|KURŞUN SESİ|

2167 Words
BERFİN ÇELENGİ Bugün Çelengi Konağı'nda her zamankinden daha neşeliydi. On beş senenin sonunda babam, dün hapisten çıktı. Büyük Hanım, Narin Nine ile babaannem Binnur'un keyfine diyecek yoktu. Uzun zamandır bir bayram havası esmeyen Çelengi Konak'ı bugün kahkahalara yer veriyordu. "Günaydın cimcime!" diyerek enseme vurdu abim. "Baran, yapma şunu!" "Bana abi demeyi sana öğretemedim!" "Abim gibi davranmıyorsun aksine küçük bir çocuk gibisin!" Yanağımdan bir makas aldı. Bu hali genelde beni rahatsız etmezdi ama babam geldiği için biraz daha ciddi durmasını istiyordum. Bizim büyüdüğümüzü görmüştü ziyaret günlerinde ama anlamasını istiyordum. Abimin her zamanki gibi laubali tavırları ise bugün gerilememe neden oluyordu. Babaannem, neşeyle geldi avluya. "Bakın hele! Bütün uykucular da bugün erkenden uyanmış. Hayır olsun! Urfa havası uyutmadı mı yoksa?" Yanına giderek yanaklarına öpücük kondurdum, "Urfa'nın havası mıdır yoksa Adil Çelengi'nin rüzgarı mıdır bilemem babaanne ama sana da esmedi mi o rüzgar?" "Esmez olur mu? Koca Urfa'ya esti o rüzgar!" Kuzenim Dilan’ın esneyen suratı babaannemin hemen arkasından belirdi, "Ne rüzgarı? Urfa'da rüzgâr mı olduğu görülmüş?" Ayılamamış olmasına gülümsemekten kendimi alıkoyamadım. Babaannem, kalçasına bir çimdik attı parmaklarıyla. Dilan’ın ağzından ufak bir çığlık çıkınca gözleri bir fal taşı gibi açıldı. Babaannem, gözleriyle Dilan’ı işaret etti, "Bak nasıl da ayıldı ama! Ben bilmem mi torunlarımı?!" Masanın hazırlanışını izleyen Baran da sohbetimize dahil oldu, "Beni de bilir misin Binnur Sultan?!" "Bilmem mi hiç hovarda?! Dün gecenin haberini aldım bilesin! Aklını başına al, başımızı ağrıtma! Baban da çıktı geldi ayağını denk al artık!" Neyden bahsettiğini biliyordum. Bu muhabbeti, Baran'ın hovardalığını ve çapkınlığını yalnızca Dilan, ben ve babaannem bilirdik. Genelde arkasını toplamak bize kalırdı... En çok da bana..." "Kim ayağını denk alırmış ana?" Babamın özlem duyduğum o neşeli sesini işittim. Kendine gelmiş, üzerindeki tüm yükü bir kenara atmış ve neşeyle birlikte üst kattaki odasından avluya doğru iniyordu. Babaannem, evladına nasıl büyük bir özlem ile bakıyorsa ben de babama aynı özlem ile bakıyordum. Dün gece onu uyku uyuması için odasına çekilirken bile huzursuz kalmıştım. Babamı bırakmak istemiyordum artık, onu görmemek bana azap vermeye ve korkularımı tetiklemeye başlamıştı. Bunu anlamam bir saatimi aldı, bunun ortaya çıkması da bir saat aldı. Babam, babaannemin elini öptükten sonra benim alnıma da bir öpücük kondurdu. Dilan, babamın elini öptükten sonra amcam ve yengem de odalarından çıktılar. "Sonunda o sabahlar geldi mi ikizim?!" dedi Şahin Amcam, kollarını iki yana açıp merdivenlerden inerken. Berivan Yengem de onu takip etti. "Hangi sabahlarmış onlar ikizim?" Birbirlerine sarıldılar, hepimiz dün gece uyurken bu sabahın hayalini kuruyorduk. Birbirlerine öyle sıkı sarılıp sırtlarına öyle sert şekilde vuruyorlar ki sanki birbirlerinin burada olduğuna ikna olmak ister gibiydiler. Narin Nine'nin bastonunun sesini duyunca birbirlerinden ayrıldılar. Alt kattaki odasından çıkıp gelmişti, "Her şey hazırdır ama bakarım ki kimse masaya oturmamış!" Narin Nine, uzun zamandır ölmeden önce bir kez daha aileyi bir arada görememekten korkuyordu ancak bugün dualarının kabul olduğunu görüyordur. Babam, gidip büyük ninenin ellerini öptü. Hep birlikte kahvaltı etmek için masaya geçtik. Babamın, uzun zaman boyunca boş olan sandalyesinin dolu olduğunu bugün görmek benim içime büyük bir huzur verdi. Baran ile birlikte arada bir babamın burada olduğuna inanamayarak onun olduğu yere bakıyorduk. Yanaklarımın tamamen kızarmasını sağlayan şey babama olan özlemim değil de, burada olmasına duyduğum sevinçti artık. Sohbetler edildi. Kimse hapiste geçen yıllarından bahsetmedi veya babama tüm senelerin nasıl geçtiğini sormadı. Hapise girip çıkmış gibi bile davranmıyorduk. Babam, annemin ölümünden Delivan Aşireti'ni meshul tutuyordu. Annemi artık sadece sima olarak hatırlıyordum. Sesi zamanla kulaklarımdan uçup gitmişti. Dilevan Aşireti, bir düğünde silah atmaya başlamış ve kurşunlardan biri annemi kafasının tam ortasından öldürmüştü. Aşiretlerin toplanarak karar verdiği netice, kan hakkı olmamasıydı. Babam yemin etse de, aşiret kararına karşı gelemedi. Çareyi, Dilevanlar'ın fabrikasını bir gece yarısı patlatmakta buldu. Tam on beş sene boyunca bekledim... Çıkmasını bekledim... Babamın yeniden hayatıma girmesini bekledim... Sonunda o gün gelmişti, babam benimle aynı masada oturup kahvaltı ediyordu. Kahvaltı faslı oldukça uzun sürdü. Herkes, sohbetle birlikte çay içme faslını da uzattı ancak sonrasında Narin Nine'nin babaanneme bakışını yakaladım. Çalışanlar dururken bize buyurulan masa toplama işinden dolayı bir şeyler konuşulacağını anladık ama reddetmeden masadan kalktık. Babaannem, Baran'ı kaldırma gereksiniminde bulunmadı. Dilan ile kalkıp masayı toplamaya başladık. Mutfaktan büyük iki tepsi aldık ve bütün malzemeleri tek seferde mutfağa taşıdık. "Sence ne konuşuyorlar?" diye sordum Dilan'a. "Ne konuşacaklar! Bugün düğün var. Dilevanlar da davetli biz de davetliyiz ve gitmezsek eğer korktuğumuz çekindiğimiz düşünülecek ancak babaannem, Adil Amcanın rahat durmayacağından neredeyse emin. Biliyorsun ya..." Başımı düşünceli bir şekilde salladım. Yeniden kan davasını hiçbirimiz kaldıramazdık. Babam, anneme aşıktı. Kimsenin kimseyi sevmeyeceği kadar çok seviyordu ve içinde tuttuğu öfke yıllar geçtikçe azalmak yerine büyük ihtimalle alevlenmişti. "Yapmaz, bize yeni kavuşmuşken asla yapmaz!" dedim hiddetle ama biliyordum ki bunun hiçbir kesinliği yoktu. Daha fazla üzerinde durmak istemedim, Dilan da bunu anlayacak en iyi kişilerden biriydi. Benimle birlikte ve üç çalışanla birlikte mutfağı toplamaya koyulduk. Saatler ilerledikçe kalbimdeki heyecan da artıyordu. Düğün için hazırlanmamız gerekiyordu. Babaannem, "Hadi kızlar vakit daralıyor" diye seslenince odalarımıza çekildik. Aynanın karşısında durup derin bir nefes aldım. Bugün sıradan bir gün değildi, babamın çıktığı ilk tam günde, hem de Dilevanlar'ın olacağı bir düğüne giderken ailemizin onurunu, duruşunu göstermek istiyordum. Bu yüzden en güzel yöresel kıyafetimi giymeye karar verdim. Önce geniş paçalı, koyu bordo renkli şalvarı ayağıma geçirdim. Şalvarın beli uçkurla sıkıca bağlanınca rahatça oturuyordu, ama paçaları yerlere kadar iniyor, her adımda hafifçe dalgalanıyordu. Üzerine uzun kollu, kadife dokulu bir zıbın giydim. Zıbının rengi koyu zümrüt yeşiliydi ve göğüs kısmından etek uçlarına kadar altın rengi tel kırma işlemelerle, ince boncuklarla süslenmişti. İşlemeler ışığı yansıttıkça sanki küçük yıldızlar yanıp sönüyordu. Belime geniş, yöresel dokumadan yapılmış bir kuşak sardım. Kahverengi zemin üzerine geometrik desenler ve sırma ipliklerle örülmüştü, hem belimi inceltiyor hem de tüm kıyafete asil bir duruş katıyordu. Aynaya bakınca kendimi biraz yabancı hissettim. Sanki Çelengi Konağı'nın duvarlarından fırlamış eski bir fotoğrafın içinden çıkmış gibiydim. İşte böyle göründüğümde, Urfa'nın sıcak rüzgarı bile durup bakardı sanki. Odadan çıktığımda avluda beni bekleyen Dilan'ın gözleri faltaşı gibi açıldı. "Berfin... Vay be, resmen Urfa gelini olmuşsun!" dedi gülerek. Ben de utangaç bir gülümsemeyle omuz silktim. Babam merdivenlerden inerken beni gördü, bir an durdu. Gözleri nemlendi, ama hemen toparlandı. "Kızım," dedi yumuşak bir sesle, "Annen de böyle giyinmeyi severdi. Bugün seni görünce sanki o da yanımızda gibi hissettim..." Sözleri içimi ısıttı, ama aynı zamanda gözlerimi doldurdu. Baran, her zamanki şakacı haliyle, "Cimcime, bu halinle gelini bile kıskandıracaksın valla!" diye takıldı, ama sesinde gerçek bir hayranlık vardı. Hep birlikte hazırlanmaya devam ettik. Narin Nine bastonuna dayanarak bizi süzdü, başıyla onayladı. "Güzel olmuşsun yavrum," dedi usulca. "Ama unutma, bu kıyafet sadece bez değil, bizim onurumuzdur. Başın dik, gözlerin tok olsun." Düğün yerine gitmek için arabaya binerken içimde karışık duygular vardı. Yine de bugün, bu yöresel kıyafetin içinde, kendimi hem güçlü hem de kırılgan hissediyordum. Urfa'nın kadim gelenekleri sırtımda, babamın özlemi yüreğimde, içimdeki korku ise tamamen aklımı kaplamış şekilde yola koyulduk. Yol boyunca herkes gergindi. Babam, abim ve benim de içinde olduğumuz arabayı kendisi kullanmak istemişti. Hayatına dair her şeyi çok özlediğini biliyordum, bunlardan biri de arabasını kullanmaktı. Kendisinin olduğu belli olan ve ondan başkasının uzun süre kullanmadı, sadece bozulmasın diye çalıştırdığı arabasına sonunda binmişti. En sonunda düğün yerine geldiğimizde babamın gelişinin şerefine herkes ayağa kalktı. El öpenler, sarılanlar, selam verenler... Bizim için ayrılan masaya gitmemiz bile uzun bir zaman almıştı. Masaya oturduğumuz anda hava değişti. Sanki düğün alanının bütün ışıkları bir anda kısılmış, müzik bile daha boğuk gelmeye başlamıştı. Karşı masalarda oturan Dilevanlar’ın gençleri, biz oturur oturmaz başlarını çevirdiler. Göz ucuyla bakıyorlardı, öyle hızlı değil, ama ısrarlı. Birinin eli masanın altında cebine gitti, sonra yavaşça geri çekildi. Silah mı kontrol ediyordu, yoksa sadece alışkanlık mıydı, anlayamadım. Ama o hareket içimi buz gibi yaptı. Babam sandalyesine yerleştiğinde sırtı dimdik, elleri masanın üstünde kavuşturuluydu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Tam da bu ifadesizlik korkutucuydu. On beş yıl önce o fabrikayı patlatırken de böyleydi derlerdi, ne öfke, ne çaresizlik, sadece soğuk bir kararlılık. Babaannem, Narin Nine’nin kulağına bir şeyler fısıldadı. Narin Nine başını hafifçe salladı, bastonunu daha sıkı kavradı. Şahin Amcam ise karşımızdaki masada oturan bir adama, ki o adamın Dilevanlar’dan Şerzan olduğunu biliyordum, uzun uzun baktı. Adam bakışa karşılık verdiğinde ikisi de bir süre öyle kaldılar. Sonra Şahin Amcam başını çevirdi, ama çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum. Müzik bir ara kesildi, sunucu mikrofonu eline aldı. “Sevgili misafirler, gelinimiz ve damadımız sahneye davet ediyorum… Takı merasimi başlıyor!” Herkes ayağa kalktı. Biz de kalktık. Ama babam hâlâ oturuyordu. Bir an ona baktım, “Baba?” diye fısıldadım. Başını hafifçe salladı, “Sen git kızım,” dedi. Sesi çok sakindi. Fazla sakin. Takı masasının etrafına kalabalık toplandı. Gelin kırmızı duvağının altında gülümsüyordu ama gözleri tedirgindi. Damat ise sürekli etrafı kolaçan ediyordu. Biz Çelengiler takı sırasına girmedik. Babaannem “Bizimki sonra,” dedi yüksek sesle, herkese duyurarak. Kimse itiraz etmedi. Ama o cümle salonda yankılandı ve birileri arasında hafif bir uğultu başladı. Narin Nine'nin babamın tavrından rahatsız olduğunu anlamam çok zaman almadı. Karşı masaya kilitlendim birden bire. Miran Dilevan ve karısı Yeliz Dilevan gözüme çarptı. Karısına büyük bir aşkla bakıyordu. Burada olan bitenlerin hiçbiri dikkatini çekmiyor gibi bir hal alıyordu onu gördüğü an ancak ondan gözlerini çektiği an ise tüm gerginlik üzerine yeniden yükleniyordu. Aynı şeyi ise Yeliz Dilevan için söylemek ne yazık ki mümkün değildi. Tedirgin bir hali vardı ama bizim olduğumuz yere bakmıyordu. Bakışları düğün yerinin diğer tarafına kaymış durumdaydı. Bakışlarını takip ettim. Bizim arkamızda kalan alanda ayakta duran bir adama bakıyordu. Bunun kim olduğunu bilmiyordum ama kalabalıkların arasında birbirlerine tedirgin bakışlar savuruyorlardı. Belki de Yeliz ve diğerlerinin Dilevanlar'ın güvenliğini sağlayacak adamlarından biriydi. Yeniden, Dilevanlar'ın olduğu masaya baktığımda onunla göz göze geldim. Miran Dilevan ile. Delici bakışları beni buldu, nefretini metrelerce öteden bile hissedebiliyordum. Aramızdan, takı takmak için insanlar geçse bile onun bakışlarından bize doğru akan nefret fırtınasını asla sekteye uğratmıyordu. Gözlerimi en sonunda ondan kaçırdım. Önüme dönecekken, Hikmet Dilevan'ın babama bakışlarını gördüm. Hikmet Ağa'nın bakışları, diğer Dilevanlar'ın bakışlarından çok daha farklıydı. Sanki babamı, tetikte olmak için izlemiyor da onun yüzündeki ve halindeki değişimleri görmek için izliyordu. Yüzündeki yorgunluk her halinden belli oluyordu ancak bu yanılsamanın sebebini yalnızca yaşlılığa bağlayarak önüme döndüm. Takı merasimi nihayet sona erdi. Gelin ve damat, boyunlarına takılan altınlarla ışıl ışıl parlayarak sahneden indiler. Müzik yeniden yükseldi, bu sefer daha coşkulu, daha davetkâr. Halay için davul zurna sesleri ortalığı doldururken Dilan kolumdan tuttu. “Hadi Berfin, kalkıyoruz. Bu sefer kaçmak yok.” Gülümsedi, gözleri muzip. Ben de içimdeki gerginliği bir anlığına kenara ittim. Ayağa kalktık. Baran hemen yanımıza geldi, kollarını omuzlarımıza attı. “İki prensesi yalnız bırakır mıyım? Gelin, Çelengi halayını çekelim!” Üçümüz kalabalığın arasına karıştık. Eller havada, omuz omuza, adımlarımız yere vurdukça toz kalkıyordu. Bir anlığına her şey silindi. Babamın soğuk duruşu, Dilevanlar’ın bakışları, içimdeki o buz gibi korku… Sadece müzik vardı, sadece ritim, sadece ailemin sıcaklığı. Zılgıtlar yükseldi önce tek tek, sonra hep bir ağızdan. Kadınlar, yaşlısı genci, boğazlarını yırtarcasına neşe saçıyordu havaya. Urfa düğünü işte böyle olurdu! Ne kadar kan davası, ne kadar eski hesap varsa, o zılgıtlarla bir anlığına örtülür, gömülürdü. Ben de kendimi bıraktım. Saçlarım savruluyor, eteklerim dönüyordu. Gülüyordum. Gerçekten gülüyordum. Derken silah sesleri patladı. İlk başta düğün sahiplerinin sevincini göstermek için havaya sıktıklarını düşündüm. Herkes öyle yapardı. Ama ses çok yakındı. Çok keskin. Çok… tanıdık. Annemin yüzü bir şimşek gibi çaktı gözümün önünde. O düğün gecesi, kalabalığın ortasında yere yığılışı, kafasının tam ortasındaki o küçük, kırmızı delik… Kulaklarımda aynı çınlama. Nefesim kesildi. Göğsüm sıkıştı. Dizlerim titremeye başladı. Baran’ın eli birden benimkini daha sıkı ve daha emin bir şekilde buldu. Parmaklarını öyle sıkı kenetledi ki acıttı. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda gözleri benimkileri yakaladı. “Sakın,” der gibi bakıyordu. “Zayıflık gösterme. Dayan.” Zorla gülümsedim. Dişlerimi sıktım, dudaklarımı kıvırdım. Ama gözlerim doluydu. Silah sesleri devam ediyordu. Bir, iki, üç… Sonra birden kesildi. Ardından bir çığlık. “Ambulans! Ambulans çağırın!” Müzik yavaşladı, sonra tamamen durdu. Kalabalık yarılıyordu. Herkes aynı yöne bakıyordu, Dilevanlar’ın olduğu tarafa... Miran Dilevan kucağında karısı Yeliz’i tutuyordu. Yeliz’in başı geriye düşmüştü. Göğsünün tam ortasında koyu kırmızı bir leke yayılıyordu. Elleri titriyor, ağzından ince bir kan sızıntısı akıyordu. Nefes almaya çalışıyordu ama her nefeste göğsü daha az inip kalkıyordu. Ben ve Baran aynı anda babamızı aradık gözlerimizle. Kalabalığın arasında zor bulduk. Adil Çelengi hâlâ sandalyesinde oturuyordu. Ama sağ elinde, masanın kenarına hafifçe yaslanmış, siyah bir tabanca vardı. Parmakları hâlâ kabzayı kavramış gibi duruyordu. Miran’ın bakışları babama döndü. O an babamın yüzü değişti. Şaşkınlıktan çok daha derin, çok daha karanlık bir ifadeye büründü. Gözleri kısıldı. Çenesi kasıldı. Sanki “Ben yapmadım” der gibiydi ama aynı anda yüz ifadesi bunun tam tersini vurgulayarak haykırıyordu. Nefesim yeniden kesildi. Tam o sırada babamın omzunun arkasında bir hareket yakaladım. O adam. Yeliz’in bütün gece tedirgin bakışlarla takip ettiği, kalabalığın içinde göze batmayan adam. Şimdi kalabalıktan sıyrılmış, tek başına duruyordu. Eli beline gitti. Silahı yavaşça kılıfına geri soktu. Kimse fark etmemişti. Kimse… ben hariç. Adam başını hafifçe eğdi, sanki bir iş bitirmiş gibi. Sonra ağır adımlarla düğün alanından uzaklaştı. Kimse durdurmadı. Kimse sormadı. Gözlerim yeniden Miran’a kaydı. Kucağındaki Yeliz’in titreyen bedeniyle bir anlığına göz göze geldik. O soluk kehribar gözlerde artık aşk yoktu, öfke yoktu, korku bile yoktu. Sadece… boşluk vardı. Ölümün hemen önceki o son, dipsiz boşluğu. Baran elimi daha da sıkı tuttu. Ama bu sefer beni tutmak için değil, sanki kendisi düşmesin diye. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk, Bu kan, yeniden akmaya başlamıştı. Ve kimse durduramayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD