Vücudumda hissettiğim ağrılar bir bir sızlarken, gözlerimi zorlukla açtım. Etrafta dolanan gözlerim, salonun ortasında yerde yatan bedenimde durdu. Üst üste dayak yemenin sonucu, olduğum yerde bayılmış olmam normaldi. Dün gecenin anılarını hatırlatırken titredim. Dün gece, ilk kez yediğim dayağın eserlerini ve nedenini biliyordum. Ve bu durum yüzümde gülümsemenin yerleşmesine neden oldu. Sanırım deliriyordum.
Yerden kalkmaya çalıştım ama her yerimin tutulmuş olması, dudaklarımın arasından, bir iniltinin çıkmasına neden oldu. Aldığım kemer ve yumruk darbeleri yetmiyormuş gibi tutulmuş belimin ağrısı dayanılacak türden değildi. Yüzümde kuruyan yaşların üzerine, yenileri eklenirken derin bir nefes aldım. Nefesi içimde tutup, son gayretle yerden kalktım. İki büklüm, elim belimde zorlukla odaya girdim. Kendimi direk, odanın içinde bulunan banyoya attım. Saat kaçtı bilmiyorum ama bir an önce duş alıp işe gitmem gerekiyordu. Vücudumdaki yaralara dikkat ederek kıyafetleri çıkardım. Açtığım sıcak su, tenimle her temasında yaralar sızlıyordu. Dudaklarımı dişleyerek, gözlerimi kapattım. Acıya dayanmam gerekiyordu.
...
Zorlukla aldığım duştan sonra yaralara krem sürdüm. Krem etkisini gösterip ağrıyı hafifletirken, hızla üzerimi giydim. Ayna karşısına geçerek kendime baktım. Sarı, belime doğru dalgalanan saçlarım vardı. Renk değiştiren büyük ela gözlerim, kalkık olmayan düz bir burnum, orta kalınlıkta pembe renginde olan dudaklarım vardı. Yuvarlak olan yüz hatlarım, ara ara görünen morluklarla kaplıydı. Boyun bölgesindeki morluklar, daha fazla morarmıştı. Gözlerimi zorlukla kapatarak derin bir nefes aldım. Gözlerimi açarken, çantadan kapatıcıyı aldım. Görünürde olan tüm morlukları kapattım. Sadece boyun bölgesinde daha fazla moraran bölgeleri, fazla kapatamamıştım. Dokununca dahi acıyan boynumu bu kadar kapatabildiğime bile şükür ediyordum. Aynada son kez kendime bakarak, odadan çıktım. Krem sayesinde rahat hareket edebiliyordum. Ve etkisi geçene kadar eve geri gelirim diye tahmin ediyordum.
....
Evden çıkmış, fazla uzak olmayan kafeye doğru ilerlerken izlenme hissi ile olduğum yerde durdum. Gözlerim etrafta dolanıyordu ama sabah saatleri olduğu için tek tük insandan başka kimse yoktu. Ve onlarda yollarına devam ediyordu. Sanırım dün gece başıma darbe almış olmalıyım. Yoksa durduk yere bu izlenme hissinin başka anlamı olamazdı. Başımı iki yana sallayarak yoluma devam ettim.
Kafenin kapısını açarak içeri girdim. Mehmet amca, her zamanki gülümsemesi ile kasada oturuyor, çalışanlarla konuşuyordu. Gözleri bana kayarken, gülümsemesi genişledi.
"Gel kızım." dedi eli ile gel hareketi yaparak. Gülümseyerek yanına ilerledim.
"Günaydın Mehmet amca." diyerek diğerlerine bakış atıp "Ve arkadaşlar." dedim. Hepsinden günaydın cevabı alırken, Mehmet amcanın karşısında durdum.
"Bizde bir konu hakkında konuşmaya başlıyorduk, tam zamanında geldin." dedi Mehmet amca. Konu neydi? Önemli olmalı diye düşünüyordum. Çünkü Mehmet amca, kolay kolay çalışanları toplayıp konuşma yapmazdı.
"Dinliyoruz patron." diyerek gülümsedim. Yüzüne yaydığı gülümseme, acı tebessüme dönüşürken titredim. Bir şey olmuştu. Bunu gözlerinden anlayabiliyordum. Korku ve endişe bedenime yayılırken, duyacaklarıma kendimi hazırlıyordum.
"Biliyorsunuz ki ben artık yaşlandım. Eski gücüm yok. Çok çabuk yoruluyorum. Bizde, Cemile teyzenizle şehir dışında rahat ve sakin bir hayat yaşama kararı aldık. Kısacası emekliye ayrılma vaktim geldi çocuklar." dedi üzgün sesiyle. Gözlerim dolarken, başımı yere eğdim. Göz yaşlarımı kimsenin görmesini istemiyordum.
"Peki ya kafe ne olacak?" Diye sordu, çalışanlardan biri. Bu sorunun cevabını bende çok merak ediyordum ama ondan önce Mehmet amcaların gidişinin üzüntüsü daha ağır basıyordu.
"Kafeyi başkasına devrettim." dedi titreyen sesiyle. Ağlamak üzere olduğunun farkındaydım. Ama başımı yerden kaldırıp gözlerine bakamıyordum. Gözümden damlayan yaşla, burnumu sessizce içime çektim.
"Biz ne olacağız? Kafenin yeni sahibi kim?" Ard arda sorulan sorularla ilgilenmiyordum. Benim, anne ve sıcak aile hasretini giderdiğim insanlar gidiyordu. Bir kez daha yalnız kalma düşüncesinin ağırlığında boğuluyordum.
"Kafeyi devrettiğim kişi iyi birisidir. Sert mizacı vardır ama yufka yürekli biridir. Kendisi şu an işleri nedeniyle şehir dışında. Bir ay kadar sonra gelecek. O zamana kadar kafeyi yöneten Seren olacak." demesiyle eğik olan başımı hızla kaldırdım. Gözlerim, Mehmet amcayla buluşurken şaşkınlık bedenimi esir aldı.
"B-ben mi?" Diyebildim titreyen sesimle. Gözyaşlarım, şaşkınlığın etkisiyle durmuştu. Şu an yer ve zamanı unutmuş gibiydim. Ben bu kafeyi bir süreliğine yönetecektim? Başımı iki yana sallayarak, Mehmet amcaya baktım.
"Evet kızım, sen." dedi gülümseyerek.
"B-ben... B-ben yapamam, anlamam bu işlerden." dedim kendimden emin konuşmaya çalışarak. Yalan, aksine çok iyi anlıyordum bu işlerden. Ama bu sorumluluğu, ben üzerime alamazdım. Mehmet amca, gülümseyerek başını iki yana salladı.
"Hadi bakalım herkes iş başına geçsin. Gideceğim gün vedalaşmak için geleceğim." diyerek herkesi yanından kovaladı. Benimle yalnız konuşmak istediği için onları göndermişti biliyorum. Yerinden kalkıp, yanıma geldi.
"Gel kızım, seninle oturup konuşalım." diyerek masalara doğru yönlendirdi. Cam kenarında, rengarek masalardan birine geçerek oturdum. Mehmet amca karşıma kurulurken, gözlerimi parmaklarıma indirdim.
"Bak kızım, biliyorum biz gidiyoruz diye üzülüyorsun ama üzülmeni istemiyorum." söylediği sözler kulağıma ulaşırken, sol gözümden bir damla yaş aktı. Onların gidişine üzülmeyi bende istemezdim ama bu benim elinde değildi. Bir kez daha kaybediyordum. Ve elinden bir şey gelmiyordu. Cevap vermek yerine susmayı tercih ettim. Konuşacak gibi değildim.
"Kendini yalnız hissetme, biz her zaman bir telefon kadar uzağında olacağız." diyerek uzanıp, ellerimi avuç içine aldı.
"Bana bak Seren." dedi şefkatli sesiyle. Akan burnumu içime çekerek, yaşlı gözlerle gözlerine baktım. Yüzüne oluşturduğu şefkatli gülümseme ile yanağıma süzülen yaşı sildi.
"Bugün ağlamana izin veriyorum. İstediğin kadar ağla ama yarından itibaren gözlerinde tek bir damla yaş görmek istemiyorum." dedi sonlara doğru itiraz istemeyen sesiyle. Gülümsedim. Başımı usulca sallayarak onayladım onu.
"T-tamam." diyebildim ağlamaktan kısılan sesimle.
"Bir dakika bekle geliyorum." diyerek yerinden kalkıp gitti. Neden gittiği hakkında hiç bir fikrim yoktu. Onu beklerken kafeyi inceledim. Ne çok büyük ne de çok küçüktü. Rengarenk masalar ve sandalyeler, camlara yapıştırılmış renk renk süsler, kafeye ayrı bir atmosfer yaratmıştı. Buraya gelen insan mutsuz olamazdı. Cıvıl cıvıl renklerle döşenmiş bir ortamda siyaha yer yoktu. Benim sevdiğim en güzen yanı ise; deniz kenarında, üç tarafı denizle kaplı bir kafe olmasıydı. Masaya geri gelen Mehmet amca ile kafeyi incelemeyi bıraktım. Karşıma oturup dikkatle yüzüme baktı. Neden dikkatle bakıyordu?
"Yüzündeki morlukları kapatmak için uğraşmışsın ama benim gözümden kaçmıyor." dedi gözlerinde oluşan acıyla. Bazen Mehmet amcadan korkuyordum. Yaşına göre, gençlerden çok iyi görüyor ya da dikkat ediyordu. Adamın gözünden bir şey kaçmıyordu. Bu duruma gülsem mi? Üzülsem mi? Bilemedim. Cevap vermek yerine tebessüm sundum. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Hiç bir cümle morlukları geçirmeyecek, zamanı geri vermeyecekti.
"Seren." dedi. Gözlerine baktım. Cebinden iki ayrı anahtarlık çıkardı. İş yerinin anahtarını önüme koyarak dikkatle baktı.
"Gözümün arkada kalmaması için kafeyi bir süreliğine senin yönetmeni istiyorum. Beni kırma lütfen, senden başka kimseye güvenemem." dedi umut dolu gözleriyle. Onca sene benim için çok şey yapmışlardı. Haklarını asla ödeyemezdim. Sıra bendeydi. Belki bu yaptığım, onların benim için yaptıklarının çeyreği bile etmezdi.
"Tamam Mehmet amca, sizin için elimden geleni yapacağım." dedim gülümseyerek. Yüzüne yayılan memnun olmuş gülümseme ile diğer anahtarlığı sürdü önüme. Gözlerine anlamsız bakarken daha çok gülümsedi.
"Belki baban konusunda sana gözle görülür bir yardımda bulunamıyoruz ama ne zaman canın sıkılır, bunalırsan bir evinin daha olduğunu unutmamanı istiyorum kızım. İstediğin kadar bizim evde kalabilirsin. Orası artık seninde evin."
"Ben bunu kabul edemem." dedim kesin bir dille. Evin anahtarını alamam, onlar yokken o eve giremem.
"Biz yokken biri evimize sahip çıkmalı, bu kişinin de senin olmanı istiyoruz gibi düşün." dedi sakin sesiyle. Biliyorum, beni ikna etmek için sakin sesiyle konuşuyordu. Yedim mi? Evet, çok güzel yedim. Mehmet amcayı kıramazdım. Ona bu kadarını borçlu gibi hissediyordum ama bu bir ev ve ben kabul edemem.
"Yapma Mehmet amca, daha ne kadar size yük olabilirim." dedim eğilen başımla. Beni, kendi kızı gibi seven insanları gördükçe babamdan nefret ettim. Bu insanların gösterdiği sevginin yarısını gösterseydi, sevgisiz kalmazdım.
"Saçmalama Seren! Bize yük olduğun yok. Ayrıca itiraz istemiyorum. Al çabuk anahtarları." diyerek anahtarları elime tutuşturup yerinden kalktı.
"Ben şimdi gidiyorum. Gece yola çıkacağız. Çocuklara görüşeceğiz dedim ama biliyorsun vedaları sevmem. Onlara selam söyle, sende kendine dikkat et kızım. İstediğin zaman, saat kaç olursa olsun arayabilirsin. Allaha emanet olun." diyerek arkasına dönüp kafeden çıktı. Şaşkınlık bedenimi esir alırken, olup biteni anlamaya çalışıyordum.
Mehmet amca gitmiş miydi?
Aile sevgisini tattığım insanlar beni bırakmış mıydı?