7.Bölüm

2068 Words
“Düğün gecesi ve karmaşası…” ✨ Sabahın ilk ışıkları, evin içine yumuşak bir huzurla sızıyordu. Pencereden hafif esen rüzgar, tül perdeleri nazikçe dalgalandırıyor, sanki dışarıdaki karmaşayı henüz fark etmez gibiydi. Ama içeride benim yüreğim, dışarıdaki o sakinlikle hiç bağdaşmıyordu. Bugün, İpek’in düğünüydü. Yıllardır beklediğimiz, hayalini kurduğumuz gün… Ama ben, yüzümdeki zoraki gülümsemeyle sabahın erken saatlerinde aynanın karşısında dururken, kalbimin hızla attığını hissediyordum. Kafamda dönüp duran düşünceler, duygular; heyecanla karışık bir endişe, geçmişin gölgeleri. Mutfaktan annemin sesleri geliyordu, kahvaltı hazırlığı, yardımcı kızların sesi küçük telaşlar… İpek yanımda olsaydı, “Leyla, bugün bizim günümüz gibi hisset” derdi mutlaka. Ama ben onun yerine, bugün yaşanacak güzelliklerin gölgesinde saklı olan fırtınayı düşünüyordum. “Leyla, gel kahvaltı hazır,” dedi annem, sesi hem tatlı hem de hafif titrek. Mutfağa doğru yürürken her adımım, beni geleceğin karmaşasına biraz daha yaklaştırıyordu. Aşağıya indiğimde yengem de buradaydı. “Günaydın.” “Günaydın kızım.” Yengem evin her köşesinde koşturuyor, eksik bir şey kalmasın diye durmadan talimat veriyordu. Ben izliyordum onları, içimde hem bir sevinç, hem de garip bir hüzün vardı. Yengemin yüzünde bu sabah hafif bir yorgunluk vardı ama gözleri mutlulukla parlıyordu. “İpek’in gelin olması demek, bizim aileye yeni bir sayfa açılması demek,” diye düşündüm. Annemle benzer yanları vardı yengemin aynı o hassas, titiz, ama bir o kadar da güçlü kadınlardan biri. Salonda, Ipek saçlarını yaptırıyordu. Yengem onun saçlarını düzeltiyor, arada gözyaşlarını siliyordu. İpek de yüzünde utangaç ama heyecan dolu bir gülümsemeyle annesine bakıyordu. O an, ben de kendi hayatımı düşündüm. Herkes için ne kadar önemliydi bu anlar; hayatı değiştiren, kalpleri çarpan, umutları ve korkuları bir arada yaşatan. “İpek’ciğim, bugün en güzel günün,” dedi yengem usulca. “Göz yaşlarını tutma olur mu? Ağlamak güzeldir.” Ben uzaktan onların bu halini izlerken, kendi gözlerim doldu. Belki de o yaşlar benim içimde biriken, gizlediğim tüm kırgınlıkların sessiz yansımasıydı. Ben orada dururken yengem dönüp bana da gülümsedi. “Leyla, sen de büyümüşsün,” dedi yumuşak bir sesle. “İpek’e iyi bak, tamam mı?” Göz göze geldik. O an aramızda sözcüklere gerek kalmayan bir bağ oluştu. Ama içimde kıyametler kopuyordu; hayatın bana getirdiklerini, kaybettiklerimi, kazanamadıklarımı düşündüm. O an anladım ki; Ipek için hazırlanan bu yeni hayat, benim içinse belirsizliğin gölgesinde bir kapıydı. Herkes mutlulukla dolu bu evde, ben kendi sessiz savaşımı veriyordum. Ama elbette, Ipek’in mutlu olması en çok istediğim şeydi. Bu yüzden gülümsedim ve içimden sessizce diledim: “Umarım senin hayatın benimkinden farklı, daha huzurlu olur güzel kuzenim.” Sonra evin içinde o tatlı telaş devam etti. Herkes koşturuyor, herkes gülüyordu. Ben ise hem gözlemci, hem de içimde bin türlü duyguyla o sabahı yaşadım. ••• Davullar, zurnalar çalıyor, sokaklar renk renk kurdelelerle süslenmişti. Ipek’in yüzündeki heyecan, oradaki bütün telaşı anlamlı kılıyordu. Fırat ve ailesi gelmek üzereydi. Fırat, iyi kalpli, yakışıklı bir delikanlıydı; gözlerinde sevgi ve kararlılık vardı. Annesi, babası ve kardeşleriyle birlikte, adeta kendi evlerinden bir parça getirmişlerdi yanlarında. Giydikleri şık kıyafetler, yüzlerindeki gurur ve mutluluk, gelin alma töreninin en güzel parçasıydı. Ipek ise o sabah hazırlıklarını tamamlamış, gelinliğinin içinde masum ve bir o kadar da güçlü görünüyordu. Yengem ve amcam gözleri dolu dolu, “Kızım bugün hayatının en güzel günlerinden birine başlıyor,” diyordu. Ben de uzaktan onları izliyor, kalbimde hafif bir kıpırtı hissediyordum. Fırat’ın ailesi kapıya geldiğinde, davullar hızlandı, zurnalar yükseldi. Çevredeki herkes coşkuya kapılmıştı. Benim içimdeyse hafif bir burukluk vardı; dostlukla karışık, bir başka hayatın başlangıcını izliyordum. Fırat, nazik adımlarla yanımıza geldi. Göz göze geldik, o an anlamıştım: Bu iki insanın dünyası farklı olabilir, ama bugün ortak bir sevgiyle birbirlerine bağlanacaklardı. Gelin alma töreninde, Ipek’in ailesi ve Fırat’ın ailesi birbirine karıştı, gülücükler havada uçuştu. “Hoş geldiniz,” dediler karşılıklı, sarıldılar. Nikah salonuna girerken kalbim hızla çarpıyordu. İçerisi mis gibi çiçek kokuyordu, taze güller, yaseminler… Ipek’in yüzündeki heyecanı, ellerindeki hafif titremeyi hemen fark ettim. Gözlerine baktım, orada hem korku hem de büyük bir umut vardı. O an anladım; bu sadece bir evlilik değil, aynı zamanda hayatında yeni bir sayfa açmaktı. Ipek, bana hafifçe gülümsedi, “Leyla, senin burada olman çok önemli. Kendimi güçlü hissediyorum,” dedi. Onun bu sözleri içimi ısıttı. Yanına yaklaştım, elimden tuttu, “Her zaman yanında olacağım. Bugün senin günün, unutma. Ne olursa olsun, güçlü kal,” dedim. Salonda aileler, yakınlar, dostlar yerini almıştı. Fırat, dimdik ayakta, yüzünde kararlı ve sevgi dolu bir ifade vardı. Ipek’in elini tuttuğu an, aralarındaki bağ daha da görünür olmuştu. Nikah memuru, “Sevgili Fırat ve Ipek, hayatınızı birleştirmek üzere buradasınız. Evlenme akdini kabul ediyor musunuz?” diye sordu. İkisi de kararlı bir sesle “Evet” dedi. O an, salonun içindeki tüm enerji değişti. Ipek’nin gözlerinde parlayan mutluluk, bana da güç verdi. Bir yandan onun yanında dururken, bir yandan geçmişte yaşadıklarımla bugünü kıyaslıyordum. Duygular karmaşıktı ama sevgi ve destek her şeyin üzerindeydi. Ipek bana fısıldadı, “Leyla, sen benim en büyük dayanağımsın. Bugün yalnız değilim, sen varsın,” dedi. Ben de ona sımsıkı sarıldım, “Her zaman böyle kalacağız. Bu senin başlangıcın, sevgiyle dolu olsun,” diye karşılık verdim. Nikah tamamlandığında, herkes alkışladı, salon neşeyle doldu. Ipek ve Fırat, yeni hayatlarına adım atmanın heyecanıyla birbirlerine baktılar. O an, ben de içten bir mutluluk hissettim, ona dair tüm dileklerim kalbimde yankılandı. Ama yine de içimde bir yerde küçük bir endişe vardı. Çünkü hayat bazen en güzel anları bile gölgede bırakacak sürprizlerle doluydu. Ipek, taptaze gelinliği içinde ışıl ışıldı, Fırat’ın yanında adeta bir prenses gibiydi. Davullu zurnalı bir girişle salona adım attık; herkes alkışlıyor, halay çekiyor, neşesiyle sarmalanmıştı salon. Tam o an kapı açıldı ve Yusuf ile ailesi içeri girdi. Gözüm anında Yusuf’a takıldı. Yılların yarası, içimde hâlâ kapanmamış bir yara gibi… Yanında annesi Saadet Hanım ve ablası Gülsüm vardı. Onların yüzlerinde ise soğuk ve keskin bir ifadeyle bakışlar vardı. Saadet Hanım gözlerini Leyla’dan ayırmadan, yüksek sesle, “İşte geldik, bakalım bugün neler yaşanacak,” dedi alaycı bir tonla. Gülsüm ise hemen arkasından, “Umarız düğün kâbusa dönüşmez.” diye ekledi iğneleyerek. Leyla’nın kalbi sıkıştı, ama gözlerini onlardan kaçırmadı. Derin bir nefes aldı ve sesini mümkün olduğunca sakin tutarak cevap verdi, “ Allahın izniyle gözü olanın gözü çıkarsa hiç bir şey olmaz. Herkesin edebini bilip susması en iyisi.” Önlerinden jilet gibi kesip gitmiş onları arkalarında bıraktı. Düğün başladı, salon müzikle dolup taşarken herkes neşeyle etrafında dönüyordu. Renkler, ışıklar, müzik ve kahkahalar… Hepsi bir aradaydı. İçimde garip bir coşku vardı. O gün, her ne kadar geçmişin yükü ağır olsa da, kendi ayaklarımın üstünde durduğumu herkese göstermek istiyordum. İpek, yanımda gülüyor, mutluluğu yüzünden okunuyordu. O benim en yakın dostum, bu anı birlikte paylaşıyor olmamız içimi ısıtıyordu. Ancak içimde başka bir şey de vardı; kalbimin derinlerinde bastırdığım, hiç sönmeyen bir kıvılcım. Halay başlamasıyla birlikte adeta içimden bir güç fışkırdı. “Ben olacağım!” dedim kendi kendime. İpeğin şaşkın bakışları arasında halayın başına geçtim. Ellerimizi sıkıca tuttuk, adımlarımızı uyumlu bir ritme soktuk. Neşem, coşkum salona yayıldı. Gözlerim parlıyordu. Tam o anda, kalabalığın arasından Kaan’ı gördüm. Göz göze geldik. Bakışları… Sert, soğuk, hiç gülmeyen bir ifade vardı yüzünde. O an, bütün salonun gürültüsü sustu sanki. İçimde bir yer sarsıldı. O bakış, beni hem tanıyordu, hem beni sınayan, hem de bir yargıç gibiydi. Gözlerindeki mesafe, yılların yarasını hatırlattı bana. Ben ona bakarken, o da karşı koyuyordu. Aramızdaki bu sessiz düello, tüm o eski hesapların, dargınlıkların ve duyguların kelimelere dökülmeden aktığı an gibiydi. İçimde hem bir direnç, hem de kırgınlık vardı. Ama o halay devam ediyordu. Ben güçlü olmalıydım. Kaan’ın soğuk bakışları beni yıldırmak için değil, aksine daha da güçlendirmek içindi. Halay bittiğinde kalabalığın alkışları arasında uzaklaşırken, gözlerim hala ona takılı kaldı. O an anladım ki, bu düğün sadece bir kutlama değil; aynı zamanda bizim hikayemizin yeni bir sahnesi, yeni bir sınavıydı. Düğünün ilerleyen saatlerinde gözlerim abimi arıyordu. Bir saattir yoktu. Yanımdan sigara içeceğim diye gitmişti. Daha da gelmemişti. Gözlerim Elifi de ararken, yanımda Ipek de sessizce bana baktı. “Görmedin mi onu?” diye fısıldadım. Ipek başını iki yana salladı, “Hayır, yok burada.” dedi. İkimiz de bir anda aynı düşünceye kapıldık; Elif neden ortalıkta yoktu? O arada müzik yükseldi, halaylar çekiliyordu ama içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Bir kaç kez daha bakındım, salondaki kalabalık içinde Elif’in siluetini aradım ama bulamadım. Sonra, dış kapıdan aceleyle birinin dışarı çıktığını fark ettim. Gözlerim ona kilitlendi. İçimden kötü bir şeyler olacağı hissi yükseliyordu. Tam o anda annesi Reyhan Hanım kapıdan hızla girdi, yüzü kıpkırmızı, gözleri yaşlıydı. “Kızım yok!” diye haykırdı Reyhan Hanım, sesi salona yayılırken herkesin dikkatini çekti. “Bana kızımı verin, yok burda yok!” Eşi Hüseyin ağa da peşinden geldi, ellerini yumruk yapmış, gözleri ateş saçıyordu. Gözleri babama kilitlenmişti. Babamın üstüne yürüyüp konuştu. “Oğlun nerede? Kızımı kim kaçırdı? Söyle Yılmaz, bu işin içinde senin oğlun mu var?” İşler çığırından çıkmaya başladı. Anneler köşede perişan olurken arkamdan gelen gecenin adamı omzunda sertçe çarparak babamın yakasına yapıştı. Sertçe çekip onu arkadaki duvara yasladı. Babamın yüzü sertleşti, aniden araya giren Kaan çıktı ortaya, öfkeyle “Kardeşim nerede? Serhat nerede?” diye bağırıyordu. “Bilmiyorum! Haberim bile yok.” “Yalan söyleme! Siz kaçırdınız o kansız oğlun kaçırdı kardeşimi.” Salonda bir anda gerginlik tavan yaptı, kalabalık panik içinde yer değiştirmeye başladı. Leyla olarak ben tam araya girip bu kavgayı durdurmaya çalışıyordum. Ellerimle iki tarafı ayırmaya çalışırken, sesim titriyordu: “Yeter! Lütfen sakin olun! Burada kavgayla hiçbir şey çözülmez. Hepimiz aileyiz, sakin olalım.” Ama kimse beni dinlemiyordu. Hüseyin Ağa, babamın yüzüne bağırıyordu. “Senin oğlun kızımı kaçırdı!” Kaan, yumruğunu masaya vurup “Kardeşim nerede diye soruyorum! Bize söylemezsen, burada işleri daha da kötü hale getiririm!” dedi. Ben ise nefesimi tutup, iki tarafın da sakinleşmesi için dua ediyordum ama kaos büyüyordu. İçimdeki öfke, korku, çaresizlik bir araya gelmişti. Düğün değil, bir savaş alanı olmuştu. Salondaki gerginlik giderek büyürken, annem, içeri doğru hızla girdi. Yüzü solgun, ama sesi kararlıydı. “Oğlum yapmaz, Serhat öyle biri değil!” dedi, sesi titreyerek ama kararlılıkla. Annemin sözleri bir nebze sakinlik getireceğini umuyordum ama tam tersi oldu. Kaan’ın gözlerindeki ateş daha da parladı. Ellerini sıkıca yumruk yapmış, nefesini derin alıp veriyordu. Sonra aniden cebinden çıkardı silahını. Tüm salon bir anda buz kesmişti. Kaan, gözleri öfkeyle dolu, silahı doğrulttu Yılmaz Ağaya yani babama. “Senin yüzünden kız kardeşim ortalarda yok! Kardeşim nerede? Hemen söyle!” Yılmaz Ağa, korku ve öfkeyle yüzüne bakarken, herkes donup kalmıştı. Birkaç kişi “Dur!” diye bağırsa da, Kaan’nın eli titremiyordu. “Silahla ne yapıyorsun?” dedim, sesim kısılarak, kalbim ağzımda. “Bu çözüm değil, sakin ol!” Ama Kaan, beni duymuyordu bile. Annem de elini yakalamaya çalıştı, “Kaan, lütfen bu böyle çözülmez!” diye yalvardı. Ama duymadı duymak istemedi. Sabrım taşmıştı artık. Elinde tuttuğu silahı babama doğrulttuğu silahı almak için elini tuttum. Elini tuttum… Soğuk metal avucuma değdiği anda içim ürperdi. Kaan’ın parmakları tetikteydi. Sanki tüm öfkesi o silaha akmıştı da şimdi patlamaya hazır bir yanardağ gibi parmaklarının ucunda bekliyordu. “Kaan, yeter!” dedim dişlerimi sıkarak. Sesim titriyordu ama korkudan değil; öfkeden, çaresizlikten. “Çek şu silahı babamdan!” diye bağırdım. Ama o… gözlerini babama kilitlemişti hâlâ. Dudaklarının kenarı titriyordu. O güne kadar ne Yusuf’a, ne Saadet hanıma, ne bu şehire duyduğum kin, şu anki kadar ağır olmamıştı. Kaan, gözümün önünde babama silah doğrultuyordu ve ben bunu durduramıyordum. Babam kıpırdamadı bile. Gururla dimdik duruyordu. “Çek silahı delikanlı,” dedi. “Erkeksen lafla çözersin derdini. Yiğitsen kavga etmeden, haksızlığa el uzatmadan halledersin.” Kaan’ın eli bir an titredi. Öfkesinin ardında derin bir çaresizlik vardı. “O benim kardeşimdi! O benim kardeşimdi lan!” diye haykırdı. Kalabalığın arasında bir sessizlik çöktü. Müzik susmuş, halay yarıda kesilmişti. Herkes bize kilitlenmişti. “Kaan…” dedim yeniden, yavaşça… “Ne yaparsan yap, olanı geri çeviremezsin. Silahla çözülecek bir şey yok burada!” Gözleri bir an bana çevrildi. O anda, ilk defa bakışlarımız birbirine çarptı. Sertliğin altında kırık bir çocuk vardı. Kalbi paramparça olmuş bir abi… ama aynı zamanda önü karanlıkla dolu bir adam. Sadece birkaç saniyelik o bakış… ama içinde bir ömürlük sızı. Sonra elini tuttum daha sıkı. “Lütfen… Kaan…” Parmakları yavaşça tetikten ayrıldı. Silahı ağır ağır indirdi. Ama içinde hala o fırtına dinmemişti, sadece şimdilik bastırılmıştı. “Bunu size bırakmam…” dedi, alçak ama tehditkâr bir sesle. Sonra hızlı bir adımla geriye çekildi. Elif’in babası Hüseyin Ağa’nın omzuna sert bir bakış fırlattıktan sonra kalabalığı yara yara dışarı çıktı. Ardından derin bir uğultu yayıldı salona. Reyhan Hanım hâlâ yerdeydi, Mehtap Hanım gözyaşlarıyla başında bekliyordu. Gülsüm, Yusuf’un koluna yapışmış, “Gittiler… Elif gitti, Serhatla gitti!” diye bağırıyordu. Ve ben… bütün bu enkazın tam ortasında, darmadağın olmuş bir evin en sağlam duvarı gibi ayakta durmaya çalışıyordum. Ama içimde bir ses yankılanıyordu. Bu daha başlangıçtı. Bölüm Sonu…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD