Henüz Bilmiyorsun
Bazı insanların başına gelen olaylardan ders çıkarması gerekiyordu. Benimse görünüşe göre böyle bir şansım yoktu. Çünkü ne zaman hayatımın biraz olsun düzene girdiğini düşünsem, birileri çıkıp her şeyi yeniden karıştırmak için elinden geleni yapıyordu.
Üstelik çoğu zaman bunu yapmalarına bile gerek kalmıyordu. Adin’in varlığı tek başına yeterliydi.
Yatağın içinde gözlerimi açmadan önce birkaç saniye daha huzurlu bir hayatın hayalini kurdum. Sessizlik, sıcak bir yatak, kimsenin beni öldürmeye çalışmadığı bir gün… Çok şey istemiyordum aslında. İnsanların çoğu sabah uyanıp kahvaltısını yapabiliyordu. Ben neden yapamıyordum, gerçekten merak ediyordum.
Sonra yanımdaki boşluğa uzandım.
Adin yoktu.
Gözlerimi açıp tavana baktım. Birkaç saniye boyunca bunun iyi bir şey olabileceğini düşündüm. Belki bir işi çıkmıştı. Belki beni uyandırmak istememişti. Belki de nihayet, insanı uyurken bile sinir etmemenin mümkün olduğunu öğrenmişti.
Son ihtimale kendim bile inanmadığım için doğrulup oturdum.
Odanın içi sessizdi. Pencereden giren ışık, yerde ince bir çizgi oluşturuyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yine de içimde, nedenini açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı.
Bazen düşüncelerini duymaya alıştığım insanların sessizliği bile tuhaf geliyordu bana. Bir süre önce bunun mümkün olabileceğini söyleseler, akıl hastanesine yatmam gerektiğini düşünebilirdim. Şimdi ise insanların zihnini okuyamadığım anlarda bile bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyordum.
Elimi alnıma götürüp gözlerimi kapattım.
Bir şey yoktu.
En azından ilk birkaç saniye boyunca.
Sonra, zihnimin bir köşesinde bana ait olmayan bir cümle belirdi.
Henüz bilmiyorsun.
Gözlerimi anında açtım.
Odaya baktım. Kapı kapalıydı. Pencere de öyle. Kimse yoktu.
Harika. Artık kendi kendime konuşmakla kalmıyor, olmayan insanlarla da sohbet ediyordum. Biraz daha devam edersem Adin’in bana deli demesine gerek kalmayacaktı. Bunu kendi kendime başarabilirdim.
Yataktan kalkıp kapıya yöneldim. Tam kolu tutacağım sırada aynı his yeniden içime yerleşti. Bu kez bir ses duymadım. Sadece, çok uzakta bir yerde bir şeyin beni beklediğini hissettim.
Elimi kapıdan çektim.
Bunu Adin’e anlatmalı mıydım?
Kesinlikle hayır.
Önce kendim anlamaya çalışacaktım. Çünkü ona söylersem ya hiçbir şey anlatmadan beni peşinden sürükleyecek ya da hiçbir şey anlatmadan beni korumaya çalışacaktı. İkisinin de sonunda daha fazla soru soracağımı bildiğim için, kendi başıma çözmek çok daha mantıklı görünüyordu.
Elbette mantıklı görünen şeyleri yapma konusunda pek başarılı olduğum söylenemezdi.
Kapıyı açtığımda koridorda Adin’le karşılaştım.
Bana baktı. Sonra yüzümde aradığı bir şeyi bulamamış gibi kaşlarını hafifçe çattı.
“Uyandın mı?”
“Hayır. Hâlâ rüyamda seninle konuşuyorum.”
Dudaklarının kenarı kıpırdadı. Gülümsememek için kendini tuttuğunu anlayabiliyordum. Bunu yapması da ayrıca sinir bozucuydu.
“Bir şey mi oldu?”
Soruyu o sormuştu ama cevap vermeden önce beni baştan aşağı süzdü. Sanki yüzümde, benim bile farkında olmadığım bir şeyi görebiliyordu.
“Hayır,” dedim. “Neden?”
“Öyle baktığın için.”
“Nasıl bakıyormuşum?”
“Birini öldürmeyi düşünüyormuşsun gibi.”
“Günaydın demenin farklı bir yolu olduğunu bilmiyordum.”
Bu kez gerçekten gülümsedi. Sonra elini uzatıp saçlarımı yüzümden çekti. Hareketi o kadar alışılmış, o kadar doğaldı ki bir an önceki huzursuzluğumun yerini başka bir şey aldı. Onun yanında kendimi güvende hissetmeye alışmıştım. Bu, başıma bir şey gelmeyeceği anlamına gelmiyordu. Sadece bir şey olduğunda onun da orada olacağını biliyordum.
Bazen bunun yeterli olup olmadığını düşünüyordum.
Çoğu zaman düşünmeyi bırakıyordum.
Çünkü Adin’in bana olan bağlılığını sorgulamak, kendime yapabileceğim en büyük haksızlıklardan biriydi.
“Bir şey saklıyorsun,” dedi.
Gözlerimi devirdim.
“Seninle yaşamak insana neler öğretiyor, inanamazsın.”
“Lâl.”
Sesindeki değişikliği fark ettiğimde gülümsemem yavaşça silindi. Adin kolay kolay ciddileşmezdi demek istemiyorum. Gayet ciddi olabildiği zamanlar vardı. Genellikle birileri beni rahatsız ettiğinde, kendisini tehdit altında hissettiğinde ya da benim yapmamam gerektiğini düşündüğü bir şeyi yaptığımda.
Yani oldukça sık.
Ama bu kez yüzünde öfkeden çok dikkat vardı.
“Bir şey hissettin, değil mi?”
Cevap vermedim.
Çünkü hissettiğim şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Ona anlatabileceğim bir ses vardı, evet. Ama bu sesin nereden geldiğini bilmiyordum. Bir başkasının düşüncesi miydi, yoksa kendi zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? Daha önce başkalarının düşüncelerini duymuştum. İnsanların zihninde dolaşan kelimeler, hisler, bazen de kendilerinin bile farkında olmadıkları korkular…
Fakat bu farklıydı.
Sanki birisi benimle konuşmak istemiş, sonra da bilerek geri çekilmişti.
“Bir şey duydum,” dedim sonunda.
Adin’in yüzündeki ifade değişmedi. Yalnızca bana biraz daha yaklaştı.
“Ne duydun?”
“Henüz bilmiyorsun.”
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Bu sessizlik, duyduğum cümleden daha fazla rahatsız etti beni. Çünkü Adin’in bilmediği bir şey olduğunda genellikle bunu saklamaya çalışırdı. Şimdi ise sanki söylediğim sözün ne anlama gelebileceğini tartıyordu.
“Bunu daha önce duydun mu?” diye sordu.
“Hayır.”
“Birinin düşüncesi miydi?”
“Bilmiyorum.”
Elimi uzatıp koluna dokundum.
“Adin, sen bir şey biliyor musun?”
Gözlerimin içine baktı. Cevap vermek için acele etmedi. Bu kez şaka yapmadım. Çünkü yüzündeki o kısa tereddüdü görmüştüm.
“Henüz bilmiyorum,” dedi.
İçimdeki huzursuzluk büyüdü.
“Bunu özellikle mi yapıyorsunuz? Önce bir şey söyleyip sonra hiçbir şey açıklamamak gibi bir anlaşmanız mı var aranızda?”
“Aramızda kim var?”
“Bilmiyorum! Sorun da bu zaten.”
Elimi kolundan çektim. Koridorun sonundaki pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda her şey normal görünüyordu. Okulun bahçesi, uzaktaki binalar, ağaçların arasından geçen yol… Hepsi yerli yerindeydi.
Ama ben artık normal görünen şeylere güvenmiyordum.
Çünkü normal dediğimiz şey, çoğu zaman henüz fark etmediğimiz bir felaketten ibaretti.
Adin arkamdan geldiğinde bana dokunmadı. Yalnızca yanımda durdu. Bir süre birlikte dışarı baktık.
“Dedenin söylediklerini hatırlıyor musun?” diye sordu sonunda.
Başımı ona çevirdim.
Elbette hatırlıyordum. Bana zarar vermek istemediğini söylemişti. İstediği şeyin Adin olduğunu, amacına ulaştığını ve artık düşmanım olmadığını anlatmıştı. Sonra da bilmediğim bir şey olduğunu söyleyerek yakında yeniden görüşeceğimizi belirtmişti.
O sırada bunun yalnızca beni huzursuz etmek için söylediği bir söz olabileceğini düşünmüştüm.
Şimdi aynı cümle yeniden aklıma gelince, içimdeki his daha da ağırlaştı.
“Evet,” dedim. “Ama bununla ne ilgisi var?”
Adin cevap vermedi.
“Adin.”
“Bilmiyorum, Lâl.”
Bu kez sesinde yalan söylediğini düşündürecek bir şey yoktu. Belki de gerçekten bilmiyordu. Belki de ilk defa, onun da cevap veremediği bir sorunun karşısındaydık.
Bu ihtimalden hiç hoşlanmamıştım.
Çünkü Adin’in her şeyi çözmesini beklemiyordum. Ama dünyanın geri kalanı beni şaşırtmaya karar verdiğinde, en azından onun ne yapacağını bilmesini istiyordum.
Elimi karnımın üzerine koydum. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Belki yalnızca kendimi sakinleştirmek istiyordum. Belki de son zamanlarda içimde büyüyen o tuhaf hissin, duyduğum sesle bir ilgisi vardı.
Adin hareketimi fark ettiğinde bakışlarını elime indirdi.
Sonra yeniden yüzüme baktı.
“Lâl…”
“Bir şey söyleme,” dedim hemen. “Lütfen. Şu an bana bilmediğim bir şeyi anlatmaya çalışırsan gerçekten bağırmaya başlayacağım.”
Başını hafifçe eğdi. Elimi tuttu ve parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.
“Tamam.”
Bir süre öylece kaldık.
Sonra zihnimin içinde o cümle yeniden yankılandı.
Bu kez daha netti.
Henüz bilmiyorsun. Ama öğreneceksin.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Çünkü bu kez cümleyi yalnızca duymamıştım.
Bir his de beraberinde gelmişti.
Beni tanıyan birinin hissi.
Ve bu, duyduğum her şeyden daha korkutucuydu.