BİR DİLEK, BİN İHTİMAL
Televizyonun karşısındaki koltuğa yayılmış, elimdeki kumandayla kanalları değiştirmeye devam ediyordum.
Bir yemek programı…
Birbirine sarılarak yeni yılı karşılayan mutlu aileler…
Birbirlerine hediyeler veren sevgililer…
Kahkahalar, kutlamalar, geri sayımlar…
İnsanların yeni bir yıla girmek için bu kadar heyecanlı olmasını hiçbir zaman anlayamamıştım. Sonuçta takvimde değişen birkaç rakamdan başka ne vardı ki? Yarın sabah yine aynı güne uyanacak, aynı işe gidecek, aynı insanlarla karşılaşacak ve aynı hayatı yaşamaya devam edecektim.
Üstelik bu gece benim için diğer gecelerden biraz daha farklıydı.
Bugün doğum günümdü.
En azından nüfus kayıtlarında öyle görünüyordu.
Gerçekten bugün mü doğmuştum, yoksa çocuk esirgeme yurduna getirildiğim günlerden biri mi doğum günüm olarak belirlenmişti, bilmiyordum. Annemle babamın kim olduğunu, nerede doğduğumu, hatta dünyaya geldiğim günü bile bilmiyordum.
Bildiğim tek şey, bir zamanlar birilerinin beni istemediği ve küçücük bir çocukken kendimi kocaman bir dünyanın ortasında yapayalnız bulduğumdu.
Şimdi yirmi küsur yaşlarında, kendi ayakları üzerinde durabilen bir kadındım. Bir öğretmendim. Üstelik öğrencilerinin sevgisini kazanmış, mesleğinde başarılı bir öğretmen…
Ama nedense hayatımın geri kalanında bu başarıların yanına bir türlü mutluluk ekleyememiştim.
Telefonumu elime alıp bildirimlerime göz attım. Birkaç iş mesajı, okul grubundan gelen bildirimler ve sosyal medyadaki yılbaşı paylaşımları…
Doğum günümü kutlayan tek bir mesaj bile yoktu.
Aslında şaşırmamıştım.
İnsan bir süre sonra yalnızlığa alışıyordu. Hatta bir noktadan sonra kimsenin onu hatırlamamasını bile normal karşılamaya başlıyordu.
Öğrencilerim beni severdi. Bunu biliyordum. Okulda karşılaştığım her çocuk yüzüme gülümser, yanıma gelip bir şeyler anlatmak için sıraya girerdi. Onların gözünde sevilen, başarılı ve eğlenceli bir öğretmendim.
Fakat öğretmenler odasına girdiğimde aynı sıcaklığı bulamıyordum.
Benden yaşça büyük öğretmenlerin çoğu beni hâlâ tecrübesiz bir genç kız olarak görüyordu. Öğrencilerimin başarıları arttıkça hakkımda konuşulanların da arttığını fark etmiştim. Kimi öğrencilerle fazla ilgilendiğimi, kimileri arkamda birilerinin olduğunu, kimileri de bu kadar kısa sürede böyle bir başarı elde etmemin mümkün olmadığını söylüyordu.
Bazen insanın başarısı bile başkalarının gözünde suç sayılabiliyordu.
Neyse ki yarın okul yoktu.
Derin bir nefes alıp başımı koltuğun arkasına yasladım. Gözlerim sehpanın üzerinde duran küçük pastaya takıldı.
Bugün iş çıkışı eve dönerken bir pastanenin önünde durmuştum. Vitrindeki pastalara uzun uzun bakmış, sonra kendime küçük, üzeri çikolatalı ve tek mumlu bir pasta almıştım.
İlk defa kendime doğum günü pastası alıyordum.
Bunun için biraz gülünç hissetmiştim kendimi. Ama ne yapabilirdim? Birilerinin benim için pasta almasını beklemekten yorulmuştum.
Saatime baktım.
23.17.
On ikiye daha kırk üç dakika vardı.
Kumandayı koltuğa bırakıp telefonumu yeniden elime aldım. Biraz sosyal medyada dolaştıktan sonra karşıma çıkan bir haber dikkatimi çekti.
“2026'ya girerken yüzyılda bir gerçekleşen gökyüzü buluşması! Bu gece dilek kapıları açılıyor!”
Kaşlarımı kaldırarak habere tıkladım.
Haberde, yılın son gecesinde gerçekleşecek dolunayın, gezegenlerin sıra dışı konumlanmasıyla birleşeceği anlatılıyordu. Ay'ın çevresinde oluşacak ışık halkasından, gezegenlerin aynı gökyüzü hattında buluşmasına kadar pek çok astronomik olaydan bahsediliyordu.
Bazı inanışlara göre bu gece, eski enerjilerin sona erdiği ve yeni başlangıçların kapılarının açıldığı özel bir geceydi. Yüzyılda bir gerçekleştiği söylenen bu gökyüzü şöleninin, dileklerin ve değişimlerin habercisi olduğuna inanılıyordu.
Haberi okurken istemsizce güldüm.
"Tabii, bir de dileklerimiz gerçek oluyormuş."
Telefonu kapatıp sehpanın üzerine bıraktım.
Benim hayatımda mucizelere yer yoktu. Şans denen şeyin de beni tanımadığından emindim. Bazı insanlar dünyaya bir adım önde gelirdi, bazılarıysa daha ilk nefesinden itibaren kaybetmeye mahkûmdu.
Ben ikinci gruptaydım.
Tam o sırada, yıllardır zihnimin en ücra köşesinde sakladığım bir anı canlandı.
Altı yaşındaydım.
Çocuk esirgeme yurdunda kaldığım yıllardan biriydi. Hayatımda kendimi gerçekten değerli hissettiğim nadir günlerden biri…
Elif Hanım.
Adını hatırladığımda yüzümde küçük bir gülümseme belirdi. Yurtta çalışan kadınlardan biriydi. Diğerlerinden farklıydı. Saçlarımı okşar, geceleri korktuğumda yanıma gelir, yemeklerimi bitirmem için benimle pazarlık yapardı. Bazen bütün çocukları bir araya toplar, onlara masallar anlatırdı.
Bir gün kısa süreliğine görev yaptığı yurtta benim doğum günümü kutlamıştı.
Küçücük bir pasta, üzerinde altı mum ve etrafımda toplanmış birkaç çocuk…
O günü hâlâ hatırlıyordum.
Elif Hanım pastanın önünde dilek tutmamı söylediğinde gözlerimi kapatmış ve bütün içtenliğimle tek bir şey dilemiştim.
Bir süper kahraman olmak istiyordum.
Çünkü o zamanlar benim için Elif Hanım bir süper kahramandı. Bütün çocukları koruyor, ağlayanları susturuyor, korkanlara sarılıyor ve bizi kötü şeylerden uzak tutmaya çalışıyordu.
Ben de onun gibi olmak istiyordum.
Büyüdüğümde bütün çocukları kurtarabilecek, kimsenin üzülmesine izin vermeyecek kadar güçlü biri…
Ama o doğum gününden çok kısa bir süre sonra Elif Hanım'ın görev yeri değişmişti. Apar topar yurttan ayrılmış, bir daha da onu görememiştim.
Ardından gelen günlerse çocukluğumun en karanlık dönemlerinden bazılarıydı.
O anıları düşünürken boğazımda bir yumru oluştu. Belki de yıllar geçmesine rağmen içimdeki o küçük kız hâlâ Elif Hanım'ın geri dönmesini bekliyordu.
Başımı hafifçe iki yana sallayarak düşüncelerimi dağıttım. Bu gece geçmişi düşünerek kendimi üzmek istemiyordum.
Saat tam on iki olmuştu.
Televizyondan yükselen geri sayım sesleri, insanların çığlıkları ve kutlama müzikleri birbirine karışıyordu. Dışarıdan havai fişeklerin patlama sesleri gelmeye başlamıştı.
"Mutlu yıllar bana..."
Kendi kendime mırıldanarak pastamın üzerine yerleştirdiğim tek mumu yaktım.
Gözlerimi kapattım.
Yıllardır doğum günlerimde dilek tutmamıştım. Hatta böyle şeylerin çocukça olduğunu düşünürdüm. Ama nedense bu gece, altı yaşındaki hâlim geldi aklıma.
Elif Hanım'ın gülümseyen yüzü, üzerindeki çiçekli elbisesi ve bana uzattığı küçük pasta...
Dudaklarımın arasından belli belirsiz bir fısıltı döküldü.
"Keşke bir süper kahraman olsaydım."
Bunu söylerken kendi kendime gülümsedim. Ne kadar saçma bir dilekti. Yetişkin bir kadın olmuştum ama hâlâ çocukluk hayallerimden birini içimde saklıyordum.
Derin bir nefes alıp mumumu üfledim.
Dileğimle birlikte yükselen dumanın havada dağılışını izledikten sonra pastamdan büyükçe bir dilim kestim. Çikolatasından birkaç lokma aldım. Sonra kalanını buzdolabına kaldırıp mutfağı topladım.
Bir süre daha televizyon karşısında oturdum. Ancak göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı.
Telefonumu şarja takıp yatak odama geçtim. Yastığıma başımı koyduğumda aklımdan son bir düşünce geçti.
Belki de bu yıl farklı olurdu.
Belki de...
Gözlerimi kapattım.
---
Sabah uyandığımda ilk hissettiğim şey başımdaki hafif ağırlıktı.
Bir süre tavana bakarak öylece uzandım. Gece gördüğüm rüyalar gözümün önünden geçmeye başladı. Oldukça tuhaf, hatta gerçek olamayacak kadar tuhaf rüyalar görmüştüm.
Gezegenler...
Gökyüzünde birbirine karışan ışıklar...
Her yerde uçuşan kıvılcımlar ve ateş topları...
Bir de adam vardı.
Yüzünü tam olarak seçemediğim, karanlığın içinde silik bir görüntüden ibaret olan bir adam. Ona doğru çekildiğimi hissediyordum. Sanki aramızda görünmez bir bağ vardı ve ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da ona yaklaşmaktan kendimi alamıyordum.
Rüyamda onunla konuşmuş muydum, yoksa yalnızca birbirimize mi bakmıştık, hatırlamıyordum.
"Harika... Bir de uzaylılar eksikti."
Kendi kendime söylenerek yataktan kalktım.
Dün gece okuduğum haberin bilinçaltıma yerleştiğini düşündüm. Dolunay, gezegenler, mucizeler... Hepsi birleşip saçma sapan bir rüya oluşturmuş olmalıydı.
Bugün resmi tatildi. Dolayısıyla okula gitmek gibi bir derdim yoktu. Kendime güzel bir kahvaltı hazırlamaya karar verdim. Ardından evi toparlamak için kolları sıvadım.
Önce mutfağı temizledim, ardından salondaki dağınıklığı düzenledim. Bir yandan müzik açmış, bir yandan da kendi kendime şarkılara eşlik ediyordum.
Her şey gayet sıradan ilerliyordu.
Ta ki kitaplığımın önünden geçene kadar...
Bir anda duraksadım.
Salondaki büyük kitaplığımın üzerinde, daha önce hiç dikkatimi çekmeyen bir şey vardı. Aslında kitaplığımda yıllardır duran, ne zaman aldığımı bile hatırlamadığım eski bir kitaptı.
Fakat o an nedense gözlerimi ondan alamadım.
Sanki kitaplık bana bakmam için sesleniyordu.
Garip bir his...
Daha da garibi, kitabın kapağında belli belirsiz bir parıltı vardı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Belki de güneş ışığı yanlış açıdan vuruyordu.
Yanına yaklaşıp kitabı elime aldım.
Oldukça ağırdı. Kapağı koyu renkli, kenarları yıpranmıştı. Üzerinde ne bir başlık ne de tanıdık bir sembol bulunuyordu. Yalnızca kapağın ortasında, iç içe geçmiş daireleri andıran tuhaf bir işaret vardı.
"Bu da nereden çıktı?"
Kitabı daha önce gördüğüme emindim ama ne zaman aldığımı hatırlamıyordum. Belki de taşınırken kutuların arasından çıkmıştı.
Merakıma yenik düşerek ilk sayfasını açtım.
Karşıma çıkan yazılarla kaşlarım çatıldı.
Bu nasıl bir dildi?
Harfler bildiğim hiçbir alfabeye benzemiyordu. Bazıları birbirine geçmiş çizgilerden, bazılarıysa tuhaf sembollerden oluşuyordu. Eski bir alfabe olabileceğini düşündüm.
Ancak sayfayı çevirdiğimde daha tuhaf bir şey oldu.
Yazıları okuyabiliyordum.
Evet, yanlış duymadınız. Hayatımda ilk defa gördüğüm, tek bir kelimesini bile bilmediğim bu dili okuyabiliyordum.
Üstelik yalnızca kelimeleri anlamıyordum. Yazılanları sanki yıllardır biliyormuşum gibi hissediyordum. Her cümle zihnimin içinde kendiliğinden anlam kazanıyor, sayfaları çevirdikçe içimde tarif edemediğim bir duygu büyüyordu.
Bir an durup kitabın kapağına baktım.
"Bu mümkün değil..."
Parmak uçlarım sayfaların üzerinde gezinirken içimde garip bir sıcaklık hissettim. Sanki kitap yalnızca kelimelerden oluşmuyordu. Sanki her satırı bana bir şey anlatmaya, unuttuğum bir şeyi hatırlatmaya çalışıyordu.
Sayfaları çevirmeye devam ettim.
Kitabın içinde yıldızlardan, gökyüzündeki döngülerden, iki farklı gücün birleşmesinden ve sıradan insanların asla göremeyeceği bir dünyadan bahsediliyordu.
Bazı cümleleri okurken kalbim hızlanıyordu.
Özellikle son sayfalara geldiğimde karşıma çıkan sembol, kapağın üzerindeki işaretin aynısıydı. Altında ise diğerlerinden çok daha büyük yazılmış birkaç satır vardı.
Gözlerimi satırların üzerinde gezdirdim.
Ne yazdığını anlamaya çalışırken birden başım dönmeye başladı.
Elimdeki kitabı kapatmak istedim ama parmaklarım hareket etmiyordu. Sanki bedenim bana ait değilmiş gibi hissediyordum.
Kulaklarımda ince bir uğultu yükseldi.
Gözlerimin önünde beyaz ışıklar belirmeye başladı.
"Ne... oluyor?"
Bir adım geriye çekilmek istedim. Ancak dizlerimin bağı çözülmüştü. Kitap ellerimin arasından kayarken yere düşen sayfaların arasından güçlü bir ışık yükseldi.
Son gördüğüm şey, kitabın üzerindeki sembolün gözlerimi kamaştıracak kadar parlamasıydı.
Ardından her yer karardı.
Yere yığılırken bilincimi kaybettim.
Ve bir daha gözlerimi açmam, ertesi sabahı bulacaktı.