Keyifli okumalar...
Bölüm Şarkısı: Suzy - I Love You Boy
Hotel Del Luna Ost - Long and Far
8.Bölüm: ''Günlükteki Sırların Bedeli''
Aybige
Kapıyı sertçe sabah açtığım gibi açarken ağzı aralanmış, şaşkın bir ifadeyle bana bakan Giray'la karşılaştım. Elindeki torbaları havaya kaldırmış bir kapıya, bir bana bakıyordu. ''Az önce bağıran sen miydin?'' Yüzümde 'e n'olmuş?' ifadesiyle kollarımı birbirine doladım. Gözlerini devirdi ve yüzümü gösterdi. ''Ağzında yoğurt kalmış, korkutucu bakışlarını ciddiye aldığımı söyleyemeyeceğim.''
Kaşlarım çatılırken parmaklarımla yüzümü yokladım. Dudaklarıma bulaşan yoğurt, parmaklarıma gelirken gözlerim devrildi. Lezzetsiz olduğu gibi beni rezil de etmişti şu meyveli yoğurt! Giray Hanım denen adam Nur'un içeriye daldığı gibi beni ittirip elindeki torbalarla içeriye doğru daldı. Tanrıdan sabır diledim. Bu kız ne kadar yalnız olsa da, ne idüğü belirsiz insanlar eve dalıp duruyordu.
''Neden geldin Giray Hanım? Benimle bayıldım diye dalga geçmek içinse kötek var elimizde?'' Giray'ın yüzünde komik bir ifade oluşurken kendisini gülmemek için zor tuttuğunu anlamıştım. ''Sen düşerken kafanı da vurdun sanırım bir yerlere. Sen ve kötek? Sen ve hakaret etmek? Bu hallerini rahmetli babam görse şoktan zaten giderdi herhalde.''
''Babanın şu durumla ne ilgisi var anlamadım?''
Sorduğum soruyla Giray, yavaşça elindekileri büyük odadaki masaya bıraktı.
''Hiç, sadece... Babam seni severdi.'' Kafamda bir sürü soru işareti belirdi. Giray, sanki birçok şey demek istiyormuş da diyemiyormuş gibi kendisini sakındı. Ben de Şafak olmadığımı belli etmemek için bilmediğim bu konuda hakkında ağzımı açmadım ve gözlerimi konu değiştirmek amacıyla içinden mis gibi kokular gelen torbalara çevirdim.
''Bunlar nedir?'' Cevap vermesini beklemeden torbaları karıştırmaya başladım.
''Açlıktan bayılmış olabileceğini düşündüm. Malum, psikopatın teki olduğun için ot, çöple beslenip duruyorsun. Biraz düzgün beslen, sen bana emanet sayılırsın.''
Torbadan çıkan sıcak ve güzel kokulu yiyeceklere aç gözlerle baktım ve hepsini tek tek masaya çıkarırken onları bir süre aşık aşık izledim. Tanrım, yiyecek!
''Sen var ya... Sen mükemmelsin! Bir numaralı adamımsın artık Giray Hanım!'' Giray'ın omzuna doğru takdir amaçlı hafifçe vurdum. Giray yüzündeki şok ifadesiyle kolunu tuttu. Ne? Çok da sert vurmamıştım ki.
''Bu kadar aç olduğunu da tahmin etmemiştim. Özellikle etten nefret ettiğini düşünerek bir sürü et ürünü almıştım oysaki.''
Kendi kendine konuşmasına aldırmayarak hızla elime geçen bir kaşığı avuçladım ve önce sıcak olan sıvı yiyeceğe yöneldim. Bir çeşit çorba olmalıydı, tabi ne çorbası olduğu pek de umurumda sayılmazdı.
Kısa bir süre içinde Giray'ın şaşkın bakışları eşliğinde çorbamı bitirip, lezzetli görünen bir et yemeğine yöneldim. Tabağın içinde dilim dilim kesilmiş etler ve yanında da yediğim yoğurdun meyvesiz hali vardı. İtiraf etmeliyim ki, meyvesiz hali etle çok güzel gidiyordu.
''Şafak... Kızım kıtlıktan mı çıktın?'' Gözlerimi Giray'ın gözlerine çevirip eti yemeyi sürdürdüm ve omuz silktim. Yediğim yemeği işaret ettim.
''Bo no yomoğo?''
Beni anlamak için gözlerini kısmışken en sonunda ne demek istediğimi anlamış olacak ki tuhaf bir şey söylemişim gibi baktı ve beni cevapladı. ''İskender?''
Kafamı sallayıp tekrar ettim. ''İskender... Artık sen de bir numaramsın.''
Giray'ın yemeklerden nasiplenme hareketlerine eline birkaç kez şaplak atarak cevap vermiş ve benim için getirdiği yemeklerin hepsini silip süpürmüştüm. O kadar hızlı yemiştim ki midem aynı anda hem bayram ediyor hem de bulantıyla isyan ediyordu. Ne? Mahkemedeki simit dışında günlerdir bir şey yemiyordum, ne yapayım?
"Sen, cidden inanılmazsın. Hepsini tek başına yediğine inanamıyorum Şafak."
Giray geldiğinden beri yüzünden eksik etmediği şaşkın ifadeyi kesmeden kendi kendine konuşmayı sürdürdü.
"Keşke kameraya falan çekseydim. Şimdi birilerine anlatsam bile inanmazlar. Bir buçuk iskender yedi kız ya vejeteryan haliyle!"
Gözlerimi kısıp kendi kendine deli gibi konuşam Giray'a sertçe bakarken kısık gözlerimi fark etmesiyle irkildi ve yüzüne yapmacık bir sırıtış ekledi. "Afiyet bal şeker olsun diyordum ben de." Kafamı geçiştirir gibi salladım.
"Sahi, sen buraya sırf benim karnımı doyurmaya mı geldin? Davada karşı taraftasın, burada olmaman gerekmiyor mu?" Soruma karşılık kollarını birbirine geçirdi ve rahat, beyaz renkteki koltuğa iyice yayıldı.
"Mahkemenin ortasında bayılma taklidi yapan küçük Şafak ne işler karıştırıyor diye bakmaya geldim." Ne yani? Taklit olduğunu anlamış mıydı?
"Neden şaşırdın? O salonda seni en iyi tanıyan kişiyim, eh ek olarak da iyi bir avukatım. Ne oldu? Delilleriniz mi yetersiz geldi?" Alayla sorduğu sorusuna göz devirdim ve hala rengine alışmakta zorlandığım saçlarımın uçlarıyla oynamaya başladım. Eski bedenimin aksine bakımlı olan, yumuşak ellerim ve tırnaklarım hala bana yabancıydı.
"Numara falan yapmadım, yanlış anlamışsın. Öyle olmasa seni alt edeceğime emin olabilirsin." Ne demişler? Kaçamıyorsan, inkar et! Sanki çok şey biliyormuşum gibi bir de kendimden emin emin konuşuyor, beklentiyi daha da yükseltiyordum ama olsun.
"Neyse, üstüne gelmeyeceğim. Aslında geliş sebebim farklı."
Söylediğine karşılık kaşlarım havalanırken duruşumu bozmadım ve devam etmesini bekledim. Onu dinlediğimi teyit edip kabanının iç cebinden Şafak'ın defterine benzer bir defter çıkardı ve devam etti.
"Bir süre önce babamın odasında bunu buldum. Baksan iyi olacak." Kaşlarım çatılırken yerimde dikleştim. Babasının kim olduğunu ve Şafak'la ne gibi bir ilgisi olduğunu bilmiyordum. Belli ki ciddi bir meseleydi, bakmalı mıydım? Giray'ın ısrarcı bakışlarına bakılırsa sanırım defteri almalıydım. Uzattığı defteri küçük ellerimle kavradım ve sayfalarını çevirerek kısa bir göz gezdirdim. Bu bir anı defteri değildi anladığım kadarıyla.
"Bu defterde... Babamın hayatına giren herkes ve onlar hakkında her şey var. Sen dahil." Yorgun bakan gözlerim Giray'ınkilerle birleşti.
"Yani?" Soruma karşılık gözlerini devirdi.
"Bak, ben bu davanın avukatlığını boşuna üstlenmedim tamam mı? Bu adam sandığınızdan daha tehlikeli. Babam, adamla ilgili her şeyi bu deftere yazmış. Okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksın."
Sanki biri bizi duyabilirmiş gibi sessizce, anlamam için her şeyin üstüne basarak konuşurken ben hiçbir şey anlamıyordum.
"Şu an bunları bana neden anlatıyorsun?"
"Bu davadan çekilmenizi istiyorum. Adamın önüne çıktığınız an sizi bitirecek, inan bana."
Ağzımdan bir 'hah' nidası çıktı. Bu adam beni salak mı sanıyordu? Tamam, savcılıktan ve davalardan anlamıyor olabilirdim ama resmen bana gelmiş savaşmadan, savaş alanından çekilin diyordu. Her tehlikeli durumdan tehlikeli olduğu için kaçsaydım koskoca bir devletin ilk kadın komutanı olamazdım herhalde.
"İsterse bizi bitirsin, bu cezasını almasına bir engel olmayacak. Çoktan infaz edilmesi gerekird- yani demek istediğim çoktan cezalandırılmış olmalıydı. Hem, eğer tehlikeliyse sen neden bu adamı savunuyorsun?" Ona meydan okuyor gibi konuşmam gözlerini devirmesine sebep oldu.
''Emin ol, cezasını almasını sağlayacağım.'' Dediklerine anlam veremezken Giray, bir şey dememi beklememiş ve gözlerini kısa bir süre yüzümde ve saçlarımda gezdirdikten sonra dış kapıdan hızlı adımlarla kendisini atmıştı. Onun amacı, bu adamın ceza almamasını sağlamak değil miydi? Zaten bu işten zerre anlamıyordum, Giray aklımı daha da bulandırmıştı. Şafak, Giray'ı takmamamı söylemişti, onu umursamamalıydım. Ya gerçekten bildiği bir şeyler vardı da ondan böyle konuşuyorsa? Onu dinlemeli miydik?
Elimde hala tutuyor olduğum sert, deri kapaklı defteri yavaş hareketlerle, zarar vermekten korkarcasına açtım. Kapaktaki isim hafızamda yer edinen bir başka isimle uyuşurken kaşlarım istemsizce büküldü.
Basri Ramsay.
Şafak'ın günlüğünde görmüştüm bu ismi daha bugün.
Hızlıca defterin ilk sayfasını açarken hareketlerim telaşlıydı. Ellerim titriyordu, çünkü belki de Şafak'ın bile bilmediği şeylerle karşılaşacaktım. Bu, beni korkutuyordu. Bu başkasının hayatıydı ve şu an o hayatın başrolü bendim.
Şafak'ın geleceği benim şu an yaptıklarıma bağlıydı, sorumluluklarım yine bitmiyordu. Tabi Şafak'ın geleceğinin bana bağlı olması kadar benimki de Şafak'a bağlıydı. Biz birbirimize bağlanmıştık. Yaşadığımız; iki farklı zamanın, iki farklı dünyanın ve iki farklı ruhun birbirine bağlanışıydı ve bu bizim milatımızdı.
Defterin ilk sayfasındaki yazılar silikti, okunması zordu. Bu alfabenin de bana yabancı olduğunu düşünürsek ilk bakışta sayfada ne yazdığını anlamak benim için zordu. Defteri biraz daha görüş alanıma katarken gözlerim kısıldı. İlk sayfaya atılan tarihin günü belli olmasa da yıl olarak, 1991 yılını gösterdiğini seçebilmiştim. Hala olduğumuz yıla alışamamışken bunları yazıya dökülmüş şekilde bulmak beni daha da germişti. 1991 yılı bile şu anki zamana göre çoktan 30 yıl öncesini gösteriyordu.
Basri Ramsay'ın aldığı notlar düzensizdi. Sanki kendi kendine iç muhakeme yaparcasına küçük küçük notlar almıştı. Sayfanın köşesine ise bir kesilmiş kağıt parçası yapıştırılmıştı. Sararmış, yazıları hafiften silinmeye yüz tutmuş kağıt, üzerinde yazdığına göre o yıla ait bir gazete haberiydi. Gazete, bir tür havadis aracı olmalıydı. Havadisin başlığını okudum.
'Ünlü yazar, Sergen Turna'nın yeni romanının kurgusu gerçeklerden mi esinlenildi?'
Kaşlarım düşünceli bir ifadeyle çatıldı. Sergen Turna bayılma numarası yaptığım davadaki cezalandırılacak olan adamdı. Bu adamın Giray'ın babasıyla olan alakası neydi? Havadisin devamını okumaya başladım.
' İddialı r******rıyla tanıdığımız, aynı zamanda da ünlü bir iş adamı olan Sergen Turna pedofili mi? Son romanı olan 'Sus Payı' geçtiğimiz günlerde çok konuşulan ve eleştirilen bir roman olmuştu. Kitabın ana karakteri olan saygın bir iş adamının önce en yakın arkadaşının eşini taciz edip, daha sonra da yetimhaneden evlat edindiği üvey kızına aşık olması okurlarca isyana sebep oldu. İddialara göre, kitabın ana karakteri Sercan, Sergen Turna'yı temsil ediyordu. Romandaki karakterin tüm özelliklerinin ünlü yazarla birebir uyuşması da iddiaların temelini sağlamlaştırıyordu. Sergen Turna, bütün suçlamaları reddetse de kurgusu hakkında bir açıklamada bulunmadı. Romanın içeriği ise hala okur severler arasında bir tartışma konusu. Suçlamaların ardından, kitabın satışları durduruldu, iddialar ise hala devam etmekte. Sergen Turna'nın avukatı iddiaların asılsız olduğunu vurguladı, peki bu dava öylece kapanacak mı?'
Haberi okurken sinirden defteri sıktığımı daha yeni fark edebilmiştim. Bu adam pisliğin tekiydi ve eminim ki o kitabın konusu da kendi pisliklerinin toplanmasından oluşuyordu. Bir de yaptıklarından gurur duyar gibi yayınlamıştı! Titreyen ellerim ve küçülmüş gözbebeklerim sayfanın üzerinde dolaştı.
'Eğer beni çiğnemesini istemiyorsam ben onu çiğnerim' bu da ne demek oluyordu? Sergen Turnadan mı bahsediyordu? Gözlerimi diğer kısa notlarda gezdirdim.
'Üvey kızı Sanem Turna, araştır.'
'Kayıp kız'
'Mağdur Deren Ramsay.'
'İfadeler avukatı tarafından yok edildi.'
Okuduklarımla kafamda bir şeyler canlandı. Kafamda canlananlar Basri Ramsay için kötü hissetmeme neden oldu. Deren Ramsay, Basri Ramsay'ın karısı olmalıydı. İkinci isimleri aynıydı. O zaman bu herif, Giray'ın annesini taciz mi etmişti? Tabi eğer bu romanın kurgusu doğruysa. Giray'ın bunları okumuş olmasının onun için ne kadar büyük bir acı olduğunu düşündüm. Yıkılmış olmalıydı. Dışardan bakınca alaycı, manyak bir yezit gibi görünüyordu ama kim bilir iç dünyası hangi karanlıklara ev sahipliği yapıyordu?
Daha fazla oyalanmadan sayfaları değiştirdim. Birkaç sayfa boyunca şüphelendiği insanların isimlerini, onlarla nerede ve nasıl tanıştığını, kim olduklarıyla ilgili ayrıntıları yazmıştı Basri Ramsay. Böyle böyle sayfaları inceleyerek lazım olan bilgileri zihnime kaydettim. Okuduğum kadarıyla ve silinmeyen yazılardan çıkardıklarıma göre Basri Ramsay'ın eşi Deren Ramsay, Basri'nin yakın arkadaşı olan şerefsiz yezit Sergen Turna tarafından taciz edilmişti. Olaydan sonra Deren Ramsay bir süre akıl hastanesinde yatmıştı. Birkaç yıl sonra toparlanmaya başlamışken ilk ve tek çocukları olan Giray dünyaya gelmişti. Ne yazık ki annesi Giray'ı doğururken vefat etmişti. Ölüm nedenine göre uzun yıllar hastanede kullandığı ilaçlar bünyesini zayıflatmıştı. Okurken sanki yazıları Basri Ramsay değil de bu olayları uzaktan izleyen biri not etmiş gibi hissetmiştim. Yazılar eşini kaybeden yorgun bir babanın ağzından değil de profesyonel bir araştırmacının objektif bakış açısından yazılmış gibiydi.
Devamında okuduklarım ise beni daha da sinirlendirmişti. İçimdeki adalet ateşiyle kavrulan savaşçı benliğimi dizginlemek zordu. Sergen Turna, sözü geçen avukatının da yardımlarıyla birkaç sene içinde tamamen aklanmış, suçlarının üzerine suç eklemeye devam etmişti. Bu sürede de avukatı vefat etmişti. İlginç olan ise Sergen Turna'nın bir sonraki kişisel avukatının Basri Ramsay olmasıydı. O sayfalardaki yazılar neredeyse okunamayacak hale geldiğinden ayrıntılarını anlayamamıştım fakat okuyabildiğim kadarıyla Basri Ramsay, tehdit edilmişti. Elinde oğlundan başka hiçbir şeyi kalmayan, varını yoğunu Sergen Turna'yı cezalandırmak için kullanan bir babaydı Basri Ramsay. Ne ile tehdit edildiği meçhuldü. Uzun yıllar boyunca avukatlığını yapmayı sürdürmüştü belli ki. Onca yıl boyunca da eşinin taciz edildiğini kanıtlayacak tüm veriler yok olmuştu, eşi de dahil. Sergen Turna'nın evlatlığı Sanem Turna ise uzun bir süre kayıplara karışmıştı, bu nedenle Basri Ramsay, kızdan da bilgi toplayamamıştı. Defterde 2009 yılını da geçtikten sonra üzerinde 2010 tarihli senenin olduğu sayfada tanıdık bir isim görmemle durdum. Bu, Giray'ın 'sen dahil' diye bahsettiği kısım olmalıydı.
'Şafak Akova,
15 yaşında. Sergen Turna'nın yetimhaneden yeni hedefi.
Kızı koru.
Müdireyi araştır.
Zeki, meraklı ve çalışkan.
İnsanlardan korkuyor.
Tanık olabilir.'
Okuduklarımdan sonra Şafak için bir kez daha kalbim burkuldu, acaba neyin içinde olduğundan haberi var mıydı? Neredeyse Sergen Turna'nın kurbanı olacağı gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Şafak zaten, insanlardan korkan biriyken böyle bir olayın başına gelmiş olma durumunu düşünmek bile istemedim. Normal şartlarda pek de hassas olmayan kalbim; Şafak için ısındı, ve o pislik adam için öfkeyle soğudu.
Sayfanın sonuna iliştirilmiş yazıyla gözlerim aralandı.
'Bugün Şafak'ın koruyucu ailesi olmayı üstlendim. Sergen Turna, bu işin peşini bırakmayacak ama kız güvende. Şafak ise içine kapanık, ona ulaşamıyorum. Onu bir doktora götürdüm. Sosyal fobi teşhisi koyuldu. İnsanlardan neden korktuğunu böylece anlamış oldum. Sergen Turna, bu kıza dokunamayacak.'
Peki yıllar sonra Şafak'ın bu davanın savcılığını üstlenmesi ne çeşit lanet bir tesadüftü? Sergen Turna mahkeme sırasında beni görmüş ve Şafak'ı tanımış olmalıydı. Şafak, bu davadan uzak durmalıydı, Giray haklıydı. Ama ben Şafak değil, Aybige idim. Bu adamın bu sefer elini kolunu sallaya sallaya tekrar salınıp başka insanlara, özellikle de Şafak'a musallat olmasına izin veremezdim. Buraya geldiğimden beri zedelenen öz güvenimin yerine geldiğini hissettim. Ben küçümsenecek, ve pislik adamın tekinden kaçacak biri değildim. Üzgünüm Giray Hanım, ama planlarını ufacık sekteye uğratmak zorundayım. Bu işte ya beraberdik ya da ben kendi yöntemlerimle bir şeyleri halledecektim.
İşe öncelikle Şafak'ın da son görüşmemizde dediği gibi davayı öğrenerek başlamalıydım. Dediğine göre elimizde yeterince kanıt toplanmıştı, onlara çalışsam yeterdi ama Şafak'ın bilmediği şeyler dönüyordu burada. Bu yüzden artık hiçbir şeyden emin olamıyordum. Bu davaya iyice hazırlanmalıydım. İşe sıfırdan başladığım için önce Nur ve Barış'la iletişime geçip onlardan davayla alakalı her şeyi öğrenmeliydim. Diğer her edindiğim bilgiyi de üzerine ekleye ekleye o adamı alt edecektim. Bu zamanda da savaşıyordum; tek farkı bu seferki silahım okum değil, aklımdı.
Bakımlı tırnaklarımı istemsizce dişlemeye başlarken zihnimde dönen tilkiler sayamayacağım kadar çoğalmıştı. Elimdeki deri kapaklı defteri sertçe kapatırken masanın üzerinde duran Şafak'ın defterini de aldım ve ikisini üzerinin kağıtlarla dolu olduğu masanın üzerine yan yana bıraktım. Gözüm bir Şafak'ın, bir Basri Ramsay'ın defteri üzerinde gidip geliyordu. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar incelemeli ve ortak bir noktada mantık çerçevesinde birleştirmeliydim. Bu birleşimin beni doğru yola götüreceğini düşünüyordum. Yıllardır çözülemeyen, göz ardı edilen bu davayı artık kazanmak zorundaydık. Böyle bir yaratık, bu dünyada daha fazla gezinmemeliydi.
Kapının çalınma sesi duyulurken hırsla bezenmiş gözlerimi defterlerden çekip görüş açımdaki dış kapıya çevirdim. Dişlerimin arasındaki parmağımı yavaşça indirdim ve sakin adımlarımı kapıya doğru taşıdım. Nur ve Barış gelmiş olmalıydı.
Kapının kilidini çevirdim ve kolu indirdim. Sakin bakan gözlerim, Nur ve Barış'ın yüzlerinde gezindi. Kapıyı sonuna kadar açarken kollarımı birbirine bağladım.
''Vakit kaybetmeyelim, davayı ele almaya asıl şimdi başlıyoruz.''
✍?