***
Başımı yastığın üstünde oynattığımda acıyan kafatasımın ağrısıyla yüzümü buruşturarak gözlerimi açtım; sıcağı sıcağına hissetmediğim hasarlar ağrı yapıyordu.
Ev karanlıktı ve gecenin yankılanan sessizliğindeydik. Saat gece yarısını çoktan geçmiş olmalıydı, sokak lambasının verdiği aydınlıkta çalışma odasına yöneldim. Meraklıydım, son derece meraklı.
Kapıyı ses etmeden açıp odanın içine göz gezdirdim, babamın masası karşısında duran kanepeye serildiğini gördüm. Kanepenin bitişiğinde kristal kalın viski bardağı ve sürahisi duruyordu. Odama gidip yorganımı yere sürte sürte ona getirip, üstüne serdim.
Bunu hep yapardım, küçük bir çocukken de.
Çıplak parkeye bağdaş kurup, su şırıltısı çıkarmadan bardağa viski doldurdum.
Kemikli yüz hatlarını keskinleştiren sivri bir burnu vardı ve bu yaşına kadar çok fazla beyazlamayan gür siyah saçları.
Annemin anlattığına göre babamda annemi ilk etkileyen kirpikleriydi, badem büyüklüğünde gezegenini koruyan uzun ve yoğun kirpikler ona başka bir dünya sunmuştu.
Kristal kabartmalı bardaktaki viskiyi, iki koca yudum da bitirip, tazeledim. Ardından ayağa kalkıp, masaya adımladım, içkimi yavaşça yudumlayıp masada tarumar olmuş kâğıtları elime alıp göz atmaya başladım.
Fabrikaların işleyişi ve verimiyle ilgili bin bir çeşit istatistik oluşturulmuştu. Babam sayısal işleyen bir zekâya sahipti, bu veriler de onun anlayacağı dildendi belli ki.
Dijital saate baktığımda, 5.12'ydi. Çekmeceleri karıştırıp dava dosyasının başka bir kopyasını ararken elimi attığım gibi bulmuştum. Sandalyeye yaslanıp ayaklarımı masaya uzatırken dosyayı bacaklarıma koydum.
Viski bardağına kafamı yaslarken dosya kapağını araladım. Dolunay'ın parlak ışığı yüksek apartman katında gözlerime vuruyordu.
Dosyanın ilk sayfası, eskiden kalma, daktiloyla yazılmış, davalının, yani babamın bilgilerinden oluşuyordu. Bu sayfayı atladığımda, devletin babama suç duyurusunu açtığını sonrasında geri çektiğini fakat Bekir Sayer tarafından savcılığa verilen ifadeyle, Bekir Sayer'in davacı olduğu kayıtlara geçmişti.
Aslında birçok dava dosyasının olduğunu fark etmemle elimdeki viskiyi masaya koydum. Hepsi birbirini takip eden zincirleme suçlardı.
Resmî belgede sahtecilik ve kimliği belirsiz bir cinayet ağır ceza mahkemeye sevk edilmişti fakat dosyada şüpheli görülen sanığın gelmemesinden açık ve o şüpheli aranma halindeydi. O şüpheli kimdi, üstü karalanmıştı.
2005'ten beridir süren davaydı. Çocukluğumda eve polis defalarca kez operasyon düzenlemişti. Sebebi bana söylendiği gibi değil, bir insanı kasten öldürmektendi.
Midem kasıldı. Geceleri uyuyamama sebebim, polisin tüm evi dağıtıp, bir şeyler aradığı ve benim bir fikrim olmadığı kaos anlarına yakından seyirci olmamdı. Meslekleri gereği, alto sesleri, sırım vücutları bir çocuğu korkuturdu, ben korkardım.
Saklanmaktan bile korkardım, suçlu benmişim gibi hissederdim.
Fener gözyaşlarımdan parlayan gözlerime tutulurdu, gözlerim acırdı. Yalnızca annem ve ben olurduk. Annem yıpranan sinirleriyle baygınlık geçirirken, ben yalnız kalırdım. Yanımda olan tek şey, elimde sıkı sıkıya tuttuğum beyaz pelüş bebeklik battaniyesi olurdu.
Bu dava, benim geçmişimin güncesi misaliydi.
Dosyayı masaya savurdum, çalışma masasının üzerindeki çerçeve içindeki çocukluk fotoğrafım yere çakıldı. Çocukluğumun sahte tebessümlerle bezenmiş fotoğrafları...
Gerçek resim, o çocukluğun yirmi üç yaşımda, hala içimde ağlıyor olmasıydı. O ağlayan çocuk, yüzyıl yaşasam da büyümeyecekti, değişmeyecekti ve hep ağlayacaktı.
Çerçevenin camı kırılırken, cam parçalarının çocukluğumu deştiğini hissettim.
Babamın uykusunda sıçrarken, koltuktan kalkındı. Gözleri dava dosyasında durdu, bir süre sustuk, "Artık katilin kızıyım." Diye fısıldadım, sesim fersizdi.
"Şüpheli durumundayım. Doğru okumamışsın, oku ondan sonra gecenin bir yarısı uykumun içine et." dudaklarım açıldı. İnanamıyordum ona.
Ellerim ne yapacağını bilemedi, titriyordum, "Sana katilsin diyorum baba." gözlerim doldu. "Sana katilsin diyorum!" ne söylesem yetersizdi.
"Niye avukat oldun sen?" diye sordu. "Suçluyu da suçsuzu da savunacaksın, gerçekleri çarpıtacaksın."
Ayağa sertçe kalkarak, yanıma gelmeye çalıştığında, oturduğum sandalyeyi yere düşürerek, öfkeyle yerimden doğruldum, "Aklımdan geçen, senin her türlü pisliğinin avukatlığını yapmaktı. Ama bu yaptığın..." tamamlayamayacak kadar acı duydum. "Günaha tövbe edebilirsin ama bu cinayet, bu bambaşka." Dediklerimle adımları durdu.
Yüzü bulanmaya dönmüş berrak bir ifadedeydi, yavaşça rengini belli edecekti. Ne hissediyordu?
Benim hissettiklerimle parçalanmalıydı, çünkü hislerim, zincirini onun olduğu yere uzatıyordu. Ona ulaşsa, onun ruhunu paramparça edecekti.
Sorguluyordum, bir katili yargılarcasına, "Şeytan sen olsan senin yine avukatlığını yapardım baba. Çünkü şeytanın bile savunulacak bir savunması var, o da Tanrı'nın kendilerini yarattığı gerçeği. Senin savunman ne baba?" konuşmakta zorlanıyordum, her kelimemin ardından güçlükle yutkunuyordum.
"Senin, benim tek evladım olduğun gerçeği." Dedi lal edici kışkırtıcılıkla.
Başımı iki yana salladım, "Ben bu gerçeğe boyun eğemem! Eğmemeliyim." diyerek şeytanın Tanrı'ya, bir evladın babasına; var edenine, ettiği isyana eşlik ettim.
"Dinle Sena," dedi babam elini kaldırarak. "Ellerim temiz kalamazdı ama yine de ben yapmadım."
"En kirli eller, evladını hiç okşamamış babanın elleridir." Diyerek boğazımda bir yumruyla fısıldadım. "Ellerini beni okşayarak temizleyebilirdin. Bana bahaneler uydurma artık." Yutkundum, "Kendimi yetim gibi hissediyorum baba." Yutkundu. "Birisini nasıl öldürebildin, nasıl?"
Boğazımda yumru büyüdü, gözlerim bir dağın magması gibi gözyaşlarını fışkırtmak için tutuştu. Gözyaşlarım kinlenmiş duygularıma tutundu, gözyaşlarım taş kesildi.
Gözlerini büyütüp kıstı, "Ne yazık ki yaşıyorum kızım." dedi cızırtılı sesiyle. Bu muydu? Söyleyecekleri bu kadar mı?
Çığlık atar gibi bir sesle bağırdım, "Birisini öldüreceğine keşke sen ölseydin." birisinin duyup duymaması için çekinmedim.
Her zaman yetim hissetmiştim, ölseydi de hissettiğim yitikliğe değseydi diye düşündüm. Düşündüğüm şeyler babamı kaybetmekten korktuğum gerçeğini değiştiremedi.
Boğazını temizledi, toparlandı, yere düşürdüğüm çerçeveden cam kırıklarını temizleyerek fotoğrafı çıkarttı.
Masaya doğru attı, "Odana git. Hiçbir şeyin sırası değil." Dedi cama doğru yürüyerek. Sırtını bana çevirerek ellerini kotunun ceplerine sokmuştu. "Çık Sena!" Diye sakin sesle tekrarladı.
Başka zaman olsa, beni söylediklerim için sağ bırakması mümkün olmazdı.
Dosyayı elime alarak, hıncımı kapıdan çıkartmak isteyerek kapıyı duvara vurdum, duvarın boyası dökülerek alçısı zarar gördü. Kapıyı çarpıp çıkmalar annemin boyun eğişleriydi, benim boyun eğişlerim kifayetsiz inatlaşmalardı.
Kıyafet seçmek için dosyayı yatağa koyacağım sırada yere, basılmış iki fotoğraf düştü. Eğilip bana en yakın fotoğrafı gözlerimin hizasına kaldırdım, işlenen cinayetin olay yeri ve maktulün fotoğrafıydı.
Yakın mercekli fotoğraf, tüm caniliği gözlerim önüne serdi. Geceydi, eskilerin klasik arabasının içindeydi, dışarıya doğru bedeni sarkmış, kolları toprağa düşmüştü. Etraf ağaç doluydu ama orman değildi, sığ bir koruluktu.
Cesedin derisi erimişti, bu yüzden cinsiyeti dahi ayırt etmek zordu, ceset küldü. Öldürmekle yetinilmemiş, cesedi kül etmişlerdi.
Ellerim titriyor, sırtımdan soğuk terler akıyordu. Nasıl babam bunu yapabilmişti? Bu canilik sahiden onun eseri miydi?
Cesaret ederek fotoğrafı çevirdim, dolgulu el yazısıyla, ölüm yerinin Zeyniler Köyü olduğu yazıyordu. Bursalılar oraya, Uludağ'a giden Z yolu derlerdi ve rakımı yüksekti. Tepeydi; içkiciler, paraşütçüler o civarda toplanırdı.
Lanet olsun, babam oraya hep giderdi!
Fotoğrafta yatan ölüye saygısızlık yapmaktan korkarcasına, özenle fotoğrafı yatağa bıraktım.
Diğer fotoğrafı elime aldım, yirmi dört yirmi beş yaşlarında bir adamın dışarıda habersizce çekilmiş fotoğrafıydı. Kadraj yüzünün sağ tarafından alınmıştı, yüzünde öyle bir ifade vardı ki, ifade gibi durmuyordu, bakirleşmişti ve o ifadenin sahibi oydu.
Ben hiçbir yüzde, aşağılayıcı bir ifadenin samimi olduğunu sezmemiştim ama bu yüzde o ifade samimiydi. Yüzü, Tanrı tarafından aşağılayıcı bakmak için yaratılmıştı.
Çene kemikleri bir heykeltıraşın elinden çıkmışçasına biçimliydi. O an için sakalsızdı ve saçları askermişçesine üç numaraya vurulmuştu.
Bu fotoğrafın da arkasını döndürdüğümde aynı el yazısıyla Emir Sayer yazılmıştı. Tarih, 2013 senesinin mart ayının 24'ü yazıyordu. Niye böyle bir fotoğrafa gerek duyulmuştu?
Babamın o adamı yakından tanıdığına emindim. Her şeyi çözmem artık farz kılınmıştı.
Hazırladığım sırt çantasına dosyayı, fotoğrafları ve birkaç kalın hukuk kitabını koyarak, yere koydum. Hole koyulmuş valizlerimi odaya sürükleyerek içinden bornozumu çıkartıp, kısa soğuk su duşu aldım. Valizden yüksek belli koyu dar bir Jean ve beyaz bir gömlek çıkarttım.
Çıkarttıklarımı giyip, gömleği uçlarından bağladım ve yakasını göğüs çatalıma kadar iliklemedim. Oldukça spor ve günlük karmaşasıydım.
Islak saçlarımı tarayıp kabarıklığını gidermek için kremledim ardından suratımdaki sağlıksız duruştan ötürü, hafif makyaj yaptım. Dün gece giydiğim ceketi giyip çantamı sırtlayarak evden çıktım.
Nilay Hanımın verdiği büro kartına bakıp, büronun nerede olduğunu çıkartmaya çalışırken apartmandan dışarı kendimi atabilmiştim. Hatırladığım kadarıyla, evimize bir kilometre kadar uzaklıkta olan metro istasyonuna yürüyüp oradan iki numaralı metroya binsem ve İhsaniye istasyonunda insem, büroya ulaşırdım.
Telefonumu almayı unutmuştum, müzik dinleyemeyecektim ama en azından neredesin saçmalıklarını da dinlemeyecektim.
Üstüme giydiğim ceket, havanın soğukluğuna karşın inceydi, ellerimi ceplerime sokarak ısıtmaya çalıştım. Yeni doğan güneşin soğukluğu ve sonbaharın dengesiz ruhu hâkimdi, gökyüzüne baktığımda her saniye griye boyanmış bulutlar çoğalıyor ve göğün maviliği kararıyordu.
Yüzüme düşmeye başlamış yağmur damlaları ile bugünün benim ruhumun aynası olacağına karar verdim. Yağan yağmur damlaları, ruhuma temas ediyordu.
Hızlı adımlarım, yağmuru da şiddetlendirir gibiydi, kısa sürede rüzgârda benden yöne esmiş ıslanmam daha da kolaylaşmıştı. Nemli saçlarımla evden çıkmıştım ama yağmurla, saçlarımın uçlarından sular süzülmeye başlamıştı. İkinci banyomu yapmıştım resmen.
Metro istasyonuna sıçana dönerek ulaşmıştım ama dert değildi. Bilet satın alıp, istasyona inen merdivenlerden koşarak indim, öğrenci ve işe gitmekte yolcuların arasına karışıp trene bindim. Saate çok erkendi, iş veya okul saatleri olduğundan insan yoğunluğu vardı.
Trenden indikten sonra kısa bir yürüme mesafesini kat edip, cadde üzerinde olan apart katlı bürolar; müşavir, muhasebe, avukat şeklinde ayrılan ofisler dağınık yerleşmişti.
O kadın erkenden işinin başına geçebilecek çalışkanlıkta olmadığını düşünsem de anlık hareket etmiştim. Okuluma yakın bir yerdeydim, eğer ofiste yoksa okuluma geçip ders programımı alabilirdim.
İzlenimlerimi yanıltarak elinde kahve kupasıyla kapıyı aralamış, dinç yüzüyle, "Bu kadar erken beklemiyordum," diyerek geçmem için kapıyı ardına kadar açmıştı. "Hoş geldin."
"Her zaman bu kadar erken uyanmam." Diyerek kısa bir açıklama yaptım, içeri geçerken. "Günaydın bu arada." Dedim ıslak saçlarımı sıkıca elimde tutup süzerken.
"Islanmışsın, temiz havlu getirebilirim." Dedi fincanını bekleme masasına bırakıp, ilgili tavırla.
"Gerek yok, kurur." Dedim göz göze gelmemek adına, kıyafetlerime bakarken.
"Pekâlâ, sana hazırladığım odaya geçebilirsin ama öncesinde dava hakkında ne düşündüğünü bilmeliyim." çantamı sırtımdan indirip bekleme sandalyesine koydum.
"Bilmelisin," diyerek sıkıntıyla iç çektim. "Ki hemen ardımdan babama anlatabilesin." Kaşlarım havalanarak avukatın nabzını ölçtü. Durumundan rahatsızdı, ellerini sıkıp gevşeterek güç almaya çalıştı.
"Saruhan otoriter bir adam, sorduğu soruların cevabını alacaktır." Dilim söylediğine karşın sinirle dudaklarımda hızlıca gezdi.
"Babamın muhbiri misiniz? " Diyerek hayıflandım. Bakışları ikircikliydi, kayıtsız kalarak, "Odam neresi?" dedim.
Gözlerim büroyu tanıyordu, iç mimar dokunuşlarıyla gösterişli bir ofis olmuştu.
Soğuk sesle, "Merdivenlerden çıkınca çalışma masasını görürsün." rugan stilettolarının topuğunu vurdurarak kapısında ismi yazan odaya girdi. Alınganlığını göz ardı ederek bahsettiği odaya çıktım.
Bu katta tek oda vardı, kapı takılmaya gerek duyulmamıştı. At koşturacak genişlikteydi, masanın arkası boydan boya camdı, bina yüksek olduğundan birçok şey daha küçük ve güzel gözüküyordu. Cama yaklaşarak dışarıya baktım, trafiği bitmeyen bir caddeye bakıyordu. Burası, geceleri muazzam manzara olurdu.
Sırtım kapıya dönükken merdivenlerden birinin çıktığını anlayıp oraya döndüm. Dizlerinde biten siyah bir kumaş etek, üstünde beyaz salaş gömlek giyen ve yüzünde mahcup, utangaç ifadeyle genç bir kız çıktı. Elindeki büyük kahve kupasını bana uzatarak, "Ben Aleyna. Nilay Hanımın sekteriyim." Kupayı avcuma alarak hafifçe gülümsedim.
"Ben de Sena." Dedim başımı sallayarak. Stresini samimiyetimle azaltmıştım. "Kahve için teşekkür ederim. Yeni misin?" diyerek masanın önüne gelip kalçamı masaya yasladım. "Ben de yeniyim." gülümsedim hafifçe. Alışmaya çalışıyordum.
"İkimize de hayırlı olsun. İlk günüm sayılır. Büro açılmadan önce görüşmeye gelmiştim yalnızca." Kahvemden bir yudum aldım.
"Büro yeni açıldı galiba." dedim mantık yürüterek. Boya ve yeni mobilya kokusu hala gitmemişti.
"Evet," dedi onaylayarak. "Henüz açılışı bile yapılmamış." Diyerek yüzünü heyecanlı hale büründürdü.
Büyük ihtimalle bürokrat insanlar arasında boy göstereceğinden sevinçliydi. Heyecanlandığı şey, bürokrasinin kibir ve üstünlük kurmayla döndüğü masaydı.
"Yapılacağını sanmam. Nilay Hanım genç bir avukat, Adalet Sarayında tanındığını düşünmüyorum." Dedim dudaklarımı büzerek. "Kıdemli gözükmüyor." Önyargılarım ona karşı bitmeyecekti.
Gözleri şaşkınca açıldı. "Nasıl bilmezsiniz?" dedi gülerek sitem ederken. "Yarın gece babanızın organize ettiği bir açılış yapılacak, davetiyeyi koymuştum masanıza." Yanımdan geçerek masadan davetiye kartını aradı, bulduğunda, "Bakın, burada." Deyip bana verdi.
Gözlerim karta inerken, dudaklarımı kemirmeye başlamıştım. Dümenler arkamdan dönüyordu.
Söylediklerine anlam veremeyerek, "Niye babam organize ediyor? Saçmalık." Dedim hayretle, açılış yerine baktım. Ünlü bir hotelin lobisinde yapılacaktı fakat kartta babamın ismi geçmiyordu, bence bir hinlikte buradaydı.
"Büro, mülk olarak Saruhan Bey'in. Siz bilmiyor muydunuz?" Tüm bunlardan niye haberim yoktu? İşlediği suçlardan cayması adına hibe edilmiş ve avukatın böylelikle gözü boyanmıştı.
Etrafa baktım, "Bu büro babamın yani? Ben hiçbir şeyi bilmiyorum Aleyna." dedim inanmaz gözlerle. Hayret dolu baktım. Gözleriyle onaylayarak gülümsedi. "Babamın ismi kartta yok?" karttan gözlerimi kaldırarak detaycılıkla onu izledim.
"Onu bende bilmiyorum, gözden kaçmış olmalı." Bir şey bilmediğine 'gözden kaçmış' tabiriyle inanmıştım.
Başımı aşağı düşürüp, "Bunun gözden kaçmasına izin verilmez Sena." Diye fısıldadım ağzımın içinde. Saçlarım önüme dağıldığından ne yaptığım belirsizdi. "Kandırıyorlar seni."
Aleyna kafasını eğmiş yüzüme bakmaya çalışıyordu, "Geleceksiniz değil mi?" dedi yüzündeki saf gülüşle. "Kesin gelirsiniz diye düşünmüştüm ben."
Kafamı memnuniyetsizce onaylayarak salladım, "Gelmemek ne mümkün." Omurgamı düzleştiren nefesi ciğerlerime aldım. "Sen de geliyorsun değil mi?"
Pusunun içindeki pusuda; avcıyı avlayan bir oyundaydım.