Serin, sonunda günün tüm yorgunluğunu üzerinden atmış, rahat bir nefes almıştı. Elindeki battaniyeyi üzerine çekti ve televizyonun karşısına kuruldu. Sevdiği dizi başlamıştı; her akşam bu anı sabırsızlıkla bekliyordu. Emir’in akşamları televizyon kumandasını elinden düşürmemesi yüzünden izleyemediği bu dizi, onun için bir nevi kaçış noktasıydı. Emir ve şımarık kardeşi Eda’nın evde olmadığı nadir zamanlarda bu anların tadını çıkarmayı öğrenmişti.
Oturduğu yerden yayılan huzur duygusunu daha da artıran şey, mutfaktan gelen kurabiye kokusuydu. Fırından yeni çıkardığı tarçınlı kurabiyeler, evi sarmış, adeta nostaljik bir mutluluk hissi yaratmıştı. Serin, bir kurabiyeyi alıp küçük bir ısırık aldı; tadı tam da hatırladığı gibiydi, sıcacık ve yumuşacıktı. Bir anlığına tüm sıkıntılarından uzaklaştığını hissetti.
Tam bu sırada, kapı zili çaldı. Serin, bir anda irkilerek yerinden doğruldu. Kimin olabileceğini merak etti; Emir’in ya da Eda’nın erkenden dönme ihtimali canını sıktı. Ama yine de kötü bir şey düşünmemeye çalışarak, yavaş adımlarla kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığında karşısında bir kargo görevlisi buldu. Adam elindeki kutuyu uzatarak, “Serin Hanım?” diye sordu.
“Evet, benim,” dedi Serin, tebessümle. Bu, ne zamandır beklediği kargoydu. Kaneviçe işleyip sattığı parayla oğlu Aras'a o çok istediği Nintendo oyun konsulunu almıştı.
Delikanlı, elindeki paketi uzatırken gözleri bir an mutfağa doğru kaydı. Hafif bir gülümsemeyle, “Ne pişirdiysen mis gibi kokuyor, abla,” diye söylendi.
Serin, bu beklenmedik sözle hafifçe şaşırdı ama hemen ardından gülümsedi. “Kurabiye yapmıştım,” dedi içtenlikle. “Kokusu sana kadar gelmiş demek. Canın çekmiştir.”
Genç kurye biraz utanarak başını eğdi. “Yok abla, rahatsızlık vermeyeyim,” diye kekeledi.
Ama Serin, yüzünden eksilmeyen sıcak bir tebessümle onu davet etti. “Hadi ama, gözün kalmasın. Gel, sana bir iki tane ikram edeyim,” dedi.
Delikanlı, biraz daha mahcup bir şekilde itiraz etti. “Abla, gerçekten gerek yok, rahatsızlık olur…”
Serin, hafifçe kaşlarını kaldırarak, “Israr ediyorum. Bir kurabiyeyle rahatsızlık olmaz,” dedi. Gencin daha fazla itiraz etmesine fırsat vermeden kapıyı araladı ve ona mutfağı işaret etti.
Kurye, biraz tereddütle içeriye adım attı. Mutfağa girince kurabiyelerin yayılan sıcacık kokusu adeta onu büyüledi. Serin, tepsiyi masanın üzerine koyarak birkaç kurabiyeyi küçük bir tabağa yerleştirdi ve ona uzattı.
“Al bakalım, sıcak sıcak ye,” dedi.
Genç delikanlı, ilk kurabiyeden bir ısırık aldığında gözleri şaşkınlıkla parladı. “Abla, bu… bu mükemmel olmuş! Hayatımda yediğim en güzel şey olabilir,” dedi coşkuyla.
Serin, gülümseyerek ellerini önünde birleştirdi. “Beğenmene sevindim. Utanma, istediğin kadar yiyebilirsin. Daha tepside bir sürü var,” dedi.
Delikanlı, mahcubiyetle bir kurabiye daha aldı. “Abla, gerçekten teşekkür ederim. Günüm hiç böyle güzel geçmemişti,” dedi. Yüzündeki mutluluk ifadesi, Serin’in içini ısıttı.
Kısa bir sohbetin ardından, genç kurye teşekkürlerini sunarak ayrıldı. Serin, kapıyı kapattıktan sonra mutfağa döndü. Ufak bir jestle bir yabancıyı mutlu edebilmiş olmak, onun da içini hafifletmişti. Gözleri kurabiye tepsisine kaydı; bu an, akşamını daha anlamlı kılmıştı.
Serin, kargo paketini oğlunun odasına götürdü. Küçük Aras, bu hediyeye bayılacaktı, şüphesiz. Paketi masanın üzerine bırakırken yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Onun mutluluğu, Serin’in tüm yorgunluğunu unutturuyordu. Ancak tam o sırada kapı zili tekrar çaldı.
Serin, biraz şaşkınlıkla kapıyı açtı. Karşısında kaynanası Emine Hanım vardı. Yaşlı kadının sert bakışları ve çatılmış kaşları, başka bir ziyaret için gelmediğini açıkça gösteriyordu. Serin, “Hoş geldiniz, anne,” diyerek onu içeri davet etmek istedi, ama Emine Hanım onu susturdu.
“Az önce evine aldığın adam kimdi?” dedi sert bir tonla.
Serin, şaşkınlıkla başını geri çekti. “Kuryeydi anne,” dedi sakin kalmaya çalışarak. “Oğluma hediye almıştım, paketi getirdi.”
Emine Hanım’ın gözleri kısıldı, şüphe dolu bir ifadeyle Serin’i süzdü. “Neden içeri aldın elin adamını? Hem de evde kimse yokken?” diye sordu, sesindeki alaycı ton belirginleşmişti.
Serin, derin bir nefes alarak durumu açıklamaya çalıştı. “Kurabiye pişirmiştim, anne. Kokmuş, canı çekmiştir diye düşündüm. Birkaç tane ikram ettim, o kadar,” dedi soğukkanlılıkla.
Ancak bu cevap Emine Hanım’ı tatmin etmemişti. Dudaklarını bükerek, “Yazıkmış, öyle mi? Sen onu benim külahıma anlat. Elin adamını eve aldın tabii, evde kimse yok, fırsat bildin bunu,” diye çıkıştı.
Serin’in yüzü bir anda asıldı. “Anne, sen ne saçmalıyorsun?” dedi, sesi titreyerek. Ağlamaklı bir ifade yüzüne yerleşmişti. Ancak Emine Hanım, gelininin bu hâline en ufak bir empati göstermiyordu.
“Akşama Emir oğluma bunu söyleyeceğim, sen görürsün,” dedi buz gibi bir sesle. “Oğlumu kandırabileceğini mi sanıyorsun? Böyle şeylere göz yummaz o!”
Serin’in gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. “Anne, ne olur yapma,” dedi yalvararak. “Elini ayağını öpeyim, Emir çok kıskançtır, yanlış anlar. Sadece iyi niyetimle bir şey yaptım.”
Ama Emine Hanım bir taş kadar soğuktu. Hiçbir şey duymamış gibi başını iki yana salladı. Serin, kaynanasının bu acımasız tavrı karşısında bir kez daha yalnızlık hissetti. Emir’in eve dönmesiyle neler olacağını düşündükçe göğsünde bir ağırlık hissetti.
“Anne, ne olur, Emir’e hiçbir şey söyleme!” Serin’in sesi titriyordu. Yalvarışlarının içine düştüğü korku ve çaresizlikle dolu olduğu belliydi. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, eli farkında olmadan kayınvalidesinin koluna uzanıyordu. “Ne istersen yaparım, yeter ki söyleme…”
Ancak Emine Hanım, taş kesilmiş gibiydi. Yüzünde en ufak bir yumuşama belirtisi yoktu. Soğukkanlı bir şekilde gelinine baktı, ardından kolunu yavaşça çekip üzerindeki görünmez tozu silkeler gibi bir hareket yaptı. “Ne yaparsan yap, Serin. Akşam her şey ortaya çıkacak,” dedi sert bir tonda. Ardından, bir an bile arkasına bakmadan kapıyı açıp dışarı çıktı.
Kapının kapanış sesi, Serin’in yüreğinde yankılandı. Olduğu yerde donup kaldı. Nefesi kesilmiş gibiydi; göğsünde büyüyen ağırlık, onu adeta yere bastırıyordu. Emine Hanım’ın söyledikleri kafasında tekrar tekrar dönerken, akşamın gelişini hiç istemediğini fark etti.
Serin, usulca mutfağa döndü ve masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Elindeki kağıt havluyla gözyaşlarını sildi, ama gözlerinden yaşlar akmaya devam etti. Fırında kalan kurabiyelerin kokusu bile artık onu rahatlatmıyordu. Oğlunun sevinçle açmasını beklediği kargo paketi bile şimdiden anlamını yitirmiş gibiydi.
Saatin tik takları sessiz mutfağı doldururken, Serin zamanın durmasını diledi. Emir’in eve geleceği an yaklaştıkça içindeki korku büyüyordu. Onun kıskançlığı ve öfkesini düşünmek, zihninde kara bir bulut gibi dolanıyordu. “Keşke…” diye düşündü, “keşke kuryeye o kurabiyeyi vermeseydim.”
Ancak yapılacak bir şey yoktu. Serin, zamanın acımasız ilerleyişine karşı koyamayacağını biliyordu. Gözleri masadaki kargo paketine kayarken, içinden bir ses, “Aras için güçlü olmalısın,” diyordu. Ama bu sesi dinlemek o kadar zordu ki…
Zilin çalmasıyla Genç kadın için sanki hayat durmuştu. "Eyvah," diye söylendi. "Emir geldi."