-Yıllar Sonra İlk Karşılaşma-
Yağmurdan sonra iğde ağaçlarının kokusu mahallenin üzerine ağır, tatlı bir tül gibi çökerdi.
Arka sokaktaki o boş arsada, rüzgârın yönüne göre eğrilmiş iğde ağaçları herkes için değersiz birer çalı yığınıydı belki ama Tanem için bir sığınaktı.
Kimseye gösteremediği kırık dökük kalbini, kimsesizliğini alıp o dalların arasına saklanırdı.
Çünkü Tanem, çocukluğu boyunca "yeterince" olamamış bir kızdı.
Aşırı zayıftı.
Bilekleri birer dal parçasını andırır, diz kapakları pantolonunun altından dışarı fırlayacakmış gibi dururdu.
Saçları rüzgârla inatlaşır, gür saçları kabardıkça kabarır, fazlasıyla harabe dururdu.
Mahalle çocukları ona "Safinaz" ya da "Çöp Kız" diye seslenerek eğlenirdi.
Ama Ali Sefa farklıydı.
O, mahallenin geri kalanından sadece zenginliğiyle değil, yaydığı o tuhaf, karanlık enerjiyle de ayrılırdı.
Temiz ayakkabıları, pahalı bisikleti ve emrindeki çocuk grubuyla sokağın mutlak hakimiydi.
Tanem’i ne zaman görse, o buz gibi ama yakıcı bakışlarını üzerine diker, dudaklarında alaycı bir kıvrılmayla fısıldardı:
"Rüzgâr sertleşiyor İğde Kuşu, dikkat et de kanatların kırılmasın."
Herkes ona Safinaz derken, Ali Sefa ona bu ismi takmıştı: İğde Kuşu. Kulağa hoş geliyordu ama Ali Sefa'nın sesindeki o sert ton, Tanem'in kaçıp gitmesine yetiyordu.
Kimsenin bilmediği bir mucize vardı: Tanem o kadar hafifti ki, iğde ağaçlarının en uç, en ince dalları bile onu taşıyabiliyordu.
Diğer çocuklar çıksa çatır çatır kırılacak o dallar, Tanem’i adeta kucaklardı. Gökyüzüne en yakın o tepeye tırmanır, dünyadan kopardı.
Ve her seferinde, ağacın altında dikilen o karaltı ile kabusu başlardı.
Ali Sefa, kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını hafifçe yukarı kaldırmış halde dakikalarca onu izlerdi.
Bakışları o kadar sertti ki, gören nefret ediyor sanırdı. Oysa Ali Sefa, o ağacın dalları arasında kaybolan kızı, yeryüzündeki herkesten daha çok merak ediyordu.
Sadece sevmeyi, hırpalamaktan ayıramıyordu.
****
Yıllar Sonra....ELAE Holding.
Zaman, bazılarını sadece büyütür; Ali Sefa’yı ise bir heykel gibi yontmuş, kusursuz ve tehlikeli bir forma sokmuştu.
ELAE Holding binasına adım attığınız an, atmosferin basıncı değişirdi.
Ali Sefa GÜNEŞER...
Koridorlarda yankılanan topuk sesleri, Ali Sefa’nın odasının bulunduğu kata yaklaştıkça kesilir, yerini mutlak bir sessizliğe bırakırdı.
Çalışanlar onun adını duyduğunda değil, sadece o koridordan geçme ihtimalini düşündüklerinde bile adeta put kesilirdi.
O, disiplini bir yaşam biçimi değil, bir silah olarak kullanan; hatayı affetmeyen, mükemmeliyetin vücut bulmuş haliydi.
Tanem, terlemiş elleriyle asansörden indiğinde, içindeki o küçük kızın dizleri hâlâ titriyordu.
Babasını yıllar önce kaybetmişti. Annesi yıllar boyunca gündelik olarak temizliğe giderdi. Kazandığı para iki çocuğuna, evin kirasına yetmiyordu.
Kardeşi Umut'un okul masrafları onu bu kapıya, "genç milyarder" lakaplı celladının yanına getirmişti.
Yönetici katının kapısı açıldığında, içerideki ağır koku Tanem’in genzini yaktı.
Pahalı tütün, deri ve odunsu bir parfümün karışımı...
Ali Sefa, devasa masasının arkasında oturuyordu.
Siyah pahalı gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı; damarlı, güçlü kollarındaki gümüş saati ışığı yansıtıyordu.
Yüzü, bir dergi kapağından fırlamış kadar keskin hatlara sahipti ama gözleri... O gözler hâlâ aynıydı.
Karanlık bir kuyu gibi.
Tanem içeri girdiğinde, Ali Sefa başını dosyadan kaldırmadı. Ama odadaki hava bir anda elektriklenmişti. Adamın parmakları arasındaki kalem durdu.
"Tanem Yalçın," dedi sesiyle odayı titreterek.
Sesi çocukluğundaki o alaycı tondan arınmış, yerine kadifemsi ama otoriter bir derinlik gelmişti.
Tanem yutkunarak dik durmaya çalıştı. Artık o zayıf çocuk değildi; yüzü oturmuş, bakışlarına bir kadının direnci gelmişti. "Başvuru için geldim," dedi, sesi titremesin diye dua ederek.
Ali Sefa ağır ağır arkasına yaslandı. Gözlerini, Tanem’in yüzünde, boynunda, ellerinde gezdirdi.
Bakışları öyle yoğundu ki, Tanem teninin yandığını hissetti. Sırf bu bakışlar yüzünden kendini hiç bir zaman güzel görememişti.
Bu adam sadece karizmatik değildi; bakışlarıyla insanın ruhunu soyacak kadar cüretkardı.
"Başka iş bulamadın mı?" diye sordu Ali Sefa. Dudak kenarında o her şeyi bilen, ukala gülümseme belirdi. "Yoksa rüzgar seni yine bana mı savurdu?"
Tanem’in gözleri sinirle parladı. "Mecbur kalmasam, kapınızın önünden bile geçmezdim."
Ali Sefa ayağa kalktı.
Boyu, beklediğinden çok daha uzundu.
Ona doğru bir adım attığında, Tanem istemsizce geriledi. Ali Sefa, masanın etrafından dolanıp tam karşısında durdu.
Aralarında santimler kalmıştı; Tanem onun vücut ısısını ve o baş döndürücü kokusunu duyabiliyordu.
"Hâlâ aynısın," diye fısıldadı Ali Sefa, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüştü.
Eğilip yüzünü Tanem'in saçlarına yaklaştırdı. "Hâlâ o lanet olası iğde ağacı gibi kokuyorsun."
Tanem nefesini tuttu. Ağlayarak kaçıp gitmek istedi.
Ali Sefa’nın parmakları, genç kadının saçlarına gitmek ister gibi kasıldı ama adam ellerini cebine soktu.
Kendine hakim olmalıydı.
"Seni işe alacağım...annemin hatrına." dedi Ali Sefa, gözlerinin içine meydan okurcasına bakarak. "Ama şunu unutma; bu holdingde kuralları ben koyarım. Ve benim yanımda çalışacaksan, o dalların tepesine saklanmana izin vermem. O kanatların, buradan gitmek için havalanacak İğde Kuşu."
Kısa bir an sustu ve ardından devam etti, "Ben kovmayacağım seni. Sen gideceksin. Tıpkı yıllar önce yaptığın gibi..."
O son cümlede Ali Sefa'nın sesi hafiften kısılmıştı. Bir durgunluk mu düşmüştü sesine yoksa felaket mi?
O da bilmiyordu. Tek bildiği, karşısında ki kadının artık o cılız, çirkin olmadığıydı.
Hoş...hiç bir zaman Ali Sefa onu çirkin bulmamıştı.
Tanem, karşısındaki bu devasa, yakışıklı ve bir o kadar da zalim adama bakarken anladı: Çocukken onun canını yakan o çocuk gitmiş, yerine ruhunu esir almaya hazır, çok daha tehlikeli bir adam gelmişti...
İğde Kuşu demesi tüylerini diken diken etti. Ağzına sanki safra tadı gelmişti.
Bir ihtimal geçmişi unuttuğunu düşünmüştü. Ali Sefa'nın kendisini hatırlamayacağını ümit etmişti ama yanılmıştı.
Karşısındaki adam sekiz yıllık, ruhunda ki kötü izdi.
Herkesden daha geç okuma yazma öğrendiğini, öğretmenlerinin sınıfın ortasında azar çektiğini, bit kontrolünde onun gözü önünde kenara çekildiğini, bahçede oynayan çocukların kafasına bilerek futbol topu attığına, Ali Sefa şahit olmuştu.
Şimdi o korkunç çocuk gelmiş, karşısında ona aynı şekilde bakıyordu. Tiksinerek.
Buna sevinemezdi. Anca yas tutardı.
"Ben sana ne yaptım?" dedi Tanem dayanamayarak.
O an Ali Sefa'nın gözlerindeki anlam değişti. Ne olduğunu çözmeye kalmadan tekrar o itici bakışları geldi.
Ali Sefa iki adım uzaklaştı ondan.
"Siz diyeceksin,"dedi sertçe.
"Ben size ne yaptım?"dedi Tanem duruşunu dikleştirirken.
O an Ali Sefa'nın gözü göğsüne kaymıştı. Kızın üstündeki beyaz gömleğin düğmesi meme hizasında zor tutunuyor gibiydi.
Tekrar yüzüne baktı.
"Hiç bir şey!"dedi tek kaşını kaldırarak.
"O zaman bu tavrınız neden?"
Ali Sefa'nın çenesi gerilir gibi oldu.
"Nedene ihtiyacım yok."
"Doğru haklısınız. İnsanlara sebepsizce acı çektirmeyi seversiniz? Çocukken de böyleydiniz."
Sessizlik oldu. Sanki ikisnin zihninde geçmiş bir anlığına akıp gitmişti.
Ali Sefa sonunda alayla gülüsmedi ve küçümseyen bir tavırla, "Sen bir de büyümüş halimi gör İğde Kuş-"
"Bana onu söylemeyi kes!"diye tısladı Tanem.
Ali Sefa afalladı. Ama aynı zamanda bu tavrı o küçük Safinaz kılıklı kızı hatırlatmıştı.
Ağacın tepesinde ona iğde çekirdeği fırlatarak, "Bana İğde Kuşu deme seni ucube!" deyişi kulaklarına doldu.
"Patoronunla bu şekilde konuşamazsın."
"Patronum da o zaman karşımda, 10 yaşındaki çocuk olmayı bıraksın."
İşte o an Ali Sefa, nerede ve kim olduğunu hatırladı. Yaptığı çocuksu tavrına en az Tanem kadar hayret etti.
Şuan o çocuk değildi. Onu en son gördüğü günden bu yana tam on bir yıl daha büyümüş, 25 yaşında genç bir delikanlı olmuştu.
Hemen bakışlarını onun üstünden çekip masasına ilerlerken, "Kapıdaki sekrete git, işlemlerini halletsin."dedi ve koltuğuna yayılır gibi oturup, "Sabah kuralları öğrenmiş şekilde masanda olmuş ol."
Tanem hiç bir şey demedi. Sadece biran önce buradan gitmek isityordu. Arkasını döndü ve kapıyı açıp çıktı.
Kapanan kapı ardından, Ali Sefa başını koltuğuna yasladı ve kravatını gevşetti. Gergindi. Az önceki ukala tavrından bir eser yoktu.
"Hadi bakalım İğde Kuşu...burada da sığınacak bir iğde ağacı bulacak mısın?!"