrafımda masa yoktu; vardı, üzerinde kırık kalem ve o kalemin yanına kapaklanmış babamın elleri vardı. Uzun kemikli eller, usanmış ama kaygısızdı, hareketsizce kırık kalemin yanında duruyordular. Bir ruh soluksuzdu ve alamadığı her soluk, zihnimin duvarlarında darp iziydi. Nefesimdeki acıyı istifra ediyordum, omuzlarım arkaya sakince uzanırken, simsiyah göz kararmaları hafifliyordu, bilincimin farkındalığı artarken yatağımın başında olduğunu kavramıştım, ellerimde valizime koymak istediğim birkaç ıvır zıvır eşyam vardı. Zaman ve yer kavramı ikiye bölünmüş ıstırap çeşidiydi. Gidiyordum ama aslında oradaydım, ben şimdiye saklanmış; geçmişe yakalanmıştım. Babama dudaklarımla okuduğum lanet, dua okuyormuşçasına içtendi. Dipsiz kuyuya atılan yaşanmışlıklar birer birer firar ediyordu; acılarımı göstererek, babamı engelleyemeyeceğimi bilerek. Yatağımın üstüne açtığım valizin yanına çöktüm, parmaklarım tüm gün birbirleriyle kızışmıştı. Dışarıya yansıtabildiğim tek tepkiydi ve parmaklarımın sürekli hareket halinde olmasını durduramıyordum. Saçma duran fiziksel tepkimi engellemek için inatla avuçlarımı tekrardan iç içe geçirdim. Zihnime tekrar kıvrıldı aynı ses, 'Küçüksün, ileride hatırlamayacağına bahse girerim.' dedi geçmişin döküntülerini gözlerime dökerken. Sesin karakteri defalarca zihnimin içinde cereyan etti. Tanımak arayışı içerisindeydim, gözlerimi sımsıkı yumdum, cereyan eden uğultu söndü; sahibini kaybetti, ardından kendisi de kayboldu. O anıyı, o konuşmayı unutmuştum, hatırlamıyordum ama hatırlayacaktım. İz bırakan anı tazeliğini yitirmemek için direnirdi, günlük anılar fıtrat gereği karanlık perdenin altına girerdi fakat bir ruhun kurumuş kesikleri varsa unutulmasını istemediği anıyı, karanlık perdenin altından çekip çıkartabilirdi. Unutmuşken hatırlamak iz bırakırdı. Kesik kesik uğuldayan somut o cümleler, iz bıraktı. O anı beni bulurdu, kendisini hatırlatırdı, bu zamana kadar yaşanılan hiçbir anı yok olmamıştı, bu da olmayacaktı. Ağır ağır valizimi hazırlarken, kâkülleri gözüne düşmüş kız çocukları gibi anılar masumca gözlerimin önüne düştü, sinirle hepsini gözlerimin önünden çekmeye çalıştım. Zihnimi meşgul etmek veya oyalamak istiyorsam bedenimi aktif tutmalıydım. Ellerim hızlanmış, tüm eşyalarımı yerleştirmiştim, sırada naklimi resmileştirerek, sahici bir dönüşe imza atmak vardı. Evden çıkmadan önce halime bakmak neyse ki aklıma gelmişti, kimsenin ilgisini çekmemeliydim, nitekim suratımdan sıcaklığın çekildiğini, sarımsı renge döndüğünü halsizliğimden tahmin edebiliyordum, çeki düzen almalıydım, aynanın karşına geçtim. Ten rengimi dengelemek için suratıma iki üç damla fondöten yedirdim ve son halime baktım. Son bir haftadır yavaşça yüzüme işlemiş yorgunluğu az çok olağanlığa evirmiştim ya da en azından gözaltlarımda duran kahverengi halkalar kalmamıştı. Örtük görünen gözlerime pek yapabileceğim bir şey yoktu, son kez kıyafetlerime bakış attım ve aynada istemsizce gözlerimin harasıyla göz göze geldim. Canlılığını yitirmiş donuk harelerim en derinden Saruhan Gökyel'in kızına baktı. Kahverenginin soğuk tonu olan saçlarındaki, çocukluktan düzleşmemiş geniş dalgalarına göz gezdirdi. İşlem görmemiş, sadece güneşin dokunduğu saç uçlarında kızıllık yer etmişti. Saçları, küçük bir kız çocuğuydu hala. Gözlerimi aynanın üzerinde bırakıp kaçmış gibi evi terk ettim. O ürperdiğim gözler, bana aitti; hep benimleydi. Yürüme mesafesi olmasa da adımlamak istediğim yollara defalarca kez vedayla baktım. Dalgın fakat hızlı adımlarımla yarım saat yol yürüsem de sonbaharla esmeye başlayan lodos rüzgârlarıyla sıcaklamamıştım. İki gün önce derslerimin azalması için isyan ediyordum. Şimdiyse, ayaklarım amfi bloğuna girip son dersine girmeye dileniyordu, zamanın kısıtlı olduğunu, işlemlerin uzun süreceğini tecrübe etmiştim öncesinde. Türkiye'de hazırlık okurken beklenmeyen kararla İtalya'da okuma kararı almıştım ve sabahın ilk ışıklarıyla, öğrenci işleri kapısında pineklemiştim, o günleri her türlü belgele toplayarak geçirmiştim. Dahası o günlerin sonunda yaşadığım sevinç ile bugünün sonunda yaşayacağım duygular alakasızdı. Bir pürüz çıkmasını içten içe diliyordum fakat hazırlık senemde bile kabul aldıysam, şimdiki ortalamam ile yüzde doksan kabulüm gerçekleşecekti. Sinirle öğrenci işlerinin odasının yan tarafında bulunan memur lobisine yürüdüm. Koridorlar tenhaydı, öğrencilerin derslik veya kütüphanelerin içine tıkıldığını düşünüyordum. Az da olsa rahatlamıştım, sakince işimi görecektim. Doğru kapı olmasını umut ettim, açık olan cam kapıdan içeriye geçmeden, öğrenci işlemlerinin olduğu departmandaydım, "Uluslararası öğrencilere bakan birisiyle görüşmek istiyorum?" dedim, sesimden ve içeride beklemiyor oluşumdan acelemin olduğu besbelliydi. İçeride oturan birkaç öğrenci, randevusunu beklediğini görebiliyordum fakat daha çok okul örgütünün destek projelerini konuşacak gibi ellerinde koca koca resim dosyaları vardı, bu durumda öncelik benimdi. Bologna'dan ayrılmamam için, bin bir tane sebebim vardı. En önemlisi arkadaşlarım vardı. Herkes gibi yürüteceğim çoğu projenin taslağı hazırdı. Daha öğrenciyken çıkacağım eğitim seyahatlerinin tarihleri bile netti. Hayat yaptığım mükemmel planlarla ilerlemiyordu, o planlar üstüme yıkılmıştı. Nakil belgelerini tamamladığımda gün batımıydı, koşa koşa tramvaya binmiştim, kan ter içinde evime az kalan mesafeyi de koşmuş dakikalar ile boğuşmuştum. Geldiğim gibi kitaplığımı kolilere yerleştirip kargoya verilmesi için apartman görevlisini tembihlemiştim. Kaybolması, kargoya verilmemesi gibi korkunç olaylara önlem almaya zamanım kalmamıştı ama uzunca sürmüş tembihlemelerim umarım ki işe yarardı. Tüm hayatımı tekrardan Türkiye hatta Bursa rayına soktuğumda, saat gece yarıma yaklaşıyordu. Gözlerim midemin boşluğundan sık sık kararıyor ama hemen kendimi toplama gücü bulabiliyordum. Oturursam kalkacak gücü bulamayacaktım, sürekli unuttuğum bir şey var mı diyerek evde dolanıyordum. Her şeyi gözden geçirmiştim ve evin anahtarından Roma'dan aldığım anahtarlığı çıkardım. Henüz eskimemişti bile, üzerinde Latince harflerle 'Carpe Noctem'* yazısının kazılı olduğu bir odun parçasıydı. Anahtarlığı cebime atarken evimin anahtarını ev sahibine vermesi adına, yöneticiye uzattım. Ellerim buz kesti, parça parça bu hayatı kaybediyordum. Bir günde, yalnızca bir günde hayatımız mahvolabilir miydi? İtalya'ya tekrardan dönmek aklıma koyduğum paha biçilemez isteklerden bir tanesiydi. Babamın bunun çocuk oyuncağı olmadığını söyleyecek olduğunu ve önümü keseceğini tahmin etmek zor olmazdı. Nasılı yoktu, bir şekilde pusulam burası olmalıydı; İtalya'ya dönmek adına hareket etmeliydim. İtalya'da bu denli özgür hayatı tattıktan sonra esarete kulaç atmazdım ki böyle bir restleşmede inadımdan boğulurdum bile. Esaret ucu açık bir durumdu, çünkü herkesin esareti farklıydı. Bir bakıma insanlar esaret kelimesini tasvip de etmezdi fakat bedeninin içerisinde kendini bile tutsak edebilirdi. Her esaret, kısıtlanmış alanın içinde yaşıyor olmak değildi, tam tersine, bazı esaretler vardı ki, esir alan bir unsur varken kısıtlama yoktu. Yönetici adama saygı gereği teşekkür edip valizlerimle apartmandan kendimi dışarıya atmaya çalıştım, sanki boğazımda kocaman yumru oturuyordu, ara ara nefeslerimin kesik hırıltısı duyuluyordu, astım hastası gibiydim, solunum atakları boğazımı yarıyordu. Bir an önce çıkmam gerektiğini düşünerek, valizlerimin sapını çekiştirip duruyordum, nefes alma gücüm kalmadığı gibi kollarımda güç de kalmamıştı. Sabahtan beri farkında olmadan, bedenimi yılmaması için kaskatı hale getirdiğimi yeni anlayabiliyordum. Tıkanmış nefesimle bastığım merdiven basamağına çökmek zorunda kaldım, valizlerin kulpunu tutmayı bırakmış tırabzanları sıkmaya başlamıştım. Kafamı demir soğukluğa dayamış, soğukluğun yatıştırmasını istediğim nefesleri içime çekmeye başlamıştım. İçimde küçük bir kız çocuğu hıçkıra hıçkıra ağladı. Ne kadar oyalandım o bitkin halde bilmiyorum ama kapanmış otomatik ışığın altında, sessizde duran, sıkıştırdığım avcum arasından, telefonumun ışığı parladı. Parmaklarımın açıkta bıraktığı ekranda, annemin çağrısı olduğunu gördüm. Tüm babamın dayatmalarına susmuş, sakinlik çekildiğinde kafasını sığınak bölgesinden çıkarmıştı. Annemin bencilliği, tüm acılarıma sadıktı. Anneme veya bir tanıdığıma ahkâm kesip, konuşma hakkı vermek istemiyordum çünkü onları kendilerinden dinlediğimde, bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyordu. Bundan dolayı politikaya girmeyip, rahat tavırla çağrıyı kabul ettim. Beklemeksizin konuşan annem, "Sena," dedi rahatlamak için nefes verirken. "Açmayacaksın sandım kızım." Sesi çetrefilliydi. Baskın ton üzüldüğünü göstermek isterken hafiften mutlu olduğunu gizleyemiyordu. Gözlerimi sımsıkı yumdum, cevap vermek yerine yok olup gitmek istedim. Tüm öfkesini yutanlar adına kıyamet kopmalıydı. İlk ben can vermeliydim. Yutkundum, ağzımı araladım, konuşmaya çalıştım, "Dönüyorum anne biliyorsun, koşuşturuyorum oradan oraya." dedim alışılmış sakinliğimle. "O yüzden açmakta geç kaldım." Sözcüklerimi bir araya getirmekte zorlanıyordum, bencilliğini, benciliklerini sindiremiyordum. "Uçağına az bir zaman kaldı," dedi düşünceli tavrıyla. "Sakın kaçırma Sena, bak baban çok kızar kızım." Kimin içindi şu endişe, anlamıyordum. "Kaçırmam." düz bir onaylama vermiştim. "Sen bunun için mi aramıştın?" sesim boştu, ima ve kinaye benim başvurmayacağım yöntemlerdendi, kimsenin bana yanlış anlaşıldığını düşünerek doğrularını anlatmasına ihtiyacım yoktu, özellikle rahminden doğduğum birisinin. Tanırdım, zihninde durduğum kalıbı ve karakterini. Mesela şu an annemin bana yönelmesi; iyiliğimi düşünüyor olmasından uzaktı. Niyeti, evdeki huzuru korumaktı. Huzur denilen şey, bazen, bir tarafın susmasıydı. Birkaç saniye durakladı, "Hayır, başka bir şey diyecektim Sena." sıcaklığına karşılık bulamadığında soğukluğa bürünmüştü. "Baban senin sevdiği yemekleri yapalım dedi. Ne istiyorsun bakalım?" dedi hevesle, ama yine de mesafeli olduğunu vurgulamak istiyordu. "Uzak yoldan geliyorsun kızım." 'Büyükler hata yapmaz' sözünün başyapıtıydı annem, suçunu kabul edecek güçte bir karakter yapısı yoktu. Neyse ki, kızı hataları örtbas etmeyi severdi fakat affetmezdi, affedilmemek kimin umurundaydı? Görmezlikten geleyim önemli olan buydu. "Bilmem." sahiden sevdiğim yemekleri hatırlayamamıştım. Üç sene uzun bir zamandı, anne yemeklerini unutmuştum. "Babam ne seviyorsa onu seviyorum genelde, o yemekleri yapabilirsin." Söylediğim gibi pişman olmuşsam da engel olamadığım babamı takip etme huyum vardı. Kuşkusuz onun sevdiği yemekleri severek yerdim. Kadınsı kıkırdayışıyla, "Akıllım, baban mı geliyor, sen geliyorsun, söyle hadi." Dedi. Bir an ruhsuz bir kahkaha atmak istedim. Sahiden tüm düzenimi mahvederken meselemiz yemeklerdi. "Hastayken içtiğin çorbayı yapayım ister misin?" istediğimi yapmakta kararlı sesi, içimde kırılmaz kin kütlesini ağırlaştırıyordu. "Sen ne istersen onu yap anne," dedim yumuşak tutmaya çalıştığım sesimle. Onu kırmak istemiyordum ama kinimin el üstünde tuttuğu gurur, konuşmayı dahi gurursuz görüyordu. "Uçağa geç kalmadan, kapatayım artık." Sesimde kırmaktan korkmanın verdiği mahcup kısıklık baş gösteriyordu. "Uçağa geç kalmamı istemezsiniz." "Tamam." Dedi seninle mi uğraşacağım tavrıyla. Arada oluşan birkaç saniye boşlukta kendinden ödün vermeyerek, "Dikkatli ol, havaya değil yere bakmaya çalış güzel kızım." telefonu yüzüme kapattı. Muhtemelen onu ısrarlarına karşı geldiğimden benimle süre gelmişlikle dalga geçiyordu. Kafamı onaylamaz tavırda iki yana sallarken silkelenip ayağa kalktım, telefonumdan saate baktığım da neredeyse bir buçuk saat kalmıştı uçuşa, uyuşuk olduğumu söyleseler, buna kesin hak verirdim. Yararsız telaşla valizlerimi zemin kata indirdim, apartman kapısını açmadan caddeden çeşit çeşit kutlamaların sesi, arabaların vızır vızır sesleri duyuluyordu, sabaha kadar süreceğini biliyordum. Gece hayatı yaygındı ve bilhassa turistlerin birbirinden farklı gelenekte coşkusu yoğundu. Evim iki cepheli olduğundan oturma odası tarafı bu caddeye bakardı ve kabuslarımdan korktuğum geceler o odada uyurdum. Her dilden yükselen aksanlar, korku hissini bastırırdı. Ağır kapıya omzumu dayayıp, valizlerimi dışarıya çıkartmaya çalışıyordum ve sinir bozucu şekilde oyalanıyordum. Küçük valizi de kapı önüne sürükledikten sonra ağır kapıyı serbest bıraktım, sürgülü olduğundan yavaşça arkamdan kapandı. O kapının kapanma sesi, sonu geldiğini bildiğim hayatımın bir dönemine aitti sanki. Senede birkaç kez gelen posta kutusunda birikmiş postaları garipseyip çantama sokuşturmuştum, halbuki geçen hafta kontrol etmiştim. Tümüyle İtalya'dan dönmeye hazırdım artık. Düşünmeden işleve geçmeye çalışıyordum, çünkü düşünmek eylemlerime engel oluyordu. Bir yanım üç seneme tanıklık etmiş bana ait evime, inzivam olan şehrime veda etmek isterken, diğer yanım deneme bile diyordu. Veda etmeye çalışırsam gitme kararımdan fütursuzca tüyer, gözümü bir cahilin karalığı sarardı. Vedalar, bir cenaze merasimiydi benim için. Umudu içimde kalmasın diye öldürürdüm fakat İtalya'yı öldürmeyecektim. Birbirini kesen adımlarım ve dizlerime çarpan bavullarımla, taksi durağına ulaşmıştım. Taksiye bindiğim de kolumdaki saati bileğime düşmesi için aşağı doğru salladım. Gözlerim dehşetle açıldı, iki saat kalmıştı. Ağzımdan telaşla fırlayan, "Hızlı olabilir miyiz?" uyarması adamı hızlandırmıştı. Bologna'ya neyse ki yakın mesafede bulunan havalimanı, tedirgin olmamı engelleyemiyordu, insanı saatlerce oyalayan kontroller vardı. Taksiyle on dakika civarıyla havalimanına adım attığımda, şimdilik zamandan kâr sağlıyordum. Koşma kondisyonuna tekrardan girdiğimde biletimi kontrol ettirmek ilk işim olmuştu. * Her şey sorunsuz gerçekleşmişti, birbiri ardına yapmam gereken tüm kontroller ve işlemleri yapmıştım, uçaktaki koltuklarda yerimi aldığımda tüm kemiklerim sızlamıştı. Koltuğa yayıldıkça yayılmış ama uçağa bindiğim her defasında, rahatsızlık verici heyecan hissi gözlerimi yumup dinlememe engel olmuştu. Kafamı sağa eğmiş koltuğun kabartma desteklerine yaslamıştım yanağımı, elimde Alman edebiyatından Nietzsche'den 'Böyle Söyledi Zerdüşt' okuyarak zorbela geçiriyordum. 'Yalnız kişiyi öldürmek isteyen duygular vardır; öldürmeyi başaramazlarsa eğer, onların ölmesi gerekir! Peki gücün yetiyor mu katil olmaya?' cümlesinde bıraktım. Yorgunluğum, geçirdiğim iki saat yolculuğu sanki iki güne eşitlese de İstanbul'a inmiştim. Uçağın büyük tekerlekleri yere sürterken, tuhaf bir heyecan camdan merakla bakmamı istemişti. Üç senedir adım atmadığım ülkemdeydim. Saat, beşe çeyrek kaldığını gösteriyordu fakat tan değil matem yeriydi gökyüzü. Havalimanında pasaport kontrolüne girmiştim. On on beş kişiyi bekledikten sonra valizlerimi de alabilecektim. Babamın attığı konuma doğru yürüdüm. Elimdeki ağırlıklarla yürümem yavaşlamıştı, karşılama alanında gözlerim ayakta bekleyen özlem dolu insanlar arasından babamı arıyordum. O, kuru gürültülü kalabalıklardan nefret ederdi, buradaki kalabalıkta beklemeyeceğine adım gibi emindim, yine de işimi sağlama almak faydalıydı. Bekleme salonlarına da göz gezdiriyor, uyuklayan insanlar arasından babamı seçmeye çalışıyordum. Attığı konuma gelmiştim ama babam yer değiştirmişti muhtemelen. Bulamayacağımı kabullendiğimde, avucumun içinde olan telefonla babamı aramaya başladım. İki aramama da cevap vermemişti hem çağrı atıyor hem etrafta dolanıyordum. Yoğun bir uğultu sesi vardı, telefon sesi duyması çok zordu. Salon da sürekli dolaşıyordum, kafenin yanındaki duvar kenarına yürümeye devam ettim, spor eşofmanın şapkasını kafasına çekmiş ve birçoğu gibi uykuya dalmış babamı görmemle, kalbim devinimlerle attı. Üç sene boyunca görüntülü aramalar dışında, yüz yüze canlı görüşmemiştik. Onlar pasaport sorunuyla, ben eğitim yoğunluğu bahanesiyle gelmemeyi seçmiştim. Ailesine bağlılık duymayan birisiydim, ki üç sene daha onlarla görüntülü konuşabilirdim. Belki bir üç sene daha. Yokluklarını aramazdım, ne kadar sevgiyle bağdaşan bir durumdu tartışılmazdı ama ne ailemin ne başkalarının, baş koyduğum yolda, getirisi olamazdı. Olmamıştı, olmayacaktı. Fakat tam da şimdi, içimdeki sekiz yaşındaki kız çocuğunun 'babacığım' diye ağlamaları duyuluyordu geçmişten, 'ne zaman geleceksin babacığım?' diye gökyüzüne doğru hıçkırıkları bir türlü susmuyordu. Babamın uykudan gevşemiş suratındaki arınma kalbimi hızlandırdı. Duymuyordu değil mi, duymuyordu babam, geçmişti, duymayacaktı. Aptal bir kız çocuğuydum, yine de babamı özlemiştim. İç geçirerek baktım; baktı, yıllar babasına yakışıklılık serpiyordu, yıllar babasına olan sevgisini düğümler atıyordu, yıllar babasını onda öldürüyordu. Babamın çehresine zarafetle yığılmış sıcaklığa kanmaya alışık kız çocuğu, sonsuz hayal yelpazesinde tüm yitirdiği hayallerini babama adadı. Küçük kız çocuğu, 'Sekiz yaşındayım babacığım.' diye dudaklarının ucuyla fısıldadı zihninde, ses perdesi kesilmiş kız çocuğunun dedikleri anlaşılmadı. 'Geniş ve iri omuzlarına salıncak kuracağım,' sesi damaklarındaki boşlukta eko yaptı. 'Kahkahalarımı duymak istersin diye.' Zihnimde bir ses, ruhuma, 'Yirmi üç yaşındayım babacığım.' diye dudaklarımın ucuyla fısıldadı. Onca sene sonunda öğrendim, ses perdesindeki kesiğin iyileşmeyeceğini. Dudaklarımı kurutan hiddetle fısıldadım, 'Hâlâ dipdiri olan omuzlarına, kuramadığım salıncağın ipiyle,' dedim beni var edip öldürüyor olmandaki nefretimle. 'Seni boğmak istiyorum,' istemimi gerçekleştirmeden: öldün. İstemek bile, seni boğmaktı. 'Beni anlayabilesin diye.' Bu yaşımın hissettiklerine ve bilincine aykırı davrandım; sekiz yaşındaki kız çocuğuna sahip çıkamadım. Babamın dizlerinin önüne çöktüm. İki bacağını birbirinden ayırmış, kollarını bağlamıştı, şapkanın altında gölge kalan suratını seyretmeye başladım, teni esmerleşmişti, galiba gittiği tatilde güneşten yanmıştı, yeni tıraş olduğunu anına dökülmeyen bir tutam dalgalı saçından ve sakallarının düzeninden anlamıştım. Uyandırmalıydım, uyanmalıydı. Elimi yavaşça bağladığı kolunu götürdüm, uyanınca sinirli olurdu. Tedirginlikle avcumu koluna bastırdım, sıcaklığı avcumu titretti. Bedenim soğuk, ellerim bedenimden daha beter soğuktu, ellerimin soğukluğu ince kumaş giysilerinden tenine ulaştığını sezebiliyordum çünkü onun sıcaklığı da benim avcuma işliyordu. Uykusunun derinliğini azalıyordu, kıpırdanmaya başlamıştı. "Baba?" diye seslendim. 'Babacığım?' içimde babasına şakıyan ve kocaman, sımsıkı bir sarılma bekleyen kız çocuğu vardı. "Geldim ben." Sesim titrek, elim tedirgindi, gevşek tutuyordum. "Baba, uyansana artık." Alçak sesimle yüzüne doğru uzanmıştım, uyandırmaya gayret ediyordum. "Ağaç oldum." Sandalye tepesinde ne kadar derin uyuyor olabilirdi ne derece mümkündü? Ayrıca uyandırma zorunluluğum hoşuma gitmemekten öte, birisini kaldırırken boğasım, parçalayasım, hıncımı alamazsam tepesim geliyordu fakat sonuç olarak uyandırdığım kişi, babamdı. "Hı?" dudaklarını oynatmadan homurdanmıştı. "Ne var?" "Sena geldi, Sena." Dedim diğer avcumu da dizine yerleştirirken. "Uyansan da gitsek." "Tamam." Başından savıyor gibi bir hali vardı. Kesinlikle, beş dakika daha cümlesinin aynısıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD