YAZAR...
İlk başta herkes sessiz kaldı. Bu sessizlik korkudan değil, hesaptandı. Herkes bir diğerinin yüzünü okuyordu. Kim önce konuşursa, kimin niyeti açığa çıkarsa… kaybedecekti. Ağalar meclisinde söz, silahtan daha keskindi. Ve bu gece yanlış kurulan tek cümle, bir ömrü yakabilirdi.
Sessizliği bozan Mert Hançer oldu. "İkisi de ölmeli."
Bu sözleri bilerek dile getirmişti. Mert, masadaki herkesin psikolojisini ezbere biliyordu. Önce reddedecek, sonra direnecek, en son da istemeye istemeye kabul edeceklerdi. Ve o an geldiğinde, bu evliliği istemeyen değil, bu evlilik için yalvarılan adam olacaktı. Güç, böyle kurulurdu.
Aile de evlenmeye müsait 2 kişi vardı. Biri o, diğeriyse Aslan'dı. Aslan'ın ölse evlenmeyeceğini biliyordu. Tek aday kendisiydi. Bugün sürekli itiraz edecekti. Evlenmesi için ona yalvaracaklardı. Cüneyt'in günahının bedelini Yakup Ağa ödeyecekti. Kızıyla evlenmesi için ona yalvaracaktı. Belki de ayaklarına kapanmasını isterdi.
Aslan Hançer bu masanın görünmeyen terazisiydi. Konuşmasa da ağırlığı hissediliyordu. Herkes onun bir kelimesiyle dengelerin değişeceğini biliyordu. Ama Aslan susuyordu.
Bölgenin yaşlılarından Faruk Ağa "Elif kızın gebe olduğu doğru mudur?" dedi.
Faruk Ağa’nın sesi yaşlıydı ama sözü hâlâ kanun gibiydi. Onun ağzından çıkan her cümle, törenin nabzını tutardı. Bu soru, bir merhamet arayışı değil; kararın yönünü belirleme hamlesiydi.
Kadir Ağa'nın başı yerden kalkmıyordu. Evet diyememiş, başını aşağı yukarı sallamakla yetinmişti.
"Gebe kadını öldürmek töreye uymaz. En iyisi berdel yapılsın. Hem iki aşiret hısım olur. Kavha gürültü kalmaz." dedi Faruk Ağa.
İşte Mert'in aradığı fırsat ayağınq gelmişti. "Berdel dersin de bilmez misin Faruk Ağa. Aslan evlenmek istemez. Ben de Kopuzlar'ın kızını karı diye koynuma almam."
"Ne diyorsun lan sen?" diye ayağa fırladı Osman. Kimse ablası hakkında ileri geri konuşamazdı.
Mert'e saldıracağı sırada Yakup Ağa "Osman!" diye bağırdı.
Osman, Mert'e ne kadar vurmak istese de babasına karşı gelemedi. Yerine oturdu. Bu hareket Mert'i iyice fitilledi. Bu iş düşündüğünden de eğlenceli olacaktı.
Ağalar aralarında tartışmaya başladılar. Herkes berdel konusunda hem fikirdi. Dilruba berdel olarak verilecekti. Ama Mert dediğim dedikti. Ahmet Ağa "Fazla uzatmayalım. Dilruba'yı berde..."
Dışarıdan gelen feryat sesleri Ahmet Ağa'nın sesini bastırdı. Öylesine feryattı ki, ağalar yerlerinden kalkmak zorunda kaldılar. Dışarıdan kopup gelen bir çığlık, yalnızca kulağa değil, yüreğe de işliyordu.
Nare Hanım'ın korktuğu başına gelmişti. Berdel Mert'le yapılacaktı. Yakup Ağa'nın boş mesajın anlamı buydu. O da anlaştıkları gibi ortalığı karıştırmaya başlamış. Bağıra çağıra kendini yerden yere atıyordu.
İlk koşan Dilruba oldu. “Anne! Ne oldu sana!” diye dizlerinin üzerine çöküp annesini kucakladı.
Nare Hanım, yerde kıvranıyor, ağlıyor, yakarıyordu. Yakup Ağa da kalabalığı yararak eşine ulaşmıştı.
“Ne bu hâl Nare? Kim ne yaptı sana?”
Nare Hanım, yüzünü kocasına çevirdi. Gözleri yaşlıydı ama bakışı şeytani bir bilinçle kurgulanmıştı.
“Berdel olacakmış ağam… Dilruba'mı verirlermiş… Olmaz! Olamaz! Kıyamam ben kızıma!”
Kendini yerden yere attı, göğsüne yumruklar vurdu. Birkaç tokatla zor toparladı. Ama gözyaşı hiç durmadı.
“O daha çocuk, ağam! Daha üniversiteyi bitirmedi. O Mert’in öfkesi, kıskançlığı… O kadına neler ettiğini herkes biliyor! Ben kızımı o adama veremem! Veremem, AGAAAAMM!”
Herkes gözü yaşlı anaya acıyarak bakıyorlardı. Haklıydı da feryat etmekte. Mert Hançer'in öfkesini Antep'te bilmeyen yoktu.
Herkes Nare Hanım'a acıyan gözlerle bakarken... Yonca Hanım bu bakışları görünce dişlerini sıktı. Acıma, onun dünyasında zayıflıktı. Bunca planı boşuna mı yapmıştı. Bir ağlak karı yüzünden oğlu ağalığı elinden mi kaçıracaktı? Buna müsaade edemezdi.
"Bu sahte göz yaşlarıyla bizi kandıramazsın. Oğlunun yediği halttan haberin yok mu? Kızımı hamile bıraktı! Şimdi kalkmış ağlıyorsun!” diye bağırdı. Öfkeyle yanına kadar geldi. Eğilip Dilruba'nın kolundan tutup kaldırıp yere fırlattı.
“Senin kızın 23 yaşına gelmiş, hâlâ çocuk mu sayılıyor? Benim Elif’im neydi peki? Kaç yaş küçüktür kızından. Senin oğlun kızıma acıdı da mı? Şimdi senin kızına acıyalım?”
Nare Hanım, dönüp Yonca Hanım'a bakınca gözlerinde o meşhur "avını seçen dişi kaplan" bakışı vardı.
“Gel bacım, iki ana konuşalım... Ağalar kendi arasında karar veriyor ama bu işin çilesini biz çekeriz. İki ana bir hal çaresine bakarız.”
"Ağam berdel demiş. Ben sizin gibi saygısız değilim. Ağamın sözü üzerine söz söylemem."
"Söyleme bacım. Ama beni bir yol dinle. Allah rızası için..." diye ağlamaya devam etti.
Avluda toplanan herkes Yonca Hanım'a bakıyordu. Dinlemem diye kestirip atsa olmayacaktı. "Zaten ağam ne dediyse o olacak. Benim sözümle ağaların kararı değişmezdi. Bunu burada herkes biliyor." diye düşündü.
"Ağam müsaden olursa biz bir yol konuşalım." der. Kadir Ağa da başıyla onaylar. Ağalar toplantı odasına geri dönerlerken, Yonca Hanım ve Nare Hanım birazdan verecekleri savaşa hazırlanıyorlardır.
Konağın küçük salonuna girdiklerinde iki kadınında aklında farklı tilkiler dolanıyordu. İkisi de birbirini parçalamanın derdindeydiler. Oturduklarında, Yonca Hanım karşısındaki kadından bir rica, bir yalvarış bekliyordu. Ama tam tersine, Nare Hanım kendinden emin biçimde koltuğa kurulmuştu.
Bu bir ana kavgası değildi. Bu, iktidar kavgasıydı. Biri kızını kurtarmak için başka bir kızı ateşe atmaya hazırdı. Diğeriyse oğlunu tahta oturtmak için herkesi feda etmeye razıydı.
Bacak bacak üstüne atıp, elini çenesine dayadı.
“Yonca... Kızımı almak istiyorsan, bunu unut.”
Yonca Hanım kaşlarını çattı. “Ne diyorsun sen?”
“Mert gibi birine verecek kızım yok benim. O delinin karısına ne ettiğini herkes biliyor. Bir de Dilruba'm gibi naif, masum bir kıza el kaldırırsa ne olur?”
“Deli mi? Sen nasıl oğluma iftira atarsın?”
"Yalan mı söylerim Yonca? Gelinin oğlunun yüzünden intihar etmedi mi? Hatta karısını öldürdü diye dedikodular çıkmadı mı?"
"Yalan... İftira..."
"Ne olursa olsun. Kızımı vermem."
Yonca Hanım, Nare' nin direneceğini tahmin etse de böylesine sert bir karşılık beklemiyordu. "O zaman bende onun kurallarına göre oynarım." diye düşündü.
Oturuşunu dikleştirip yüzüne sinsi bir gülümseme yerleştirdi. "Demek oğlundan vargeçersin ha? Ağama haber edeyim bari." diye yalandan kalkar.
Ama Nare Hanım'ın yüzünde tek bir mimik bile oynamaz. "Bunu yapamayacağını ikimizde biliyoruz Yonca. Bu evliliğe muhtaçsın. Oğlumun kızını kaçırması işine bile gelmiştir." diye yem atar.
Yonca Hanım sinirle "Bu ne kepazelik? İftiralarınız bitmek bilmiyor." diye kapıya yönelir. Kapının koluna elini uzattığında Nare Hanım'ın sesiyle durur.
"İstersen Dilruba'yı gelin olarak alabilirsin."
Yonca Hanım bu sözle arkasına döndü. Kazanmıştı, ağa kızını gelin alacaktı. Oğlu ağa olacaktı.
Nare Hanım ayağa kalkıp ona yürüdü. "Ama unutmayasın Dilruba benim kızım. Onu ben doğurmasam da ben yetiştirdim. 1 aya kalmaz oğlunub parmağında kukla eder. Haa, oğlun ağa olur olmasına. Ama sen bundan zerre fayda sağlayamazsın.
Benim Dilruba'm senin elinde kırılıp şekil alacak biri değil. Anası gibi tuttuğunu koparır. Nasıl ki ben Yakup Ağa'nın gönlüne girdiysem... kızımda oğlunun gönlüne girer.
Oğlun seni tanımaz bile. Şimdi oğlumda kinli olsa da... koynuna aldığında işler değişir. Sen de bilirsin bu işleri. Saltanat kurmak istiyorsan, Dilruba'mdan vazgeç."
Yonca Hanım duymayı beklemediği sözler karşısında şaşkınlığını saklayamaz. Nare Hanım, onun sessizliğini zafer olarak algılar.
"Ama..." Yonca Hanım, bu amayla dikkat kesilir. "Berdeli durdurmak mümkün değildir. Yani yapılmak zorunda. Bende sana Dilruba'dan daha iyi bir gelin verebilirim."
"Kim!"
"Nilüfer... O da benim kızım. Yakup Ağa'nın kızı olmasa da Cüneyt'in bacısıdır. Berdele uyar. Duymuşsundur İstanbul'da okur. Girmenin zor olduğu Galatasaray Üniversite'sinden bu sene mezun oldu. Mimardır.
Sizin de inşaat şirketiniz yok mu? Kızım yapar, kaymağını oğlun yer. Hem her türlü terbiyesini kendi ellerimle verdim. Bir dediğini iki etmez. Sözünü çiğnemez. Senin, oğlunun önünde kul köle olur. Dilruba' dan bunların hiç birini göremezsin."
Tezgahında kalan son malları satmaya çalışan pazarcı gibi konuşuyordur. Bu berdelde kaçış yoksa... tek kurban Nilüfer olabilirdi.
Yonca Hanım'ın gözleri fırıldak gibi dönmeye başlar. Nilüfer'i düşünmeye başlar. Onu tanıyordu. Çiğdem'le olan arkadaşlığından konağa sık sık gelirdi. Hem eltisi... güvenmediği birini asla evlatlarını yanına koymazdı. Yani Nilüfer olurdu. Hem de pek iyi olurdu. Tamam, Dilruba gibi ağa kızı değildi. Ama okumuş etmişti.
"Belki İstanbul'lar da dili uzamıştır. Ama ben o dili kesmesini bilirim. Hafif biraz asiliği de olabilir. Ama oğlum ilk gece hakkından gelir. Ondan sonra da gıkı çıkamaz." diye düşünür.
Nare Hanım, verdiği tepkilerden kabul ettiğini anlamıştı. Bir zahmet kocasını da ikna ederdi artık.
“Ya direnir? Ne olacak?” dedi şüpheyle.
Nare Hanım kıs kıs güldü. “O bende. Direnirse... terbiye ederim. Hem sende artık anası olacaksın. İstersen döv. Aç bırak ya da oğlunun koynuna sok gecelerce. Başına ne gelirse gelsin, biz kin tutmayız. Berdelden sonra eti de senin kemiği de. Sokağa atsan da cesedini önüme sersen de... kimse sizden hesap sormayacak. Kopuz Aşireti sözünden dönmez.”
Yonca, bu teklifle içten içe mutluydu.
Çünkü Nilüfer’in öldürülmüş karısı yerine, gözü dönmüş oğlunun yanında duracak bir kukla gelin olacağına inandı.
Sonunda başını salladı. “Tamam. Ama tek hatasında canına okurum.”
Nare ayağa kalktı.
“İstediğini yap. Ben sana onu teslim edeceğim. Ama unutma… Nilüfer artık senin kızındır. Bizimle hiçbir yakınlığı kalmayacak.”
Bu söz Yonca Hanım'ın keyfini katladı. Yani ne isterlerse yapabilirlerdi. Oğlunun, ilk gelinine neler ettiğini biliyordu. Gidecek kapısı olmazsa sorunda olmazdı. Yine de okumuş kızdı. Başına dert açabilirdi. Evvelden karnını doldurmak lazımdı. O vakit bir yere gidemezdi.
Kendi gider, ama evlatları kalırdı. "Hiçbir ana evladını bırakır mı?" diye düşünür. Oysa karşısındaki kadına bakması yeterliydi.
İki kadın odadan zafer sarhoşluğuyla çıktı. Nare Hanım’ın gözlerinde savaş kazanmış bir komutan ışıltısı vardı. Yonca Hanım'ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu.
Hemen küçük yeğenini yanına çağırdı. Kulağına “Git, Kadir Ağa'ya söyle. Nilüfer olacakmış. Şimdi duyursun.” dedi.
Çocuk koşarak ağaların meclis toplantısına girdi. Kadir Ağa’nın kulağına bir şey fısıldadı.
Kadir Ağa başını sallayıp çocuğu gönderdi.
“Oğlum Mert’e, Nilüfer’i isterim.”
Salonda bir sessizlik oldu. Çünkü Nilüfer, bir Kopuz değildi. Ama Cüneyt’in kardeşiydi. Yani bu anlaşma teknik olarak mümkündü. Yine de itiraz edenler oldu.
Yakup Ağa başını öne eğdi. "Belli ki karım kızıyla konuşmuş, onayını almış. Yoksa böyle bir teklifle gelmezdi diye diğerlerini susturdu. Karısı başarmıştı. Kızlarını bu berdel cehenneminden kurtarmıştı.
Cüneyt böyle bir şey beklemiyordu. Annesinin babasının fikrini değiştirdiğini anlamıştı. Ama neden... "O Nare olacak kadın ne dedi de anam kardeşini değil de o kızı istedi." diye düşünmeye başlar.
Yine kararından vazgeçmez. "Ben evlenmeyi kabul etmiyorum. Kopuzlardan kimseyle evlenmem." Onu ipleyen yoktu.
Aslan Hançer’in yüzü sertleşti birden. Çünkü Nilüfer… kardeşi Çiğdem’in can dostuydu. Bu kıza böyle bir hayatı nasıl reva görebilirlerdi?
“Madem rızasını aldınız. O zaman gelsin, biz de kulaklarımızla duyalım. Sonrasında kurarız düğünü.” diye son noktayı koyar.
"Oğlumu gönderdim. Yarına burada olurlar." dedi.
Cüneyt yine evlenmek istemediğini dile getirdi. Bu sefer de Ali Ağa "Daha Nilüfer kızın ne dediğini bilmiyoruz. Belki o da istemez." dedi.
Cüneyt bu sözler iyice öfkelendi. Onu istemeyecekti ha. Sanki başka şansı vardı. Aslan'ın suratının kasıldığını gördüğünde "Bakalım, iş evlenmeye geldiğinde nasıl ağalık yapacaksın." diye düşündü.
"Ben son kararımı söyledim. Evlenmeyeceğim. Çok meraklıysanız düğüne... Aslan Ağa'nız alsın nikahına." dedi Aslan'ın yüzüne bakarak.
Aslan yumruklarını sıksa da konuşmadı. Önce Nilüfer'le konuşacaktı. Yoksa kendi aşiretinin içinde kan davası çıkaracaktı.
Kuzeninin neden böyle yaptığını biliyordu. Ağalığı almak için en hassas noktasından vuruyordu. Düşmanı bile olsa... böyle bel altından vurmazdı.