|KIYAMETE ÇIKAN KARAR|

2084 Words
BERFİN Verilen bir haftanın son günü... Kimsenin huzurlu bir uykusu yok, kimse doğru düzgün bir yemek yemiyor. Baran, bir saniye bile yanımdan ayrılmadı ancak babamla göz göze gelmekten bile kaçındım. Yedi gün... Tam yedi gün boyunca hep aynı konular döndü durdu ancak bu akşam artık herhangi bir kaçamağımız yok. Karar verilmek zorunda... Ağızdan bir söz çıkmak zorunda. Herkes, salonda toplanmış birbirinin yüzüne bakarken babaannem, beni kollarının arasına sarmış saçlarımı seviyordu. Narin Nine ile aramızda Baran vardı ama bana, beni uzun bir süre göremeyecek gibi dikkatle bakıyordu. "Kapımıza dayandılar dayanacaklar ana!" diye bağırdı en sonunda amcam. Çaresizdik, bir yanda ben, bir yanda da Baran ve babamın hayatı vardı. En karısı neydi? Herkesin hayatta kalması... Benim, gelin olarak Dilevanlar'ın konağına gitmem ve ömür boyu hayattaymış gibi yaşamaya devam etmemdi... Kan davasının sonsuza kadar çözülmesiydi. Korkmam bencilce miydi? Dilan’ın gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu ve artık bu neredeyse kalıcı bir hal almaya başlayacaktı. Baran, elimi asla bırakmıyordu. Onu sıkı sıkıya tutuyordum. On beş sene görmediğim babam, on beş senenin sonunda hayatıma girmişti ve onda da bize yaradan başka bir şey vermemişti. Bana bişiler sürmeyi Baran öğretmişti, ip atlarken dönen ipin arasına korkusuzca girmeyi Baran öğretmişti. Avlanmayı Baran öğretmişti, ilk uçurtmayı Baran ile uçurmuştum... Şimdi kendimden vazgeçmezsem eğer onu ıslak ve soğuk toprağın altında görmeyi düşünemiyordum bile... Berivan Yenge, derin bir nefes aldı ve babaannemin dizlerinin yanına çöktü. "Ana tek kelime etmezsiniz ancak zaman gelir. Kapımıza dayanacaklar, silahlarıyla gelecekler. İki ceset mi çıkaracağız bu konaktan?" Narin Nine, sert bir sesle cevap verdi. "Ne dersin sen Berivan?! Ne cesedi?!" "Narin Ana, kızarsın söylenirsin ama olacağı o değil midir? Gözünü seveyim biriniz bir şey desin!" diye Berivan Yenge bağırdı ancak kimse yine tek kelime etmemeye kararlı gibi davrandı. En sonunda babam derin bir nefes aldı ve konuştu, "Ben kızımı onların konağına gelin diye sokmam! Öldürecekler ise eğer beni öldürecekler! Oğlumun bir suçu günahı mı vardır ki ona silah doğrultacaklar?!" Babamın cesaretini yarıda kesen babaannem oldu, "Bir de konuşur musun Adil?! Bir de ağzını açıp laf mı edersin?! Bu çocuklar, on beş yıl senin hasretinle büyüdüler. Çocuklukları, hapishane görüşleri için günleri sayarken geçti! Bir de kendine konuşmayı hak mı görürsün sen?!" Babaannem, elimi sıkıca tutmaya devam ederken ben de öfkeyle onun elini sıkıca tutmaya devam ettim ama öfkem kimeydi kestiremiyordum. Narin Nine, giderek dalgınlaşan haliyle hala bana bakmaya yeniden döndü. Kararını şimdiden düşünebiliyordum, hepimiz biliyorduk ancak kimsenin dillendiremeye cesareti yoktu. "Bu iş böyle olmaz! Bu iş öyle yürümez Adil! Hapiste kaldığın zaman içinde töreyi mi unuttun diyesin hele! Ulan biraz aklın yok mu senin?! Bu çocuklarına acımaz mısın sen?! Biraz olsun içinde babalık kalmadı mı?! Hapishanenin duvarlarında mı yitirdin aklını, babalığını?!" Şahin Amca, babamın üzerine yürürken babam da ayaklanarak dimdik önünde durdu ve gözleri birbirlerini buldu. Burun burunaydılar, "Benim karımı, çocuklarımın gözlerinin önünde öldüren Dilevanlar'ın yanına kar mı kalacaktı ettikleri?! Niye hiçbiriniz o vakit bir şey demediniz? Neden tek kelime etmediniz?!" diye bağırdı. Sesi cılız şekilde çıkan Narin Nine, zar zor bulduğu nefesiyle konuşur gibi konuştu. "Dilevanlar bilerek vurdu mu onu bile bilmeyiz! Yıllardır kör bir öfkenin peşinde debelenip durursun Adil! Kendini de yaktın ha bu günahsızları da yaktın!" Babam, elleriyle saçlarını karıştırarak bir metrelik alanda volta atmaya başladı. Amcam, onu kolundan yakalayarak durdurdu, "Kızının yüzüne iyi bak Adil Çelengi! Bu yüzünü sana hasret bırakacaklar bilesin! Hikmet Dilevan'ın öfkesini geçtim, Miran Dilevan'ın öfkesi şu Urfa'yı başına yıkar bilir misin?!" "Oğlum yaşındaki adamla mı gözümü korkutacaksın benim?!" Amcam, burnundan soludu. "Baran'ın hayatı da söz konusu olmasa şu laflarından sonra seni Dilevanlar'ın önüne ben atardım ama yeğenimin canına kıyacaklar diye susarım Adil! Susarım! Oğlun yaşındaki adam, kendine Ağa dedirtir bilir misin? Urfadaki herkes sever sayar, güvenir! Tek bir yanlış yapmazlar! Kendini, çocuklarını yakmakla kalmadın! Bizi, Çelengileri öyle bir duruma soktun ki şimdi neresinden yakayabilirsek yakalamaya çalışacağız!" Tartışmalar sürüp giderken, Narin Nine'nin gözünden bir damla yaş süzüldü gitti. Yavaşça, bastonuna yaslanarak yorgun bedenini ayağa kaldırdı. Kimseye bakmadı, yalnızca bana baktı ve elini bana doğru uzattı. "Gel kızım, gel ki biraz konuşalım..." Derin nefes alırken burnunu çekiyordu. Babaannem, kayınvalidesi Narin Nine'ye bakarak başını yana eğdi ama tek kelime etmeden elimi gevşetti. Baran da elimi bıraktıktan sonra ayağa kalktım. Narin Nine'nin bana uzattığını elini tuttum. Belki de bir daha hiçbir zaman tutamayacağım elini o andan itibaren özleyerek tutmaya başladım. Adımlarımız ağırdı. Narin Nine’nin elini tutarken, parmaklarının soğukluğunu içime kadar hissettim. Avluya çıktığımızda akşam iyice bastırmıştı. Urfa’nın o ağır, tozlu havası ciğerlerime doldu. Sanki her nefeste yılların yükünü bir daha taşıyordum. Narin Nine ağır adımlarla ilerledi, bastonunun her vuruşu taş zeminde tok bir ses çıkardı. Sedire vardığımızda önce kendisi oturdu, sonra eliyle yanını hafifçe okşayarak beni yanına çağırdı. Oturdum. Dizlerimiz neredeyse birbirine değiyordu. Bir süre ikimiz de sustuk. Sadece rüzgârın, avlunun köşesindeki çınar yapraklarını hışırdatması ve uzaktan gelen birkaç köpek havlaması vardı. Narin Nine derin bir iç çekti. Göğsü inip kalkarken sanki bütün konağın ağırlığı o nefeste toplanmıştı. “Kızım…” diye başladı, sesi her zamankinden daha kırılgan, daha yorgun. “Biliyorum, şu an yüreğin bin parçaya bölünüyor. Biliyorum, çünkü ben de aynı acıyı kırk küsur sene önce yaşadım. Kendi evimin konağında... Annem de bana aynı böyle bakmıştı...” Elini yavaşça benimkine koydu. Parmakları titriyordu. “Bak Berfin’im, ben sana masal anlatmayacağım. ‘Her şey güzel olacak’ da demeyeceğim. Çünkü güzel olmayacak. En azından uzun bir süre… Ama bazı geceler, insan hayatta kalmak için en sevdiği şeyden vazgeçmek zorunda kalır. Bazen o vazgeçiş, bir can kurtarır. Bazen on can… Bazen de bir sülalenin sonunu getirmez.” Gözlerimi ondan kaçırdım. Taş zemindeki çatlaklara baktım. O çatlaklar gibi hissediyordum kendimi. Bir yerden kırılmış, ama hâlâ bir arada durmaya çalışan. "Sevmediğin bir adamın karısı olmak... Nasıl yakar kavurur bilirim! En iyi ben bilirim ama töre böyle isterse gerisinin söz hükmü kalır mı sanırsın? Güç, sorumluluk getirir derler hep ama acının da peşinden geldiğini kimse söylemez... Güç acıtır evladım, güç yorar... Ne elinden bırakabilirsin, ne elinde tutabilirsin. Öylece, esen rüzgara göre hareket edersin..." Derin bir nefes aldı. Bir sevda evliliği yapmadığını bilirdim ama içini bu kadar yakan başka bir sevdası olacaktı ki bu kadar içli konuşuyordu şimdi. Dalan gözleri doldu, gerçekle benim gibi çarpıcı bir şekilde o an yeniden yüzleşti kendi anılarından sıyrılarak, “Baran’ı düşün,” dedi usulca. “O çocuk… Abin... Gözleri sana bakarken bile titriyor Berfin. Seni kaybetmektense kendini ateşe atar, biliyorum. Ama ateş onu yakar geçer. Seni yakan ateş ise… bir gün sönecek... İnan bana sönecek...” Bir an sustu. Burnunu çekti, elinin tersiyle gözünün kenarını sildi. “Ben seni Dilevanlar’ın konağına gelin olarak göndermek istiyorum, sanma. İçim parçalanıyor kızım. Ama öte yandan… kapıya dayanan silahların namluları, masum abinin başına dayanırsa... Baran’ın başına…" Gözlerini yeniden gözlerime, bana çevirdi. Gözlerinin çevresi hâlâ ıslaktı ama bakışında tuhaf bir kararlılık vardı. “Eğer gidersen… eğer bu fedakârlığı yaparsan… kan durur. Belki tam durmaz, ama en azından bir süre akaraktan durur. Miran Dilevan’ın öfkesi soğur mu bilmem ama ateş söner kızım, insanla birlikte kül olur. Sonra bir bakmışsın alışmışsın. Yaşamaya bir yerden tutunmuşsun ve nefes aldığına şükretmişsin. Dindirdiğin acılara şükretmişsin..." Elimi daha sıkı tuttu. Sanki bırakırsa kaybolacakmışım gibi. “Sana sormuyorum Berfin’im. ‘Yapacak mısın?’ diye sormuyorum. Çünkü biliyorum, sen zaten kararını verdin. Kalbinle verdin. Ben sadece… yanındayım demek istiyorum. Gideceksen, arkandan dua ederek göndereceğim seni. Kalacaksan… o zaman da bütün bu konağı karşıma alırım, seni korurum. Ama hangisi olursa olsun… bil ki ben seni hep sevdim. Ve hep seveceğim.” Başımı yavaşça omzuna yasladım. Gözyaşlarım sessizce aktı, yakamdan aşağı süzüldü. Narin Nine’nin omzu ıslanıyordu, ama o tek kelime etmedi. Sadece saçlarımı okşadı. Tıpkı çocukken yaptığı gibi. Avlunun sessizliğinde, sadece ikimizin nefesi vardı artık. Ve o nefesler bile, neler olacağını bilmenin ağırlığıyla alınıp veriliyordu. "Bilir misin Narin Nine sahiden? Ne karar verdiğimi bilir misin? Ne hissettiğimi bilir misin? Onca yılın sonunda, çıkan gelen adam hayatımı mahvetti. Babam, beni yaktı nine! Babam bizi yaktı! Şimdi aldığım her soluk bir ateşten ibaret. Göğsümün orta yerinde bir orman cayır cayır yanar, dumanı boğar beni. Kalbim, atmayı bıraksa da acım dinse diye günlerdir dua ederim ben! Bilir misin sahiden şu çaresizliğimi?! Ama söylediklerim seni korkutmasın, ne can alınmasına izin veririm ne de Baran'ın toprak altında suçsuz günahsız şekilde yatmasına göz yumar vicdanım! Kadın değil miyim ki? Yanan ben olurum, her hikayede böyle değil midir bu? Varsın ateş yansın hayatımın baharında, bağrımda. Varsın, benimle birlikte kül olana değin yansın kaderim... Ne edeyim nine? Ne gelir ki çaresiz elimden? Babasız büyümüş kızım ben, saçımı okşayan tek erkek Baran'dı, sırtımı dönemem ona... Anamı gözlerimin önünde kaybettim, babamı çocukluğumda yitirdim, büyüdüğümde çıktı geldi ama şimdi keşke gelmeseydi derim... Tek abim, abim için şu kapıdan çıkar giderim nine..." Gözyaşlarım durmuyordu. Omzuna yaslandığım yerden kalktım, başımı kaldırdım ama gözlerim hâlâ bulanık, yanaklarım sırılsıklamdı. Nefesim kesik kesik, hıçkırıklarım avlunun sessizliğinde yankılanıyordu. Sanki içimdeki yangın dışarı vuruyor, her damla gözyaşında biraz kül dökülüyordu. Narin Nine beni öylece izledi bir süre. Sonra yavaşça, titreyen ellerini uzattı. Parmakları soğuktu ama yumuşacıktı. Yüzümü avuçlarının arasına aldı. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki ıslaklığı sildi, nazikçe, sanki kırılacak bir şeymişim gibi. Gözlerimin içine baktı. O bakışta yorgun bir sevgi, yılların örtüsü vardı. “Kızım…” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi. “Hikmet Dilevan seni korur. O sana bir şey olmasına izin vermez. Bu dediğimi aklından çıkartma, o sana sahip çıkar.” Sözleri bir anlığına şaşırmamak sebep oldu. Anlamadım. Kafamın içinde bin tane soru dönüyordu ama hiçbiri dudaklarıma ulaşamıyordu. Hikmet Dilevan mı? Miran’ın dedesi, koca aşiretin ağası, yıllardır Çelengiler in düşmanı olan adam mı? Bana sahip mi çıkacaktı? Neden? Nasıl? Bu sözler bana bir teselli gibi gelmiyordu, aksine daha da ağırlaştırıyordu içimi. “Nine…” diyebildim sadece, sesim titrek ve boğuk. “Ne demek istiyorsun? Hikmet Dilevan… O beni neden korusun ki? Bizi yıllardır düşman bilen adam… Beni ne diye korusun?” Soru dudaklarımdan dökülürken gözlerim hâlâ onunkilerdeydi. Cevap bekliyordum. Bir şey, herhangi bir şey… Ama o sadece dudaklarını sıktı, gözlerini kısarak bana baktı. Sanki söyleyeceği kelimeleri tartıyordu. Tam o anda, avlunun dışında bir gürültü koptu. Önce lastiklerin taş zemine sürtünmesi… Keskin, acı bir ses. Ardından frenlerin ıslık gibi inlemesi. Bir araba değil, birkaç araba. Motor sesleri birbirine karıştı, sonra kapıların açılıp kapanma gürültüleri. Kalabalık bir grup. Ayak sesleri. Konuşmalar. Ve birden, konağın ağır kapısına vurulan ilk darbe. Ses öyle şiddetliydi ki, yer yerinden oynadı sanki. İkinci darbe daha sert geldi. Üçüncüde kapı menteşeleri gıcırdadı. İçeriden, salondan koşuşturmalar başladı. Kapının vurulması durmuyordu. Ritmik, kararlı, öfkeli vuruşlar. Sanki kapıyı kıracaklarmış gibi. Narin Nine’nin elleri hâlâ yüzümdeydi ama artık titriyordu. Gözleri kapıya doğru kaydı, sonra bana döndü. Bakışında artık o yumuşaklık yoktu. Sadece bir kabulleniş vardı. Derin, ağır, kaçınılmaz. “Geldiler…” dedi usulca, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak. Gözyaşlarım yeniden hızlandı. Hıçkırıklarım boğazımı yırtıyordu. Yüzümü ellerinden kurtarıp ayağa kalktım ama dizlerim titriyordu. Avlunun ortasında öylece durdum. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Kapıya vurulan darbeler hızlandı. “Çelengiler! Kapıyı açın!” Dışarıdan gelen ses sertti, tehditkârdı. Narin Nine bastonuna tutunarak yavaşça doğruldu. Bana baktı. Gözlerinde tek bir damla yaş yoktu artık. Sadece bir veda vardı. Baran, yanıma doğru koşarak beni arkasına aldı. Dilan da aynı şekilde yanımda bitti ve koluma tutundu. Korkudan ağlamaya başlamak üzereydi ama güçlü durmaya karar verdiği için arka arkaya hıçkırıklarını yutuyordu. Amcam, gidip kapıyı açtı. İçeriye ilk Hikmet Dilevan girdi. Ardından Miran Dilevan... Bir hafta önceki halinden daha öfke doluydu, artık üzüntüsünün de yerini öfke ve kin almıştı. Gözünü kan bürümüş gibiydi. Elinde bir silahla dururken arkadan içeriye Hikmet Dilevan'ın karısı Rezan Dilevan girdi. Narin Nine'nin onu görür görmez kasıldığını fark ettim. Hem arkalarından Miran’ın amcası Şerzan ve Şerzan'ın karısı Zilan girdi. Hikmet Ağa ağır adımlarla avlunun ortasında duran Narin Nine'ye doğru yaklaştı. Aralarında bir metre kaldığında durdu, "Kan hakkımı almaya geldim Çelengi!" dedi ve kestirmeden devam etti, "Nasıl vermeye karar verdiniz, diyesin hele!" Ninem, cevap vermeye kalmadan babam lafa girdi. Sözleri kışkırtıcıydı, "Gelinini ben vurdum Hikmet Ağa, beni öldür bitsin gitsin! Kızımla oğlumu rahat bırakasın!" "Sana sormam Adil! Ben, Narin’e sorarım! Hem, torunum için de kan hakkı isterim bilirsiniz!" Hikmet Ağa'nın gözleri yeniden Narin Nine'ye döndüğünde cevap bekledi ancak ninem cevap veremedi. Öylece kalakaldığında Miran’ın silahı, abime doğru kalktı. Bedenim kaskatı kesilirken abimin kolunu daha sıkı bir şekilde sıktım korkuyla. Haykırmak istiyordum ama yapamıyordum. "Madem öyle... O zaman Adil Çelengi önce kendi evladının ölümünü görecek!" dedi. Herkes ayaklanırken, birden korkunun verdiği cesaretle abimin önüne atıldım. Uzun cüssesini arkama alırken neler olduğunu anlamadı ama beni geri çekmeye çalıştı. Kendimi ondan kurtararak Miran’ın silahının ucuna doğru yaklaştım. Narin Nine ile aynı hizaya geldiğimde, tıpkı Hikmet Ağa ile aralarında bir metre kalması gibi benim de Miran ile aramda bir metre kalmıştı ancak silah tam göğüs kafesime dayanmak üzereydi. Gözleri, bana şaşkınlık içinde bakıyordu. Islak bakışlarımı Hikmet Ağa'ya doğru çevirdim. Gözlerindeki parıltı yadsınamayacak kadar fazlaydı. Yutkundum ve kurumuş dudaklarımı araladım, "Kabul ederim Hikmet Ağa... Ölen gelinin Yeliz yerine geçmeyi kabul ederim... Sana kan hakkını ben ödeyeceğim..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD