NİLÜFER...
“Bazen karanlık, gözlerini değil... kalbini kör eder.”
Gözlerimi açtığımda zifiri bir karanlıkla baş başaydım. Gözüm karanlığa alışsın diye birkaç saniye bekledim ama yok… Burada ışık yoktu. Zaten ışık diye bir şey kalmamıştı hayatımda. Ne geceme dolan ay vardı ne de kalbime dokunan bir umut.
Soğuk...
Damarlarıma kadar işleyen bir soğuk vardı içimde. Sanki bedenimin her hücresi, başka bir zamandan buraya sürüklenmişti. Uyanıyor muydum gerçekten? Yoksa yine aynı kâbusun içindeydim de beynim bunu başka bir uykuya mı çevirmişti?
Bir süre neredeyim, kimim, neden böyle hissediyorum… hiçbir şey bilmiyordum. Sanki zamanla birlikte ben de donmuştum. Sonra bir şey fark ettim. Üzerimde bir ağırlık vardı.
O ağırlığın ne olduğunu anlamam bir saniye sürdü ama o bir saniye yıllar gibi uzadı. Aynı koku… Aynı baskı… Aynı çaresizlik. Bedenim hatırladı. Ben hatırlamak istemesem de.
Battaniye.
O an her şey sustu. Saniyeler içinde içimdeki sessizlik patladı. Kalbim sıkıştı, gözlerim büyüdü.
“Hayır!” diye çığlık attım.
Sanki üzerimde battaniye değil, derimin altına sızan yılanlar vardı. Tüm bedenimde geziniyor, beni boğuyor, kemiklerimi kemiriyorlardı.
“Çekil üstümden, çek!”
Korkuyla battaniyeyi savurdum. O an vücudum titremeye başladı. O sahne… o his… o... o kadın! Nare Hanım. Yine aynı anlar beynimde dönmeye başladı.
Karanlık...
Bir parça ışık...
Hafif bir tıslama...
Yine karanlık...
Bedenime dolanan yılan...
Hıçkırıklarla ağlamaya başladığımda kendime engel olmaya çalışsamda beceremedim. Yavaşça doğruldum. Ama dizlerim hâlâ titriyordu. Karanlık oda... soğuk taş zemin... duvarlarda rutubet izleri.
Kopuz Konağı’nda olduğuma emindim. Yakup Ağa'nın, Nare Hanım'ın... anne demeye dilim varmıyordu. Zaten yıllardırda demiyordum.
Buraya nasıl getirildiğimi hatırlamaya çalıştım ama kafam zonkluyordu. Zihnimde parçalar vardı ama bütün yoktu. Koşan ayaklar… siyah bir araba… sert bir el… Bir de Yiğit’in yüzü. Gözlerinde merhamet yoktu. Sadece tiksinç bir ifade vardı. Ve şimdi, bir yeraltı mezarını andıran bu yerde, tek başımaydım.
Tam da o an... kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye bir siluet girdi. Ve sesini duyduğum anda içimdeki öfke, korkuyu bastırdı.
“Nilüfer.” Annem, Nare Hanım'dı. “Uyanmışsın.” dedi. Sanki sıradan bir sabah, sıradan bir günaydınmış gibi.
“Ne oluyor? Neredeyim ben?” dedim. Neler olduğunu bilsem de bilmemezlikten geldim.
Bana doğru bir adım attı. Yüzünde alıştığım o soğukluk vardı. “Mert Hançer’le evleneceksin.” dedi. Böylece ölüm fermanımı okumuş oldu.
“Ne dedin sen?” diye bağırdım. “Ben kimseyle evlenmiyorum. Hele o… o adamla asla!”
Nare Hanım'ın gözleri bir an bile kırpılmadı. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibiydi. Sonra bir anda kolumu tuttu ve yüzüme tokadı yapıştırdı.
Şak!
Tokadın acısı değil, anlamı canımı yaktı. Kızgın demir gibi yüzümde değil, kalbimde yankılandı.
“Kabul et ya da etme.” dedi dişlerini sıkarak. “Bu evlilik yapılacak. Bu konağın onuru, senin ne isteyip istemediğine bakmaz.”
O an içimdeki kırık parçalar keskinleşti. Dişlerimi sıktım. Gözümden tek damla yaş akıtmadım. Onu sevindiremezdim.
“Madem oğlun kız kaçırdı... o zaman Dilruba’yı evlendir. Ne de benim değil, onun anasısın.”
O an her şey sustu. Nare Hanım’ın yüzü kireç gibi oldu. Nefesi değişti. Sonra… bir çığlık attı. Öfkeyle saçlarımdan yakaladı ve beni sürüklemeye başladı.
Merdivenlerden yuvarlanır gibi indirildim. Ne bağırdım ne de direndim. Çünkü ona vereceğim en büyük ceza, onun şiddetini görüp de acı çekmemek, korkmamaktı.
Konak çalışanları sürüklendiğimi görse de bir şey yapmadılar. Zaten yapmazlardı. Bu konağa adım attığım andan beri şiddet görmüştüm. Hem bedenen hem de zihnen.
Beni bodruma itekledi. Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha yüzüme bağırdı. “Sen nasıl olur da kızımın adını ağzına alırsın ha? Evladımla bir mi tutarsın kendini? Dilruba ağalara layıktır!”
Evladımla bir mi tutarsın kendini?
Bu söz zihnimde yankılandı. Oysa gerçek evladı bendim. Dilruba sadece Yakup Ağa'nın ölen karısının kızıydı. Buna rağmen beni değil, onu evladı sayıyordu.
Kapıyı öfkeyle kapatıp arkasından kilitledi. İçeride kalan sessizlik, kelimelerinden daha çok acıttı canımı.
Soğuktu. Rutubet her yeri sarmıştı. Üzerime ince bir yorgan gibi çöktü çaresizlik. Yalnızdım. Ama güçsüz değildim.
Duvarda paslı bir pencere vardı. Kolu zor dönen, aralık bir mazgal. Oradan geçen hafif bir hava… ve küçük bir umut.
Zaman kavramımı kaybetmiştim. Saatler mi geçti, gün mü… bilmiyorum. İşte o andı. Ya şimdi ya asla.
Zar zor pencereyi ittim. Parmaklarımı kestim, canımı yaktım ama kafamı dışarı uzattım. Bahçede kimse yoktu. Kaçamayacağımı zannediyordu. Ondandı bu güveni. Yan tarafa gideceğim sırada bir hapşurma duydum. Çaktırmadan baktığımda kapımda bekleyen korumayı gördüm.
Arka kapıdan çıkamayacaktım anlaşılan. Tek çare ahırlardı. Parmak uçlarıma basa basa arka tarafa gittim. Avlunun ilerinde dolanan 2 koruma vardı. Gölgelerden ilerledim.
Ahırın önüne geldiğimde yan tarafa ilerledim. Hayvanların girip çıktığı yer vardı. Oradaki basamaklardan ahırın çatısına çıktım. Duvarın kenarına geldiğimde oturdum. Bu yülseklikten atlamak kolay olmayacaktı. Ama başka şansım da yoktu. Arkamı dönüp kendimi yere doğru bıraktım. Sonra da Lara Croft gibi sokağa atladım.
Dizimde kolumda sıyrıklar olsa da önemli değildi. Sonunda kurtulmuştum onlardan. Nereye gittiğime bakmadan koştum. Neyseki telefonum yanımdaydı. Çiğdem'le konuştuktan sonra ne olur olmaz diye sessize alıp sütyenimin içine atmıştım. Elime aldığımda Çiğdem'den gelen onlarca arama, yüzlerce mesaj vardı.
“Nilüfer? Nilüfer neredesin? Saatlerdir seni arıyo..."
"Antep'teyim. Yiğit getirdi buraya. Kaçtım. Lütfen yardım et.”
Çiğdem hiç duraksamadı. “Konakta karışık. Abimin bekar evi var. Şimdi sana konum atıyorum. Sakın başka kimseyle konuşma. Ben hemen geliyorum.”
Telefonu kapatır kapatmaz, konuma baktım. Fazla uzak sayılmaz. Yürüyerek 20 dakikada varırdım. Taksiye binsem biri tanıyabilirdi beni. Yürümek en iyisi. Hızla yürümeye başladım. Ne kadar çabuk Çiğdem'le buluşursam... o kadar hızlı buradan giderdim.
Üzerimdeki kıyafetler toz toprak içindeydi. Çiğdem'in attığı konuma geldiğimde karşımda müstakil bir ev vardı. Bahçe kapısını açıp gölgelerde gizlenmeye devam ettim.
Hadi Çiğdem acele et. Çiğdem mutlaka beni buradan çıkarırdı. Aslan abinin gücü buna yeterdi. Yarın bu saatlerde Türkiye'de olmayacaktım.
《》《》《》《》《》《》
ÇİĞDEM...
Telefonun titremesiyle elimdeki bardağı masaya bırakmadan önce ne kadar süredir pencereden dışarı baktığımı hatırlamıyorum.
Gökyüzü kararmış, yıldızlar bile küsmüştü sanki. Ne ay görünüyordu ne umut. Sadece içimde yankılanan bir soru vardı. "Nerede?"
Antep’in gecesi bile başka karanlıktaydı bugün. Sanki Nilüfer’in yokluğu tüm semayı zifiri karanlığa boyamıştı.
Ruhumun kıyısında yankılanan korkuyu bastırmak için kaçıncı kez içimden "Sağ salim dönecek." diye mırıldandım, bilmiyorum. Ama titreyen ekran, beklediğim o mucizeyi taşır gibiydi.
ÇİÇEĞİM ARIYOR...
Ekrandaki ismi görünce boğazıma bir şey düğümlendi. Korku ve umut birbirine çarpıp göğsümde fırtınalar estirdi. Gözlerim doldu. Hem korkudan hem sevinçten. Aramasaydı… ona ne olduğunu hayal etmekten aklımı kaybedecektim. Saatlerdir ona ulaşmaya çalışıyordum. Parmağımın ekranı kaydırması bir saniyeyi buldu ama o bir saniye, ömrümden yıllar aldı sanki.
Antep'te getirilmişti. Biliyordum... Bir şey olduğunu biliyordum. Yoksa Çiçeğim beni habersiz koymazdı.
Ne yapmam gerektiğini düşünürken, arkamdan bir gölge gibi yükselen adamın varlığını hissettim.
Aslan abim...
Aynaya dönmemle abimle bakışlarımız çarpıştı. Omzunu pencereye yaslamış, gözlerini bana dikmişti.
“Bekar evine.” dedi sessizce. Dudakları oynatarak.
Bir anlığına hiçbir şey diyemedim. O her zaman öyleydi. Kardeşini gözünden anlardı. Ama bu sefer mesele kardeşi değildi. Kardeşinin, kardeşi... Nilüferdi. Gözlerimin içini okuduğunu biliyordum.
Odadan çıkıp gittiğinde kafama dank etti. Nilüfer'i nereye gönderecekti. Bir daha ya göremezsem? Peşinden koştum. Direksiyona oturmuştu ki, kendime son anda yanına attım.
"Ne yapıyorsun?" dedi abim.
"Bende geleceğim."
"Olmaz. Ben hemen gidip geleceğim. Sen eve gir."
"Bensiz gidemezsin abi. Bilmiyorum... Belki de Nilüfer’i bir daha hiç göremeyeceğim. Son kez vedalaşayım onunla.”
Gözlerinde tereddüt vardı. Belki çıkarması zor olacaktı. Ya da başaramayacaktı. Antep'te her şeye gücü yeten abim bile...
Bir an sustu. Sonra o koca gövdesini bana doğru çevirip başıyla onayladı. “Hadi o zaman.”
Abimin siyah arabası gecenin kalbine doğru ilerlerken ben elimde telefon, gözüm ekrandaydı. Sokak lambalarının ışığı yüzüme vurdukça abim dikiz aynasından bana bakıyordu, fark ediyordum. Söyleyemediğimiz o kadar çok şey vardı ki… Bu sessizlik, suskunluk değil, mecburiyetti.
Olanları aklım almıyordu. Nasıl olurda Nilüfer'i Mert abi ile evlendirirlerdi? Neden bedeli suçsuz günahsız biri ödüyordu? Neden soruyorum ki? Buna TÖRE deniyordu buralarda. Karşı çıkmaya da kimseler cesaret edemiyordu.
Abim gözünü yoldan ayırmıyordu ama ben onun çenesinde kasılan kaslardan bir şeyler planladığını biliyordum. Direksiyona sıkıca yapışan elleri, içinden geçen öfkeyi bastırmaya çalıştığını anlatıyordu.
“Bu evlilik olacak mı?” diye sordum sonunda, fısıltıyla.
“Bilmiyorum. Benimde gücümün sınırları var.” dedi. Sadece bu cümleyle kalbimdeki bir parça umutta yok oldu.
O cümlede ilk kez abimi yenik gördüm. Aslan Hançer, bu toprakların en güçlü adamı… töre onun bile dizlerini çöktürüyordu.
Evin önüne geldiğimizde, sokak lambalarının solgun ışığı altında abimin bekar evinin önünde bekledik. Arabanın içi, kalbimin atışları kadar sessizdi. Telefonuma gözüm takılıyordu ama beklediğim o mesaj hâlâ gelmemişti. Bir anda, abim kapıyı açtı. Çıkarken bana döndü.
“Sen burada kal. Önce ben konuşacağım. Sonra vedalaşırsın.” dedi.
“Abi...” dedim sadece.
Bana baktı. Kardeşlik dolu o yumuşak ama kararlı bakışla. “İzin ver, belki başka yollarda vardır.”
Ne demek istediğini anlamamıştım. Abimde anlamam için uğraşmamıştı. Kapıyı sertçe vurarak gitti. Geceye küfürler saydırıyordu sanki.
Arabada tek başıma kaldığım an, hıçkırığımı içime gömmek zorunda kaldım. Nilüfer... senin için ne kadar çok dua ettim bir bilsen. Biz sıradan iki arkadaş değildik. Biz, aynı anne babadan doğmasakta kardeştik.
Kandan değil, candan kardeştik.
Biz birlikte büyümedik ama birlikte yeşerdik. Onun gülüşünde ne zaman bir gölge olsa ben anlardım. O da benim gözümdeki yaşa bakıp susmayı bilirdi. Şimdi o gözyaşlarını boğazıma gömmek zorundaydım. Çünkü bu topraklarda güçlü görünmeyenler, ilk düşendi.
Evleneceği adam abim olsa şurada göbek atardım. Ama değildi işte. Yaşadıklarından sonra da abime bunu teklif edemezdim. Yoksa çoktan ayaklarına kapanmıştım Nilüfer'le evlenmesi için.
Arabanın ön paneline yaslandım, gözlerimi kapattım. Bu vedaysa eğer... bari güzel bitsin istedim.