5.KORKMAK

1654 Words
O dosyalar yakın zamana aitse eğer, beni ilgilendirmez ve bana bilgi verilmeye gerek duyulmazdı. "Sarhoşsunuz." diyerek anaç öfkeyle bağırdım. İşaret parmağımı tehditkârca sallayarak, "Kafanız yerindeyken, bu derece önemli konuları benimle konuşun." beni dinlemeyerek sandalın burun kısmına gelmiş ve bana dönmüştü. Yüzünde bir ifade yoktu, boştu. Kayıtsızlığıyla yumuşak karnıma dokunan baskı artıyordu. Ellerini havaya kaldırarak sakinleşmem için avcu bana açık hareket etti, "Sakin kızım, sakin." Dedi yatıştırıcılıkla. "Söz edilmesinden bu kadar rahatsız olacağını düşünemedim." "Sizi niye dinliyorum ki?" diye kafamı iki yana sallayıp kendime kızarken. "Dosyaların sahibi bizzat yukarıda nasılsa." Kibirle dudaklarımı kıvırdım, ismini hatırlamadığım adamı görmezden gelerek yanından geçtim. Kolumdan tutarak beni durdurdu, "Baban sana tek kelime anlatmayacak Sena." tüm kelimelerini bastırarak fısıldamıştı. "Zamanını bekleyecek." Babam duyarsa ne olabilirdi? Tüm gerçekliğiyle ondan duymamı istiyordu Berat fakat ben tüm kurmacasıyla babamdan duymak istiyordum; Saruhan Gökyel ne derse inanacaktım. Baştan sona düşündüm, yumağı çözmeye çalıştım, basit bir kurmacaydı. İtalya'da ev kirasının ödenmemesi ve bir günde geri dönmemi istemesi, rastlantıydı. Yalanlara inanmalıydım. Üç sene daha beklemek istememeleri, inanılmaz bir sevgi gösterisiydi. Buna inanmalıydım. Yalanlar bir yana, yalanın gerçeğinin olmaması bir yana. Yalanların yansıyan gerçekliğinde: ben buraya Saruhan Gökyel'in hiçbir zaman tek başına baş edemediği geçmişiyle, baş etmeye getirilmiş bir kapandım. Kovalayacak, kıstıracağım. Kapanımın içindeki avı yemleyen mesleğim, tüm ağızlara sürülmüş baldı. Bana tek kelime etmeyecekti demek babam, aşağılayıcı bakışlarımla gözlerimi adamda dolaştırdım. Zihnimdeki zemini sallayan netlikle, "Öylesine umurumdaki babamın tek kelime etmemesi," onun sesinin kısıklığına inat, sesim normalden gürdü. Babam duymalıysa duyacaktı ya da bu adamın babamın işlerine karışan burnuna inat duymalıydı. "Beni ilgilendiren bir mevzu yok. Babam kendi başının çaresine baksın." Ağzımdan çıkacak sözü keserek, "Hiçbir baba, hapse gireceği ihtimalini evladına söyleyemez kızım. Benim de bir evladım var." dedi. Ağzından kelimeler alıştırarak çıktı. "Ne?" dedim gülerek. Onun da üzgünlüğünü görmemi ister gibiydi, "Kendisinden utanır." gözlerini kaçırdı. Uzun zamandır insanların duygularına kuşkucuydum ve yeni doğan bir bebeğin ilk ağlayışı dâhil, samimi veya gerçek gelmiyordu. Bu adama da gram inanmıyordum. Babama defalarca kez inanmam hastalık mıydı? Güldüm, göğsümden yükselen homurtuyla kafamı yana çevirerek dilimi yuvarlayarak şaklattım, "Utanır ha?" kafamı alayla salladım. "Ne çözümsel bir eylem." Küçümseyici bakışlarımdan arınamıyordum. "Yine de ilgilenmiyorum." Tekrardan adama baktım, benden yaşça büyüktü, yaşadığım yıl toplamını iki kere yaşamıştı ve onunla girdiğim diyalogsa nezaketsiz ve büyük densizlikti. Şüphesiz ki o da basmaması gereken yere parmak basmıştı ama farkında değildi, sarhoş deyip üstünü kapatamazdım veya iyiliğim için benimle konuşuyor diyemezdim. Muhtemelen babam çırpınıyordu. Belki de elleriyle doldurduğu bok çukurunda batıyordu, bok çukurunun sahibi ve bok çukurunun boğuntusu olma döngüsü onun hayatıydı. Ve o bok çukurundan utanmazdı. "Evet," dedi sıkıntıyla nefes çekerek. "Bir baba evladından utanabilir. Bu da öyle bir mevzu." "Ne kadar da Saruhan Gökyel'e göre bir hareket." ağzımı hafif aralamıştım. Babamı tanıyordu, babamı tanıyordum; o sadece bir maskesini, ben yüzüne taktığı tüm maskeleri tanıyordum. Ve babam utancını asla bu nedenle yaşamazdı. "Umarım benimle kafa yapmıyorsunuzdur." Babam karşıma geçer ve başka birisinden bahsedercesine, başımıza gelecekleri söylerdi. Utanmazdı, eğer gözlerine bakmayı cesaret edebilirse gözlerim, yaşattıklarıyla, yaşadıklarıyla imrendiğini görebilirdim. Saruhan Gökyel seneler önce bir yıkım gördü ve bu yıkımın yıkıcısı oydu, yürüyemedi; yıkım kendisiydi fakat yine de gözlerinin en alt satırları; gururun özünden damlayan hislerle döşenmişti. O yıktığı yıkımından bile utanmamıştı. "Yanılıyorsun," diyerek kaşlarını çattı. Sinirleniyordu. "Senin bahsettiğin kişi: Saruhan, benim bahsettiğim kişi, evladı olan bir babaydı." Dedi kaşlarını havalandırarak. Söylediklerinden emindi ve özgüvenle kaşlarını havalandırmıştı. Cevap veremeyeceğimi düşünüyordu veya önyargılı davrandığımı. Beni anlamayacaktı ve babamın diplomasız avukatıydı, kafamı olumsuz anlamda sallayarak dümen odasına adımladım. Küçük metrekareli bir kabindi, iki üç tahtayla tutturulmuş pervaz da dikilerek tahtayı gıcırdatarak iteledim. Babamı halen içiyordu ve Ulaş onu oyalamak istercesine ağzına geleni zırvalıyordu, muhtemelen babamı, babasıyla konuşmamız bitine denk meşgul etmişti. "Annem merak edecek, gidelim." Suratına bakmayarak zehir zemberek soğuk kelimeleri sıralamış ve koşar adımlarla merdivenleri inmiştim. İnmemi bekleyen babamın arkadaşı yol verirken adımımı attığım son basamakta, tek benim duyacağım sesle, "Babana destek ol." Demişti. Duymazlıktan gelmiştim. "Sen onun tek evladısın, tek dayanağı sensin." Babamın desteği hak edip etmediğine, ben karar verirdim. Beton zemine atladım, babamın sarsak adımlarındaki yavaşlıkla bana yetişmesini bekliyordum. Göz kapakları kapandı kapanacak gibi duruyordu ve omuzlarını aşağıya salmıştı. Gülümsemeden edemedim, derbeder diyordu, derbeder kendisiydi. İçimdeki yeni fark edişler, taze yıkımlarla ağırlaşıyordu. Yine başı beladaydı bu adamın ve bu sefer büyümüştüm, ona yardım edebilirdim. Acı bir his içime akıyordu ardından yüzümde bir tebessümle derinleşiyordu. "Sena babana yardım et kızım, sakatlık çıkmasın." Esen rüzgâr ve ansızın duyduğum gür sesle titreyerek dalgınlıktan çıkmıştım. Ne yapacağımı bilemez ellerim, babama uzandı, omuzlarından iten Ulaş'la kolay olacak gözüküyordu. "Hadi Saruhan abi, dikkat." Diyerek omuzlarını itelemişti. Alkolden, fazlasıyla sıcaklamış elleri, avcumu kavradı ve babamı kendime doğru çektim. Kolunu atiklikle boynuma sarmıştı ve bayık gözlerle elini Ulaş ve babasına kaldırmıştı. Asker selamı vererek, "Rastgele kaptan!" Dedi. Her ikisi de gülerek kahkaha atmıştı. Ulaş avuçlarını ağzının kenarlarına yerleştirerek, uluyan köpek gibi bağırmıştı, "Sana da rastgele derbeder!" Sarhoş gülüşmeleri boş kordonda yankı ediyordu, babamın omzuma dolanmış kolunu tutarak bedenini arabanın park olduğu yere döndürdüm yoksa sabaha kadar sarhoş kahkahası atardılar. Arkadaşları teknede gözden kaybolduğunda tutmakta güçlendiği başını başıma yavaşça yasladı. Kokusu buram buram süzüldü burnuma, 'baba' gibiydi. Baba kelimesi kokulu bir esans haline sarınmıştı bir nevi. Adımlarken babamın kokusu burnuma baskı yapıyordu, bu koku, gözlerimdeki kuruluğu gölleştiriyordu. Burun, dokusu bakımından hassastı ve sanki baba kokusu burnumu yumrukluyordu, gözlerimi yaşartıyordu. Öyle haksızlıktı ki bu. Senelerdir her sabah sıktığı ve değişime uğramayan parfümü uçmamıştı, saat başı işaret parmağıyla yüzük parmağına kıstırdığı sigaranın ağır isi de onunla bütünleşmişti ve en baskın koku, temiz teninin kokusuydu. Bedeninin belli uzuvlarında kümeleşmişti kokusu ve ötesi olmayan bir şeydi, yüreğimi acıtıyordu. Arabanın önüne gelmiştik babamı arabaya bindirmiştim ve kemerini bağlamama izin vermemesine tepki vermeyerek sürücü koltuğuna geçmiştim. Babamın dudağının bir ucu alayla yukarı kıvrıktı, cebinden çıkardığı anahtarı avcuma rastgele savurdu. "Kullan bakalım, oyuncağını." Yüzümde hoşnutluk belirdi, Saruhan Bey elime düşmüştü. Babamın dev boyuna kısa kalıyordum, koltuğu 174 santimlik boyuma göre ayarlayarak arabayı park yerinden çıkardım. Babam kafasını başlığa yaslamış gözleri kapalıydı, ben arabanın direksiyonundayken ölse uyumazdı. Ya beni yiyordu ya da gözlerini dinlendiriyordu. Bana hayatının hiçbir yerinde güveni yoktu, bunu hissettirerek hatasız, mükemmel olacağımı düşünmüştü. Tam tersine bu benim büyük hatalarımı doğurmuştu. * Arabalı feribot Mudanya Limanına yanaşıyordu, güvertede gecenin ıssızlığıyla baş başaydım. Feribot, rüzgârı sert yediğinden insanlar alt kattaki kapalı kısımda uyukluyordu. Zaten oradaki insanlar da gözle sayılırdı, ses; yalnızca dalgaların çırpışına sadık davranıyor, gemiyi sırasız dalgaların arasında nakavt ediyordu. Rüzgâr, sert ve bıçak gibi esiyor, yanağıma silleyle çarpıyordu. Uzun bir dalganın girdabına battığımızda elimi tırabzanlardan bıraktım. Sanki dokunacak gibiydim ve sanki denizin dibini görür gibiydim her seferinde. Az daha eğilerek deniz fenerlerinin ışığını görmeye çalıştım, yüzeyde yüzen ışıkları görmüştüm, az kalmıştı ve anonslar başlamıştı bile, arabaya gidip kontak çevirmeliydim. Babam arabanın arka koltuğuna geçmiş sarhoşluğun derin uykusuna dalmıştı ve limana vardığımızda onu uyandırmamı tembihlemişti. Neydi bu güvensizlik? Kendisi uyanırsa uyanırdı, uyandırmayacaktım. Belimi doğrulttuğumda sırtımın arkasından bir karaltının geçip gitmiş gibi hissetmiştim, tüm tüylerim tenime batarak dikilmişti. Sıkça kendi dünyama dalardım ve kâbus görmüş gibi uyanırdım. Paranoyak bir istemle etrafıma bakındım, kimse yoktu. Limana yanaştığımızı bir kez daha duyuran anonsla parmak uçlarımda sıçrayarak demirlere sıkıca tutmuştum. Bu dalgınlığa girmiyordu, bu basbayağı saf aptallıktı. Yükselip inen göğüs kafesim biraz olsun sakinleşene kadar kıpırdamadım, elde avuçta olmayan sebeplerden korkan birisiydim. Şu an da tuhaf bir şekilde, kıpırdasam korku beni boğazlayacak gibi hissediyordum. "Sena!" diye uyarıcı bir sesle babamın sesini duydum. Tehlike hissettiğim her yere korkuyla bakıyordum ama gözlerimin net gördüğü hiçbir şey yoktu çünkü gözlerimin odağı hızla değişiyordu. "Sena?" Çenemden tutulup bir yüze sabitlendiğimi görünce gözlerimin hareketlenmesi kesildi, gözlerim ölmüş bir balığın gözleri gibi dondu. Buğulanan yüz netleşiyordu, babamdı, sadece onun kafasını görebileceğim yakınlıktaydı. Eli çenemde değil sanki boğazımdaydı, nefes alamıyordum, elini tutarak çenemi kurtardım. O gölge ben güverteye arkamı döndüğüm andan beri beni izliyordu sanki o gölge onu görmemi istememişti, bundan emindim. Ki bu durum da o gölge, benim gölgem olabilirdi. Babamın sinirli bakışlarını sırtıma bıçak misali girdiğini hissedebiliyordum, korkuyu üstümden atamayarak ona döndüm. Bakışlarım sinmiş ve ürkekti, korku: esaslı bir imzaydı, insan benliğini sinsice öldürebilirdi. "Köpek balığı mı kovaladı denizin ortasında, ne bu halin?" bildiği gerçekleri sormamalı ve bu denli ciddilikle üstüme gelmemeliydi. Avcu açık bana doğru elini sallıyor, hesap sorar tavırda asabi asabi bakıyordu. Babam küçükken, 'Bir çocuk korkmaktan korkmalı.' Derdi övünerek. 'Korkmaktan korkmayıp korkmaya devam ederse suç işlediğini sanmalı.' Ve çocuğunu tasarladığı bu düşünceyle büyüttü. Bu düşünce, varlığı yoksa bile korkularımı korkutuyordu. Korktum, hala korkuyordum; en büyük suçu işliyordum. Bir çocuk korku ve tehlike hislerinden lekesiz doğardı ve her çocuk en cesaretli varlıktı. Bazılarının kemiklerini ilk korku büzüştürürdü, bazılarının ruhunu ilk cesaret doyumlardı. Geçmişi neyi keşfettirdiyse o onun fıtratı haline gelirdi. Benim fıtratım; çığlıklar arasında keşfettiğim acılı korkulardı. "Ben..." diye fısıldadım. Çok bağırmış gibi sesim çatlaktı. Kafamı bir suçluymuşçasına eğdim, önümde salınan ellerimin parmakları oynaşmaya başladı. Kafamı kaldırmamıştım, babamın spor ayakkabılarındaydı gözüm ve izlediğim o ayaklar çekip gitti. Adımlarının sertliğiyle, ayakkabıların tabanı parlak zeminde gıcırdıyordu. Başım eğik babamın ayakkabılarını takip ettim, korku bir siluetin içine girmiş gibi hissediyordum ve göresi gözüm yoktu kimseyi. Dışarıdan nasıl göründüğümün de pek bir önemi yoktu. Arabanın bagaj kısmından dönen ayakları takip ettim, sürücü koltuğunun yanında takip bozuldu, kafamı kaldırdığımda babamın koltuğa yayıldığını görmüştüm. Sürücülüğe devamdı o halde, bana kızgınlığından direksiyonu kaptıracağımı düşünmüştüm oysaki. Sürücü koltuğuna geçer geçmez kontaktaki anahtarı çevirdim. Babamın azar verici sesli nefeslerini duyuyor ama kesinkes ona bakmıyordum. Feribottan asfalta çıktıktan sonra Mudanya yolunun güzergâhından şehir merkezi sapağına girdim. Sokak lambaları kayganlaşmış asfaltı buzlanmışçasına parlatıyordu. Motorun tatlı mırıltıları, yol kıvrımlarıyla akıp gidiyordu. Arabadaki dijital saate gözüm kaydığında saatin dörde çeyrek kaldığını gördüm. Şaşırmıştım; gece bitmek üzereydi ve ben zaman algımı kaybetmiş gibiydim. Zaman burada benim algımdan bağımsız ilerliyormuş gibi sürgünde hissettiriyordu. Bir süre sessizlik tüneyen arabanın atmosferinde babam, "Kızım, bisiklet binmiyorsun, bas şu gaza biraz daha." Dedi eli vitese ivedilikle uzanırken. "Pedal çevirmiyoruz, basıyoruz. Yüklen gaza!" Debriyaja bastığımda ustalaşmış el hüneriyle vitesi dörde geçti. Araba öne atılmak istercesine motoru titretiyorken gaza usulca ayak baskımı artırdım, sırtımı dikleştirip kendimi hızın tehlikesine ve yolun kıvrımlarına verdim. "Asfalt kaygan, görmüyor musun baba?" Diye uyardım usulca. Yarım dakikayı tamamlayamadan babam, "Pes." Diyerek kınayıcı sinirle bağırdı. Elini erkeksi siniriyle havaya savurdu, "Siktiğimin arabasıyla emekliyorsun Sena." Gözü arabanın içerisindeki dikiz aynasındaydı, dakikalar dolmadan tekrar ve tekrar orayı inceliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD