Cihan'dan...
Tam 15 yıl önce bu mahalleye geldiğimde, merakla bizi izleyen kalabalığın içinde görmüştüm ilk kez onu. Üzerinde oldukça kirli bir tişört, altında kirden rengi değişmiş bir şort ve elinde hala iştahla kemirdiği salçalı ekmek vardı. Beyaz tenli, kumral saçlı ve iri birer bademi andıran ela gözleri ile şaşkın bir şekilde beni izliyordu. "Ne kadar pis bir çocuk." Dedim kendi kendime. Babaannem asla kirli kıyafetlerle gezmeme tahammül edemezdi. Üzerimi bir kez kirli görünce günler boyu annemi aşağılar ve "fırıncının kızı aileme kir bulaştırdı." derdi. Ben de yeter ki anneme kızmasın diye sokakta oynamaz, çamura basmaz, sulu meyvaları özellikle tüketmezdim. Bir kere canım çok şeftali istemişti ama üzerim kirlenir korkusuyla kimseye söyleyememiştim. O şeftali yüzünden günlerce uyuyamadığımı hatırlıyorum. Babam denilecek o adam ise annesinin sözünden çıkmaz ve bize hep değersizmiş gibi bakardı. Oysa ki annemi evliliğe ikna edip, ailesini karşısına almasına neden olan oydu. Annemin kaçarak evlenişini içine sindiremeyen dedem, ben çok küçükken kalbine yenik düşmüştü. Bu ölüm annemin hatalarının altında daha da fazla ezilmesine neden oldu hayatı boyunca.
O evi ardımızda bırakıp geldiğimiz günden bir gece önce Ferit bey (babam), bir tartışmadan sonra ceketinin iç cebinden sigarasını çıkarırken, yere küçük bir oyuncak düştü. O bunu fark etmeyince gidip aldım onu yerden. Minyatür bir askeri tanktı. O kadar mükemmel bir oyuncaktı ki, çocuk aklımla onun düştüğü cepte acaba daha fazlası var mı diye meraka kapılmıştım. Fırlatıp attığı ceketin cebine elimi soktuğumda oyuncak bulamamak hayal kırıklığına uğratmıştı beni. Elime gelen ufak cüzdanı dalgınca karıştırırken bir fotoğraf ilişti gözüme. Fotoğrafta babamın kucağında ufak bir çocuk vardı. Ben olmayan çocuk. Babam ona sevgiyle bakarken o, kadraja neşeyle gülümsüyordu. Babam bana hiç öyle bakmamıştı, ben etrafa hiç öyle gülmemiştim. İşte bedenimi esir alan hırs o günün armağanı. Hırsla yere attığım cüzdanı babamın korkusuyla kaldırmaya çalışırken annem de görmüştü fotoğrafı. Elleri titreyerek arkasını çevirdiğinde bir hıçkırık koptu boğazından. Elinden düşen fotoğrafın arkasında, Ferit beyin el yazısıyla "biricik oğlum, Toprak'ım. 14.08.2003" yazıyordu. Biricik demişti onun için, beni hiç görmemişti. Sonrasını ise hepiniz biliyorsunuz zaten. Topladık taşıyabileceğimiz kadar yükü ve yola çıktık. Ben o yolun bizi götürdüğü yeri hiç görmemiştim. O kasvetli konaktan daha önce hiç çıkmamıştım. Eğitimimi bile orada görüyordum düşünün.
O minyatür oyuncağı elimde sıkı sıkı tutarken, o kızla kesişmişti bakışlarım. Yüzünde büyük bir merak vardı. Bir elime bir de yüzüme bakıyordu. Elimde ne tuttuğumu öğrenmek istediğine emindim. Sonra bir araba yanaştı kapıya ve üzerinde takım elbise olan uzun boylu bir adam çıktı içinden. O kirli kızı öyle bir kucaklayıp bağrına bastı ki; tüm benliğimle sarsıldım. Beni sevsinler diye şeftali bile yemediğim halde başımı dahi okşamadılar. Ama o adam, pahalı takım elbisesi kirlenir diye hiç endişelenmeden kucaklamıştı o kızı. İşte o zaman ona karşı farkında olmadan kıskançlık beslemeye başlamıştım. Büyüdükçe kiloları arttı, üstüne başına hiç özen göstermedi. Ne diğerleri gibi makyaj yaptı ne de süslendi. Gözüme gittikçe daha itici gözükmesine rağmen o adam onu hep daha fazla sevdi. Ben ise içime yerleşen sevilmeme endişesi ile kılıfını parlatan ama içini karartan bir adama dönüştüm. Ben yakışıklıydım, uzun boyluydum, havalıydım, zekiydim, etrafımda olmak isteyen insan çoktu, bana kendini beğendirmek için sıraya giren kızlar, benimle ortam yapmak için çabalayan erkekler. "Bak sen sevmedin beni Ferit bey, gör bakalım insanlar nasıl seviyor beni." diye böbürlenen, bütün şımarıklığıma rağmen bana katlanan insanları gördükçe daha da şımaran, büyüdüğünü sandıkça küçülen bir adam olmuştum.
Onun bana olan ilgisinin elbette farkındaydım ama onun gibi bir tip tarafından beğenilmeyi gururuma yediremedim. O aptal gururuma. O bana yaklaştıkça yanında görülmekten nefret ettim, uzaklaşsın diye aşağıladım, ama gözlerindeki o hiç tanımadığım sıcaklığı silemedim bir türlü.
Ta ki fakültenin bahçesinde, o yağmurun altında son kurşunu atana dek. Elbet birgün dayanamayacağını ve ilgisini söze dökeceğini tahmin edebiliyordum. Ama bunu öyle bir günde yaptı ki; benim gibi bir adamın bile söyledikten sonra sarsıldığı sözler döküldü dilimden.
O sabah, yıllar sonra Ferit bey karşıma çıkmış ve beni vefasızlıkla suçlamıştı. Ona göre, bana yapılan bütün iyiliklere sırtını dönen bir asiymişim. Bana verdiklerini, asli görevlerini iyilik olarak gören bir adam sayesinde dünyaya geldiğime bir kez dala lanet etmiştim. O karşılaşmadan sonra Sefa'yı arayıp onların fakültede aldım soluğu. O sinirin üzerine karşıma çıkıp, benden hoşlandığını, hareketlerimin kırıcı olduğunu ve daha özenli davranılmayı hakettiğini söylemişti. Ne kadar da olağan bir istek değil mi? Ne kadar sıradan ve insani. Ve ben o gün onu, bir kez daha darmadağın edip arkamı döndüm ve gittim. Bir daha da hiç görmemiştim. Sakinleştikten sonra ara ara aklıma geldiği, pişman hissettiğim zamanlar olmuştu ama üzerine düşmemiştim.
Ne kadar temiz olsam, ne kadar güzel olsam da beni sevmeyişlerinin hıncını, bütün kirine kusuruna rağmen sevilen o masum kızdan çıkarmıştım.
Onca zamandan sonra başı dik, öz güveni yerinde, çekingenliğinden eser kalmamış ve bambaşka bir bedene taşınmış kızı gördüğümde oldukça afalladım. Babası ona adıyla seslenmeseydi, onun Şule olabileceğini asla tahmin etmezdim. Masaya oturur oturmaz, gülüşüyle dikkatimi çeken o kızın; uzun zaman önce duygularını ezip geçtiğim kız olduğunu öğrendiğimde ise en az, o bilmediğim mahalleye ayak bastığım günkü kadar sahipsiz hissettim kendimi. Meğer o gözlerindeki anlam veremediğim sıcak bakışları artık görememekmiş sahipsizlik...
...
Şule'den...
Eray'ın dans teklifini kabul ettikten sonra bir daha salonda görmedim onu. Bir yanım merak etse de bir yanım halinden memnundu. Gecenin başında gergin olduğunu düşündüğüm adamla oldukça eğlenceli vakit geçirmiştim. Sohbeti sıkmayan, espirili, bilgili ve saygılı biriydi Eray. Eğer bu bir evlilik görüşmesi olsaydı "yiğidim buradan çıkınca iki imza atak mı nikah defterine." diye sorardım. Ama bu ne bir evlilik görüşmesiydi ne de ben izdivaç hayali kuran bir ev kızı. Eray'ın iyi bir eş, iyi de bir dost olacağına kanaat getirmiştim. Ancak, şu anda sadece dostluğunu sömürme taraftarıyım. Bankanın Genel Müdürlük' teki toplantıları için sık sık Ankara'ya geldiğini, eğer benim için de uygunsa geldikçe buluşup sohbet etmek istediğini kibarca belirtmişti. Aramızda 6 yaş vardı. Ve anlaşabildikten, ortak bir paydada buluşabildikten sonra yaş farkının bence bir önemi yoktu. Cihan'la aramızda 3 yaş olmasına rağmen, ortak tek bir nokta bulamamıştık mesela. Afedersiniz, güzel giden sohbetimize Cihan çamurunu bulaştırdım ama benimki sadece emsal göstermek efendim. Aklımın ona kaydığı falan külliyen yalan!
Sema abla da benim gibi 90'lar pop müziğinin hayranıydı. Bu nedenle nişan boyunca sürekli dönemin efsaneleri çalıp durdu. Şarkıların tarihi, hangi albümde yer aldıkları ve söz yazarları hakkındaki engin bilgilerim Eray'ı oldukça etkilemişti. Bunun sebebini sorduğunda 'mesleki deformasyon' diyemedim elbette. Onun yerine sevdiğim şarkıların her şeyini merak ediyorum diye saçma bir neden savurdum. Adam ben saçmalarken bile ölçülü hayranlığını gizleyemiyordu. Bu tavırları gururumu okşamadı diyemem. Eray belki de bu gece bana gönderilmiş dikkat dağıtıcıydı ve ben dikkatimi dağıtan bu ayrıntıya değer vermeye başlamıştım. Ama bu değer, daha önce içine düştüğüm tuzağın bileşenleri gibi değildi. Hoşlantı vardı ancak sevdaya dönüşür mü kestiremiyordum. Ben o kadir kıymet bilmeze direk sevdalanmıştım halbuki.
Nişan merasimi bitip, uykusu gelen ihtiyarlar pisti bir bir boşaltmaya başlayınca Eray mikrofonu alıp, kalan gençlere seslendi.
"Sevgili dostlar, bu güzel çifte bir hediyem var. Sahildeki bir eğlence mekanını Mete ve Sema'nın dostları için kapattırmış bulunuyorum. Enerjisi hâlâ yerinde olanları gerçek bir eğlenceye davet ediyorum. Gelmek isteyen 34 ERY 3124 plakalı aracı takip etsin. Ben çiftimizi ve kuzen dünürümü alıp mekâna geçiyorum."
Gençlerden coşkulu bir alkış kopmaya başlayınca ben, söylediği son söze takılıp sırıtıyordum. Yanıma geldi ve "şu taraftan ilerleyelim dünürüm" deyip sırıtışımı ufak bir kıkırtıya çevirmeyi başarmıştı.
Bizim için ayrılan odadan eşyalarımızı alıp çıkışa doğru ilerledik. Fulya, Sema ablamın arabasını alıp mekandan bir kaç kişiyi eğleneceğimiz yere götürecekti. Bunların içinde Mete abinin ergen kuzenleri de vardı. Her ne kadar durumdan hoşnut olmasa da, Eray'ın sürprizi onu da heyecanlandırmıştı.
Aracın yanına geldiğimizde, Semoşun Mete abiye kaş göz işaretiyle bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark ettim. İlk kaş gözü kaçırdığım için diyaloğu çözemesem de, Mete abi ile arka koltuğa kurulduklarında aklındaki hinliğin farkına varmıştım. Eray samimi bir tebessümle bakıp, kemeri takmamı rica ettikten sonra yola çıktık. Sahil yolunda ilerlerken Mete abinin telefonu çaldı. Konuşmasına ilk başta kulak asmamıştım ancak karşıdakinin ismini söyleyince ister istemez dikkat kesildim.
"İtiraz kabul etmiyorum Sefa. Çocukları da al, sana attığım konuma gel. Eğlence henüz bitmedi oğlum, kıracak mısın beni?"
Duyduğunuz üzere bizim için de eğlence henüz bitmemişti. Yerimde rahatsız bir şekilde kımıldandığımda Eray'ın bakışlarını üzerimde hissettim. Başımı ona doğru çevirince yanılmadığımı görmüş oldum. Yine tebessüm etti ve "iyi misin? Bir problem mi var?" Diye dostane bir şekilde sordu. Söyleyecek söz bulamadığınızda ya da gerçek duygularınızı belli etmek istemediğinizde yüzünüzde eğreti duran bir tebessümle mevzuyu geçiştirirsiniz. Tahmin ettiğiniz gibi ben de aynı şekilde geçiştirdim. Ne kadar inandırıcı oldu bilmiyorum ancak yol boyunca kendimi sıktığımın farkına arabadan indiğimde varmıştım. Yolda iken önümüzdeki trafik aniden sıkışınca biraz geç kalmıştık. Mete abi Sema ablama yardımcı olurken, Eray da benim inmem için kapımı açmıştı. Bu hareketine bu kez içten bir tebessüm gönderip beni yönlendirmesine müsaade ettim. Bütün gece boyunca kollarında dans ettiğim adamın, belime elini hafifçe koyup yürürken bana eşlik etmesinden irkilecek kadar ürkek bir hikâye kahramanı değilim. Bu eğlenceyi ayarlamakla çok ince düşündüğünü söyleyip, onun yanıtına tebessüm ederken girişe yaklaştığımızı anlayınca başımı kaldırdım ve tüm dikkatini bana vermiş şekilde sigara içen kara saçlı çocukla karşılaştım. Bakışları hem yüzümde hem de Eray'ın belimde duran elinde dolaşırken, yüzündeki ifade oldukça soğuktu. Sigarasını girişteki küllükte söndürdü ve Sefa'ya bir şeyler söyleyerek önümüzden kulübe girdi. Yürürken, boynunu sertçe sağa sola çevirmesini boynunun tutulmasına yordum. İnşallah karşısına tekrar çıkarak beyfendinin asabını bozmamışımdır.
Bir gecede ikinci bakışmamızı yakalayan Sema abla yanımıza gelip, "Eray'cım Şule'yi senden çalmam gerekiyor." deyip beni çekiştirmeye başladı. Biraz uzaklaşınca " seni yolarım salak kız. Ne demek çalıyorum Şule'yi? Ben onun malı mıyım lan?" diye sinirle konuştum.
"Kes kızım saçmalamayı. Konumuz bu değil. Ben nasıl olduğunu merak ettim. İkidir sana garip garip bakışını yakaladım. Sen de farkındasın biliyorum. Bu seni nasıl etkiledi. Eğer kendini iyi hissetmiyorsan bu eğlenceyi hemen burada bitirebiliriz."
Canımın içi Semoşum. Ben ona hiddetlenirken; o en özel gecesinde bile beni düşünüyormuş. Kendime kızıp aniden boynuna sarıldım. "Kızım sen varsın ya yanımda, beni kimse yıkamaz. Baştan ben de çekindim kendimi kötü hissederim diye ama hiç de korktuğum gibi olmadı merak etme." diyerek endişesini biraz olsun dağıtmaya çalıştım. Oysa ki onunla karşılaşma ihtimalim olduğunu öğrendiğim andan itibaren tamamen farklı bir role bürünmüştüm. Bu yaptığım kendimi kandırmaktan başka bir şey değildi. En sevdiklerimin mutlu günlerini hüzne ve salya sümüğe bulamamak için sergilediğim üstün çabanın bir ürünüydü bu umursamaz kişilik...