Akşam yemeği

1253 Words
Zilin ani sesiyle Serin irkilmişti. Kalbi hızla çarptı. Korkarak kapıyı açtı. Ancak kapıyı açtığında karşısında beliren küçük yüz, bütün korkularını bir anda silip süpürdü. Bu gelen, canından çok sevdiği oğlu Aras’tı. “Anneciğim!” diye bağırdı Aras, gözleri sevinçle parlıyordu. Sonra koşarak annesine sarıldı, küçük kollarını boynuna doladı. “Seni çok özledim!” Serin, oğlunun sımsıcak kucaklamasıyla huzur buldu. Aras’ın o masum sevgisi, tüm korkularını ve kaygılarını bir an için unutturmuştu. Saçlarını okşayarak, “Ben de seni çok özledim,” dedi. Yorgun yüzüne yeniden bir gülümseme yerleşti. Aras, annesinin yüzündeki gülümsemeyi fark ettiğinde merakla sordu. “Anne, neden böyle gülüyorsun? Bir şey mi var?” Serin eğilip oğlunun yüzüne baktı ve gizemli bir şekilde, “Sana bir sürprizim var,” dedi. Aras’ın gözleri daha da büyüdü. “Ne sürprizi? Ne aldın ki?” diye heyecanla sordu. “Odanda seni bekliyor,” diye cevap verdi Serin, yüzünde hafif bir tebessümle. Küçük çocuk sevinçle çantasını yere bıraktı ve koşarak odasına gitti. Serin de peşinden yürüdü, kapının eşiğinde durarak oğlunun heyecanla paketi bulmasını izledi. Aras, yatağın üzerinde duran kargo paketini görünce, bir anlık şaşkınlıkla durakladı. “Anne, bana hediye mi aldın?” dedi, gözleri ışıl ışıl. Küçük elleriyle kutuyu aldı, sevinçten yerinde duramıyordu. “Çok mutlu oldum! Ama ne var içinde?” “Aç da gör bakalım,” dedi Serin, yüzünde keyifli bir gülümsemeyle. Aras, kutuyu hızla ama dikkatle açmaya başladı. Paketin içindekini gördüğünde nefesi kesildi. Gözleri doldu, elleri titreyerek hediyeyi tuttu. Sonra heyecanla annesine dönüp, “Anne, bu… bu en çok istediğim şey! Çok teşekkür ederim, seni çok seviyorum!” diye bağırdı. Mutluluktan gözyaşları yanaklarından süzülürken, annesine kocaman sarıldı. Küçük kolları annesini sımsıkı kavramış, yanaklarına minik öpücükler konduruyordu. “Sen dünyanın en iyi annesisin,” dedi Aras, gözyaşlarının arasından gülümseyerek. Serin, oğlunun bu saf sevgisi karşısında duygulandı. “Seni mutlu etmek benim için her şeyden önemli,” dedi. Aras’ın neşesi, odanın her köşesine yayılan bir ışık gibiydi. Bu küçük an, Serin için tüm sıkıntılarından kaçıp huzuru bulduğu bir liman olmuştu. Nihayet akşam olmuştu. Ancak bu “nihayet” kelimesi, Serin için hiç de rahatlatıcı değildi. Gün boyu içini kemiren korku, akşamın karanlığıyla birlikte iyice büyümüştü. Kapı zili çaldığında kalbi hızla çarpmaya başladı. Derin bir nefes alıp ellerini silerek kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında kocası Emir’i buldu. Emir, bakışlarını Serin’in yüzünde gezdirdi ve sert bir ifadeyle, “Ne o suratının hâli? Kocan gelmiş, güler yüzle karşılasana!” diye çıkıştı. Serin, şaşkınlıkla geriye çekilirken, Emir alaycı bir tonda ekledi: “Ama senden kadınlık bekleyende kabahat. Şu hâline bak! Azıcık kendine çeki düzen versen keşke.” Bu sözler Serin’in içine bir hançer gibi saplandı. Kalbinin derinliklerinde bir şeylerin kırıldığını hissetti ama yüzüne hiçbir şey yansıtmamaya çalıştı. Başını hafifçe eğerek, “Hoş geldin,” dedi alçak bir sesle, ardından kapıyı kapatmak için elini uzattı. Tam o anda Emir’in sesi sertçe yükseldi. “Kapatma! Annem gelecek şimdi,” dedi, kaşlarını çatarak. “Sarma yapmış, onu getirecek.” Serin, kapıyı yavaşça tekrar açtı ve geri çekildi. Bu sırada ellerini önünde kenetledi, gözleri yere doğru kaydı. Emir’in söylediklerini zihninde tekrar tekrar yankılanırken, içindeki kırgınlık giderek büyüyordu. Bu evde, kendini hiçbir zaman yeterince değerli hissedememişti. Emir ise ceketini çıkarıp koltuğa bıraktı ve ayakkabılarını çıkarırken söylenmeye devam etti. “Her şey senin gibi yarım yamalak. Annem sarma yapıyor, sen daha bir çorba bile düzgün yapamıyorsun. Kadın dediğin annem gibi olur.” Bu sözler Serin’in yüreğinde yeni bir ağırlık oluşturdu. İçindeki ağlama isteğini bastırarak mutfağa doğru yöneldi. O an tek düşündüğü, bir şekilde bu geceyi de kazasız belasız atlatabilmekti. Ansızın salondan sert bir ses duyuldu. “Biz gençken bir sürü iş yapıyorduk, hem de şikâyet etmeden. Şimdikiler tembel!” Bu, Emir’in annesi Emine Hanım’ın odaya girerken söylediği ilk sözlerdi. Salona adım attığında Serin’e keskin bir bakış attı. Serin, kayınvalidesinin bu beklenmedik çıkışı karşısında donakaldı. Elleri istemsizce önlüğünün kenarını çekiştirirken, ne diyeceğini bilemedi. Emine Hanım, sert ve otoriter bir tonla devam etti: “Haydi, çabuk ol bakalım! Sofrayı hazırla, oğlum aç geldi.” Serin, derin bir nefes aldı ve başını hafifçe eğerek mutfağa doğru yöneldi. Söylenmemiş, yutulmuş kelimeler boğazında düğüm gibi hissediliyordu. İçinden geçen kırgınlık ve öfkeyi göstermemek için kendini zor tuttu. Fırından çıkan kurabiyelerin yerini, hızla yemek tabakları alıyordu. Isıttığı çorbayı tabaklara dağıttı ve masaya koydu. Yanına hazırladığı salata ve dolmaları koydu. Akşam için pişirdiği pilav da hazırdı. Kompostuları da bardaklara koymayı ihmal etmedi. Bu sırada Emine Hanım, sandalyeye oturdu ve bir yandan oğlu Emir’e dönüp, “Bu kadar çalışıp çabalıyorsun, eve gelince de doğru düzgün bir sofra göremiyorsun. Kadın dediğin her şeye yetişir, değil mi oğlum?” dedi. Emir, annesinin söylediklerine sadece başını salladı ve telefonuna bakmaya devam etti. Serin ise mutfakta yemeği hazırlarken, gözleri doldu. Ancak bu gözyaşlarını göstermemek için sıkıca dudaklarını ısırdı. Aklı hâlâ kaynanasının kurye olayını Emir'e söyleyip söylemeyeceğiydi. Kesin söyleyecek diye hayıflandı genç kadın. Korkuyordu. Yemekleri masaya taşırken, Emine Hanım bakışlarıyla Serin’i süzdü ve mırıldandı, “Gençken böyle mi yapardık biz? Oğlumuza layık olmak için elimizden geleni yapardık.” Serin, bu sözlere hiçbir tepki vermedi. Sadece masayı hazırlamaya devam etti. Ancak içindeki kırgınlık daha da derinleşmişti. Emir, masaya oturmuş, önündeki yemeği süzüyordu. Bakışları pilava takıldığında yüzünü buruşturdu. Kaşığı tabağın kenarına bıraktı ve sinirle, “Bu ne böyle ya?” diye çıkıştı. Serin, masanın diğer ucunda sessizce oturmuş, Emir’in tepkisini izliyordu. Ancak Emir’in öfkesi hızla yükseldi: “Pilav yapıyorsun, bari yanına et kavur ya da nohut koy. Böyle boş pilav mı yapılır? Neyini eksik ettim senin? Dolapta her şey var! Tek yapman gereken çıkarıp pişirmek, onu da beceremiyorsun!” Serin, bu sözlerle bir kez daha incindi. Gözleri doldu, ama gözyaşlarını tutmaya çalıştı. Elindeki çatalı sessizce bıraktı, başını eğdi. Tam o sırada küçük Aras’ın sesi duyuldu. Salona doğru adımlarını hızlandırarak geldi ve babasına doğru bağırdı: “Anneme bağırma, baba! O hep bizim için uğraşıyor!” Serin, oğlunun bu cesur çıkışı karşısında bir an için umutlandı. Ancak, Emine Hanım torununa ters bir bakış atarak, sert bir sesle araya girdi: “Sen büyüklerin işine karışma bakayım! Hadi, git odana. Biz burada büyükler arasında konuşuyoruz.” Aras, babaannesinin bu tavrından rahatsız olmuş gibi kıpırdandı, ama tam konuşmaya yeltenecekken Emir’in sert sesi yankılandı. “Aras! Derhal odana git! Ve kapını kapat! Ben aç demeden dışarı çıkmak yok!” Küçük çocuk, babasının bu sert tepkisiyle ne yapacağını şaşırdı. Gözleri dolu dolu, annesine baktı. Serin, oğluna destek olamamanın verdiği suçlulukla sadece gözlerini kaçırdı. Aras, yüzünde derin bir hayal kırıklığıyla odasına doğru yürüdü. Arkasından kapıyı kapattığında, evde bir anlık sessizlik oldu. Serin, bu sessizliğin altında eziliyor gibiydi. Gözleri hâlâ doluydu, ama tek kelime etmedi. Başını eğdi ve masadaki tabakları düzeltmeye başladı, sanki bir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Ancak içinde fırtınalar kopuyordu. Emir, yemeğine dönüp homurdanmaya devam etti. Emine Hanım ise torununun çıkışından memnuniyetsiz bir şekilde başını salladı. “Şimdiki çocuklar da böyle işte. Bir terbiye göremiyorlar,” diye mırıldandı. Serin, masadaki bardaklardan birini doldururken, elinin hafifçe titrediğini fark etti. Ancak hiç kimse onun hissettiklerini önemsemiyor gibiydi. O, bu evde hep sessiz kalmak zorunda olan, sesini çıkardığında ise yalnızca azarlanan bir figürdü. Emine Hanım, birden sert bir şekilde söze girdi. Oğluna bakarak, “Oğlum, sana önemli bir şey söyleyeceğim,” dedi, sesi hafifçe titreyen bir ciddiyetle. Bu sözler, Serin’in kalbinde bir tıkanıklık oluşturdu. Elindeki kaşığı sallayarak, birden yere düşürdü. Kaşık mutfağın seramik zeminine çarparak yüksek bir sesle yuvarlandı. Serin, yavaşça eğilip kaşığı almaya çalışırken, bir yandan da içindeki korkuyu bastırmaya çalışıyordu. O an, sanki dünya yavaşlamış gibi hissetti. Gözleri Emine Hanım’a kayarken, kalbi hızla çarpmaya başladı. Şimdi ne olacaktı? Emine Hanım’ın yüzündeki ifade daha da ciddileşti. “Serin’in yaptığını duydun mu, oğlum,” dedi. “İçeri aldığı o adam kimdi? Neden evde tek başına bir yabancı adamı ağırlıyor?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD