"Tamam." Başından savıyor gibi bir hali vardı. Kesinlikle, beş dakika daha cümlesinin aynısıydı.
"Burada uykusuzluktan ölmek üzere olan benim." Boynumu sağa yatırmış bir çare arayarak ona bakıyordum. "Kalk hadi."
Allah girdiğim maymunluğa acımıştı sonunda ve uçuş anonsları hattının sesi başlangıçta yüksek çıkmıştı ve babam gözlerini irkilerek açıvermişti. Işıklandırmalar gözünü kamaştırınca bağladığı kollarını bozup, gözlerini karıştırmıştı. Küfür mırıldanmayı es geçememişti.
Ellerimi hızla çektim üstünden ve göz göze gelmiştik, yakından görmüştüm kahverengi yaşlanmaya dönük gözlerini.
Değişmemişti. Zaman ona merhametini göstermişti.
Değişmiştim. Zaman bana acımasızlık saçmıştı.
"Geldin demek?" dedi beklemediğim durgunluğuyla. Bu adam, 'eve gel, sana o zaman bunları göstereceğim' diyen adam mıydı?
Gayet sakindi, benim tanıdığım babam sözlerinin arkasında durur, gördüğü an azarlamalara başlardı, belki sonra yumuşardı fakat en başında haddimi bildirirdi. Ya da azıcık beklemeliydim, ayılınca acısını çıkartırdı.
"Geldim." huysuzca ayağa kalktım, babamı uyandıracağım derken ayaklarım uyuşmuştu.
Babam uykusundan ayılmaya çalışırken, "Hoş geldin." dedi sıradan bir sesle.
Kucak dolusu bir kucaklaşmayı benden sakındı; yirmi üç yaşında babam tarafından cezalandırılıyordum.
Kantindeki kahve kokusuyla, kafamı kokunun geldiği yere çevirdim, hayatta yaklaşık üç saat daha kalmak istiyorsam, orta şekerli fakat acı bir filtre kahveye ihtiyacım vardı. Yoksa uykusuzluktan ölecektim.
"Baba, ayılmak için kahve ister misin?" bakışlarımı babama çevirdiğimde, önerimden memnun kalmamış görünüyordu.
Amacım babamı kahve içmeye ikna edip, bu olaydan yarar sağlamaktı çünkü kahve içmek istediğimi söylersem, saçmalamamam gerektiğini söyleyecekti.
"Ne kahvesi?" dedi kaşlarını çatarak. "Aç karnına içilir mi o meret?" sesinde bana yaptığı uyarı vardı. Elbette anlamıştı dolaylı yoldan başvurduğum kahve içme isteğimi. Yeme ve içmelerine dikkat ederdi, bu yüzden başvurduğum yol baştan hataydı.
"Ama uykulu gözüküyorsun? İç işte ayılırsın." dedim ısrar etmeyi sürdürerek. Şapkasını aşağı indirdiğinde, suratında uykusuzluktan peydahlanmış çöküntüsü daha belirgin olarak gözlerime çarptı.
"Sena!" diye ismimi uzatarak uyarısını yaptı.
Kahve kesin çözüm olmasa da kısa erteleyişti, iki saatlik Bursa yolculuğun da kurtarıcı olacaktı, inat etmemeliydi. "Bu yorgunluk neyin nesi?" ısrar içermiyordu, yorgunluğunun nedenini sormuştum.
Başta gözlerimin içine baksa da kafasını dikkatini başka bir şey çekmiş gibi çevirdi. Tanıdık birisini görmüş gibi ya da tanıdığı birisini olup olmadığına emin olamamış gibi, anlayamamıştım.
"İstanbul'da sanayi fuarı var." dikkati bende olmadığından, sesi alçaktı, üstünkörü konuşuyordu. "İki haftadır ona hazırlanıyoruz." Kafamla anladığımı onay verdim.
"Anladım. Kahve içmemekte kararlı mıyız?" ısrarla babamı ablukaya almıştım. Dikkatini çeken yerdeki dalgın bakışlarını uzaklaştırmış, daha fazla ısrarcı olmamam konusunda gözlerini bana yöneltmişti.
"Sena!" dedi uyarıcı sesiyle. "Kahvaltını ederken çay içersin." Kısa bakış atarken yerinde hareketlenmişti. "Hadi, gidiyoruz."
Umursamamıştım, ağzımın içinde benim duyabileceğim sesle, "Tamam." Dedim, valizlerimi toparlamaya başlamıştım, babam eline eşya almadan direkt çıkışa yöneldi.
Sanırsın yirmilik delikanlıydı, ellerini cebine sokmuştu üstelik. Ben küçükken de günlük olarak marketten aldığımız şeyleri bana taşıtır, aptal gibi ses çıkartmazdım. Demek ki hala aptallıktan hiçbir şey kaybetmemiştim, yine gıkım çıkmamıştı.
Üç valizimi de tutma sapından çekmeye başlayıp, babamın arkasına düştüm, ne ara çıkışı bulup çıkmıştı bilmiyorum ama yokluğumu sonunda fark ederek arkasını dönmüş, yerinden milim kıpırdamamış, yanıma gelmemişti.
"Bekle burada, arabayı otoparktan çıkartayım." Diye bağırdı. Aramızda bayağı mesafe vardı, kafamla onaylamış ve bana seslendiği yerde beklemiştim.
Babam bu defa merhamet etmişti, sürücü koltuğundan inmişti, valizlerin ikisini kucağına alarak bagaja tepmişti. Bense bana yabancı gelen arabayı arşınlamaya başlamıştım, üç dört sene önce gördüğüm arabanın marka sınıfıyla bunun alakası yoktu, o araba çalışıp herkesin alabileceği arabalardandı fakat bu araba, her insanın harcı değildi.
Bana seslendiğini duyduğumda spor arabanın alacalı güzelliğinden gözlerimi çekmiştim.
"Getir o valizi de." Dedi valize gözleriyle işaret ederek. Kafa sallayarak valizi babama sürüklemiştim. "Sığar buraya."
Arabanın bagajına son valizi de yüklerken, arabanın dörtlülerine belimi yasladım, "Bu araba, yeni araban mı?" arabayı hala kesiyordum. "Güzelmiş."
"Evet." arabasına bakıp kibirle gülümsemişti. Şu arabalara donunu verecekti yakında ama onun oldukları için kibirlenmeyi donsuz da olsa yine sürdürecekti. "Sıfır çektim altıma bu kez." dedi tek kaşını kaldırarak.
Gülümsüyor, erkeksi iddiasıyla bana bakıyordu. Kabul etmek gerekiyor ki, donsuz da kalsa, sahip olduğu gülümse ve arabasıyla, bu adam, bu yaşında rağbet görürdü.
"İyi," dedim omuz silkerek. "Yarısı benim öyleyse."
Bagajın kapağını sertçe kapatarak yüzüme alayla baktı, "Öyle mi Sena Hanım?" diyerek gülümsemeye devam etti.
"Öyle." Dedim eminlikle. Kollarımı karnımın üstünde bağlayarak, mantıklı bir neden vermek için düşünmeye başladım, ikna edici sebep, basitti. "Hep dersin, neyim varsa annenle senin diye." Diyerek soru dolu bakışlarımla babama baktım.
Alaylı suratı bozulmazken gerçek olmayan umutsuzlukla, "İlk olarak," dedi. O da arabaya belini yasladı. "Risk alıp arabayı üzerime yapmadım. O kadar para vermişim icra otoparklarında çürümesin." sinir bozucu küstahlığıyla konuşuyordu. "İkincisi bu araba, senin oyuncağın değil Sena. Konu kapanmıştır." Diyerek konuşmama fırsat vermeden sürücü koltuğunun kapısına yürümüştü.
Potansiyel riskin ben olmadığını biliyordum, bahsettiği bulaştığı işlerin sonuç bölümünün küçük bir yaptırımıydı.
Diğer yandan, arabayı elimde oyuncak olacak kadar iyi sürüyor olmamdı. Öğretmenim kendisiydi. Sanırım bana elime oyuncak vereceği zamanlarda, kucağına oturtup vites kolunu verdiği için arabaları oyuncak zannettiğimi düşünüyordu.
Babam arabaya binmiş, sabırsızlıkla kornayı öttürmeye başlamıştı. Yaslandığım yerden kalkıp, ön kapıya yürüdüm, kapalı siyah camın ardından çabuk hareket etmem için el işareti yapıyordu. Kapıyı telaşsız açıp kapattığım da yerime yerleşmiştim.
Beklemeksizin hareket eden arabayla, bende zaman kaybetmeksizin koltuğa yayılmıştım, babamın tarafındaki açık camdan uğuldayarak giren rüzgâr saçlarımı uçuşturarak mayıştırıyordu.
Sürati dakikalarla birlikte artan araba, ortopedik yatağın konforu gibiydi. Gözlerimi gevşekçe kapatırken, güneşin ışıkları gözlerimin içine sızıyordu. Uyku boşluğa sürükledikçe ışığın önemi kalmıyordu.
*
Benim olduğun tarafın kapısının açıldığını ve tenime daha sıcak bir rüzgârın vurduğunu hissedebiliyordum fakat ilerisi yoktu. Bileğime dokunan parmakların kuru ve çatlak olduğunu, huylanmamdan anlayabiliyordum.
Uykum çoğu zaman tedirgin geçerdi ve her şeyi hissedebilirdim, o anda uyanmazsam unutmaz, uyandığım da duyumlarımı hatırlardım ama şu an zihnim aceleci tavırlarıyla toparlanıyor, fizikselliğini kazanıyordu.
Bana dokunulmasına yabancıydım, bileğimi umarsızca geriye fırlatırken gözlerimi açmıştım, bana seslenildiğini o an işitmeye başlamıştım.
"Sena!" diye ismimi samimiyetle telaffuz edenin, genç bir erkek sesi olduğunu kavramıştım.
"Sen kimsin ya?" diyerek bağırdım.
Görüşüm netleşirken şimdiye kadar hiç görmediğim cılız, yeni olgunlaşan bedeni görmüştüm, arabanın kapısına bedenini vermiş, kafasını içeriye eğmişti.
"Korkuttum mu?" diye sordu, tanımadığı birisini uykudan kaldırırken oldukça normal davranıyordu ve o kişi korkarken halimi hatırımı soruyormuş gibi rahatça korkup korkmadığımı soruyordu.
"Sence?" gözlerimi hala açamıyordum. "Ayrıca ne o, askerlik arkadaşı mıyız?" diyerek küçücük alanda sıkışıp kalmış ayaklarımı arabadan dışarıya sarkıttım. "Söylesene."
Kaşlarını çattı, aşağıdan yukarı ciddi bir ifadeyle beni süzdü, "Bu kadar huysuz bir kızı olduğunu söylememişti Saruhan abi."
Babamı tanıdığına göre, zararsızdı, rahatlamıştım.
"Dağdan inmedin umarım, tanımadığın birisi böyle mi uyandırılır?" arabadan inmiş ve bedenimi gererek, güneşin tam tepede olduğu yere kısık gözlerle bakmıştım.
Öğlen vaktiydi belli ki, sonbaharın son sıcakları yoğunlaşmıştı. Arabanın içinde pişmiştim, içim yanıyordu, kana kana su içmek istiyordum.
Etrafıma göz attığımda, boğazın dibinde işlek caddenin park yerinde olduğumu gördüm. Birbiri ardına dizilmiş açık restoranlar ağırlıkta kalıyordu çevrede. Görünen o ki, Bursa'ya dönmemiştik.
İncelemeyi bitirdiğimde, beni uyandıran genç adam kulağında telefon, beni çekiştiriyormuşçasına gözlerini bana dikmişti.
Benden küçüktü veya aynı yaştaydık. "Baban bekliyor, ayılabildiğiysen bekleme yapma." Dedi kaba ses tonuyla. Kollarını sallaya sallaya iki metre civarı ötedeki restoran kapısından girdi. Hâlbuki ben İtalyan erkeklerinin kibar ve resmiliğine alışmıştım.
Arabanın kapısını kapatıp, restorana girdim, yemek kokularının karışmadığı mekândı, elit müşterilerinin olduğu ilk bakıştan fark ediliyordu. Baştanbaşa mekânı taradığımda, bahçe bölümünün köşesinde büyük aile masasının, yastıklı sandalyeler üzerinde oturan babamı seçebildim.
Yanında babam yaşlarına yakın, hafif etli adam ve az önceki sarışın genç adam oturuyordu. Kalın ofis dosyası ellerinde geziyor ve hararetli konuşan babamı dinliyordular. Babamın işlerinin içinde büyüdüğüm yadsınamaz gerçekti fakat beni tüketen geçmişin bazı duraklarından, iç bulantısı hissettiğim, babamın bu işleri geçiyordu.
Bir yandan işçi, bir yandan çalıştığı yerin sahibiydi. Herkes gibi çalışıyor, ailesini geçindiriyordu. Çalışkandı, pes etmiyordu, zekiydi ve tüm bunlar onu piyasanın göbek adı yapmıştı zamanında. Ticaretin feleğinin içinden geçmiş bir adamdı, geçerken annem ve beni de almış, o felekten geçirmiş bir adamdı.
O felek, babamı yıkmış, babama dibi kazdırtmış ve her şeyin bitişinde babam gücünü kendi kazdığı dipten almıştı.
O felek, annemi yıkmış, babamın kazarken avuçlarından akan kanla sulanmış toprağın, fidesi olmuştu ve her şeyin bitişinde, o fide çürümüştü.
Ayakta düşünürken babamın görüşüne girmiştim, eline havaya kaldırarak konumunu göstermişti, babamların masasına yürümüş ve ne yapacağımı bilmeden ayakta dikili kalmıştım. Sosyal ilişkilerim resmiydi, donuktu, bana doğru atağa geçilmediğinde, başlangıcı üstlenmezdim.
Babamın iş arkadaşı olduğunu düşündüğüm adam sert yüz hatlarıyla ayağa kalmış, "Hoş geldin," diyerek elini uzatmıştı. Bariton sesi ihtar verir gibi çıkıyordu.
Elimi babamın baskıcı bakışlarını hissederek uzatmıştım yoksa adamı görmezden dahi gelebilirdim. Yüz kalıbı sert duruşlu olsa da beni memnuniyetle süzmüş ve yüzüne yumuşak ifade almıştı.
Yanılıyordu, hoş gelmemiştim, kafamı yavaşça aşağı eğerek, yanıtlamıştım. "Berat." dedi dudaklarını birbirini bastırıp, kafasını aşağı oynatarak. "Fabrikada ticaret benden sorulur." Deyip babama ima dolu baktı.
Muhtemelen kırlaşma evresine girmiş adam, tüm işlere uzanıyor ve dolaşıyordu. Sabit işi yoktu.
Elini sarsmadan salladım, "Memnun oldum." Diyerek ona benzer onaylamayla dudaklarımı bastırdım. "Sena." Basit bir şeyi betimliyormuş gibi şeffaftı sesim.
Gülümseyerek elini çekip, işaret parmağıyla buluğ çağındaki genç erkeği göstermişti. "Oğlum." Deyip söz sırasını ona bıraktı.
Gözlerim onu mercek altına almıştı, elini hicvederek uzatmıştı, "Ulaş." Dedi ciddiye almadığı laçkalıkla.
Uzattığı ele bakmamıştım ve tutmamıştım, "Biz tanıştık biraz önce." itinasız bir onaylamayla kafamı eğdim. Şaşırmadı veya önemsemedi, tanışma faslını bitirerek yüzünü babama çevirmişti, gözlerimi devirmeden edememiştim.
Oturacak yer bakındım, babamın yanındaki sandalyeye Ulaş yerleşmişti, bozuntuya vermeden babamın arkadaşının tarafındaki sandalyeyi çekip oturmuştum. Masadaki kahvaltı çeşnileri kaldırılmamıştı, midemin açlığı yiyecek bir şeyler gördüğünde hareketlendi.
Tanışma fasa fisosu bittiğine göre ölçüsüzce hepsini tüketmek istiyordum. Baharat ve hamur işi kokuları açlığımdan, burnuma doluyordu. İradeli durmaya çalışarak, arkama yaslandım, bu yemeklerden uzaklaşmalıydım. Açgözlülükle yemeklere dalmamalıydım, teklif beklemeliydim.
Babam gözleriyle yemem için masayı gösterdiğinde istediğim teklif gelmişti. Temiz tabağa birkaç şey koyup çayımı yudumlamaya başlamıştım.
*
Hafif hafif dalgaların vurduğu yıpranmış sandal, gıcırdayarak su dolu iskeleye asılmış şişelere vuruyordu. Radyodan cızırdayarak çoğu İstanbul Boğazı'nın açıklarında dağılan bilek kestiren arabesk şarkılar; saat başı, yeşil örtü üzerine konulmuş kıvrımsız ince uzun bardakların tokuşturulmasına çuvaldız batırıyordu.
Babamların sözlük terimiyle, İstanbul derbederiydi onlar. Ve derbeder dostluğu, rakıyla yapılandı.
Meyhane uyarlamalı ortamlara çocuklukta ayak uydurmuştum ya da alıştırılmıştım. Benim deyimimle melankolik havası barındıran çakır keyifli insanları severdim. Gece kulüplerindeki modern havayı unutup babamla rakı bardağımı tokuşturabilirdim.
Babam rakı adamıydı, rakıyı onunla severdim.
Babamlar sandalı kiralamadan önce, ağaya takılmış balıklar sandala bindiğimde can çekişiyordu ve o balıkları pişince yememiştim. İştahla bakılan balıklara, yas içerisinde bakıyordum. Uzun zaman et barınan yemek yiyemeyecektim. Onlar rakılarını yudumlarken Ulaş önlerine pişirilmiş balıklar koymuştu, babamın ölçüsünü ayarladığı rakı bardağını bırakmayarak dışarı fırlamıştım.
Sandalın burnunda iskemle sandalyeye oturmuştum, elime konuşlandırdığım bardağın dibini görmeyi istiyordum. Babam kararınca içmezdi, tüm algılarını çökertmesiyle pes ederdi içmeye.
Bursa'ya dönmek istediğimden ilerisini ağzıma almayacak, direksiyon başına ben geçecektim. Son büyük yudumu da uyuşan ağzıma akıtmıştım, bardağı sandalyenin önüne koyarak çenemi ovmaya başlamıştım. Mesesiz ağza alındığında, damaklarımda yara yapıyordu fakat rakının yarattığı hızlı sarhoşluğun şevki, hissizleştiriyordu.
Manzaradaki görkem ağzımdaki bozuk tatları delip geçiyordu. İstanbul'u izleyerek bu şehirle kaynaşıyordum.
Uzun soluklarla düşüncelerimin canı cehenneme diyerek izledim, betimledim; akıntıdan sürüklenerek geçen deniz araçlarını, karşı yakadan görünen tarihi evleri, İstanbul'u donatmış kaleleri ve zihnime mıhladım. Gecenin karanlığıyla ışıklanan şehir, gözlerimi yaşartmıştı, ışıkların bazıları dik düşüyor ve Ay'ı gökyüzünde saklıyordu.
Işık kirliliği canımı sıkmıştı ve dümen odasında demlenen adamları merak ederek ayağa kalkınmıştım, babam dozunu aşmadan önünü kesmeliydim. Sarhoş ayrıca yaşını başını almış adamlarla başımı ağrıtamazdım.
Dümen odasının merdivenlerinden karanlıktan ayırt edemediği birinin indiğini gördüğümde, basamakları tırmanmadım ve o kişinin inmesini bekledim.
Sandalın arka bölümü ışıklardan kör kalıyordu ve muhtemelen artık ayakta sallanmaya başlamışlardı, çünkü inen kişinin uyuşukluğu insanı isyan ettiriyordu; saatte bir merdiven inerek tam tamına yedi saatimi tüketirdi inen kişi.
Son üç basamak kala, uyuşuklukla inen kişinin yüzünü seçebilmiştim, babamın arkadaşıydı. Gözlerini de uyuşuklukla açıp kapatan bu adam, suratını buzhaneye sokma isteğimi kabartıyordu. Sarhoşluğun dozunu bilmeyen veya tutturamayan insanların, aptallığına üzülüyordum.
Beni geç görse de gülünç anlamda fark edebilmişti, "Gel seninle iki üç laflayalım, Sena?" dedi kelimeleri yavaş ve sarhoş kafayla özenle seçerek.
Yüzümü aşikârca buruşturarak, "Sarhoş muhabbeti mi?" diye sordum. Tavrım belliydi, sarhoş muhabbeti dinlemeyecektim. Merdivenlerin hepsini inip sarhoşluğun kanına bulaştırdığı özgüvenli bir kahkaha atmıştı.
"Hayır, canım," dedi omuz silkerek. "Altüstü Saruhan Gökyel'in gümbürtüdeki dosyası hakkında." Diyerek sandalın ön kısmına aldırmazlıkla yürümeye başladı. Kısa bir an idrak edemedim, durdum, düşündüm.