Bölüm 3

3024 Words
Kuyumcu Sait Efendi, Mardin'in en eski esnaflarından biriydi. Dillere destan bir işçiliği, göz alıcı takıları vardı. Hali vakti yerinde olan hanımlar, kızlar, gelinler genellikle bu nadide parçaların bulunduğu kuyumcudan alışveriş yaparlardı. Şimdi de Zinar Ağa, şanlarına yakışan bu takılardan almak için önce buraya gelmişti. Ortada bir kız tarafı olmadığından, altın alma işi Aydınoğul'larının üzerine düşüyordu. Haliyle milletin diline sakız olmak istemedikleri için kimsenin gücünün yetmediği pahalı, göz dolduran altınlardan almalıydılar. Önde, Zinar hemen arkasında Meryem hanım kuyumcuya girdiklerinde, dükkanın arkasındaki yaşlı, uzun ince figürlü adam ayağa kalkıp hemen önünü ilikledi. "Hoş gelmişsiniz Zinar ağam.." diye önce Zinar'ı sonra Meryem Hanım'ı selamladı. Onların arkasından giren, Baran, Zelal hanım ve küçük Can'ı görünce, içindeki şaşkınlığın aksine yüzünü sabit tutup gülümsedi. Demek ki, dedikodular doğruydu.. Mardin'in iki aşiretinin Ağaları töre için evleniyordu.. "Hoş gelmişsiniz Baran Ağam.." diyerek Karaoğlu ailesini de selamlamayı eksik etmedi. Hep birlikte tezgaha doğru yaklaşırken, Baran, camın ardında olan zarif takılara ilgiyle bakındı. Amerika'da kurduğu şirket, takı tasarımı üzerineydi. Kendisi tarafından tasarlanan bir birinden özel nadide eserler dünyanın dört bir yanından alınıyordu. Bu sezon çıkardığı yedi farklı model, fazlasıyla ilgi görmüş, kısa sürede satış rekorları kırmıştı. Mardin'in yerel dokusu ile modern sanatın birleştiği noktaları görmek, ruhundaki tasarımcıyı heyecanlandırmıştı. Meryem hanım kimseyi umursamadan, en ağır, fazlaca kadınsı duran altın setlerine bakındı. Parmaklarıyla kaba duran, ağır seti işaret etti. "Sait efendi, şöyle en gösterişli, en ağır setlerinden birini çıkar bakalım. Aydınoğlu'nun şanına yakışır olsun.." Amacı basitti aslında. İnsanların önünde Baran'ı küçük düşürmek istiyordu. Bir Ağa'yı, gelin adı altında ezmek, konaktaki yerini şimdiden belirlemek niyetindeydi. Kadınsı figürlerle süslenmiş setleri Baran'ın önüne yığdırırken, aslında onun erkekliğini ve Ağa kimliğini hedef alıyordu. Ancak Baran, Meryem Hanım'ın bu sinsi hamlesini sadece alaycı bir tebessümle karşıladı. Zelal hanım ağzını açıp konuşacakken, küçük bir dokunuşla sakinleştirdi onu. Ardından Sait beye, bu takıları geri yerine koymasını, ve gözüne kestirdiği bir kaç kadife tablayı çıkarmasını istedi. "Ağırlık her zaman değer demek değildir, Meryem Hanım," Tablanın üzerinde sırayla dizilmiş zarif işçilik eserlerine bakarken hafifçe gülümsedi. Kenine yakışacağını düşündüğu bir mühür yüzüğü çıkardı. "Amaan, sen ne anlarsın?" Bir sorudan daha çok, küçümseyici bir tabirdi aslında. Meryem hanıma göre bir erkek, mücevherden anlamaz, hele bir kadının işine hiç karışamazdı. Baran onu duymamış gibi yaptı. Elindeki platin, üzerinde Aydınoğlu amblemini anımsatan geometrik desenlerin olduğu yüzüğü ışığın altında incelerken, Sait Efendi'nin memnun bakışlarını üzerinde hissetti. O bile Baran'ın işinin ehli olduğunu anlamıştı da, bir bu kadın anlamıyordu işte. Baran yüzükten sonra, üzerinde elmas işlemeli kol düğmelerini, ve ince, zarif beyaz altından zincir kolyeyi seçti. Her bir parçayı öyle özenle inceliyordu ki, Zelal hanım bir yandan torunuyla ilgilenirken, diğer yandan oğluna gururla bakıyordu. Meryem hanım ise herzamanki gibi sabırsız, ayaklarını ritimle yere vurarak Baran'ın her sözünün üstüne gözlerini deviriyordu. Zinar ise meraklıydı. Sırtını, hemen kapının girişindeki tahta sütuna yaslamış, Baran'ın ilgili hallerine bakıyordu. Onun böylesine bir merakı olacağını hiç düşünmezdi. Hatta, şu an bile aslında Baran'ın işinin takı tasarımı olduğunu bilseydi ağzı bir karış açık kalırdı herhalde. Baran, iki tane altın alyans seçtiğinde, artık tamam olmuş olacak ki takıları Meryem Hanım'ın önüne doğru itti. "Bu kadarı Kâfi, Meryem hanım.." Sonda Sait Efendi'ye döndü. "Ödemeyi, Aydınoğlu tarafı yapacak, lütfen faturayı çıkarın." Meryem Aydınoğlu, küçük ama işçiliğiyle birlikte servet değerinde olan parçaların fiyatını duyunca dudaklarını bir birine bastırdı. Baran onu kendi silahıyla vurmuştu anlaşılan. "Bitti mi işiniz?" Zinar yaslandığı yerden doğrulup ödeme yapmak için kartını çıkardı. Onun gözünde bu fiyat pahalı bile değildi. "Gidelim mi artık?" Onun sorusuyla birlikte Baran başını iki yana salladı. "Hayır, daha bitmedi.." dediğinde tam Meryem hanım, dilindeki zehiri ona dökecekken, devam etti cümlesine. "Geç beğendiğini seç, senin için alacağım.." Meryem Hanım'ın dudakları hayretle aralandı, dükkandaki herkesin bakışları bir anda Zinar'ın üzerine kilitlendi. Zinar'sa o sırada öfkeden kuduruyordu. "Karıştırdın herhalde Karaoğlu, altın senin için alınacak." Dişlerinin arasından tıslarcasına çıkan sözler, az sonra yaşanacak bir kavganın habercisiydi. "Bir kız tarafı olmadığı için," diyerek kısa bir bakış attı Meryem Hanım'a doğru. "İkimiz de Ağa olduğumuzdan dolayı, böyle uygun gördüm.." işaret parmağını kadife tablalara doğrulttu. "Gel ve seç, yoksa senin yerine ben seçeceğim. Zinar öfkesinin yerine geçen şaşkınlığıyla kalakaldı. Baran'ın kendini kimseye ezdirmeyen tavrı çok netti. Meryem hanım sinirden tırnaklarını avuçlarına geçirmiş, Baran'ın gelin safsatasını elinin tersiyle itişini izliyordu. Zinar ise o sırada ne yapacağını bilmiyordu. İstemiyordu ama yanlarında Sait Efendi olduğundan ağzını açıp tek bir söz bile söyleyemiyordu. Karakterinin aksine Aydınoğlu soyadını gururla taşıyordu ve en ufak laf söz edilmesine kesinlikle müsamaha göstermezdi. Bu yüzden sinirli adımlarla, Baran'ın yanına yaklaştı. Yüzü resmen sirke satıyor, hoşnutsuzluğunu açıkça göstermekten çekinmiyordu. Göz ucuyla tablaların üzerindeki pahalı takılara baktı. Bir tane yüzüğü seçip kenara ayırırken, 'Bitti' diyerek geriye çekilmek için haraketlendi. Lakin kolunun tutulmasıyla durmak zorunda kaldı.. Zinar, kolundaki baskıyla artık dayanamadan, yeşil gözlerindeki çakan şimşeklerle, hışımla Baran'a döndü. Tam ağzını açıp haddini bildirecekken, onun elinin sıkılaştığını hissetti. Sessizce uyarıyordu Zinar'ı bir delilik yapmaması için. "Senin için seçmeme izin ver lütfen.." diye konuştuğunda derin bir nefes aldı Zinar.. Kolunu sertçe kurtardı ama dükkândan çıkıp gitmedi. Baran eline geçen aksesuarı, Zinar'ın yüzüne doğru tutuyor, hiç birisi içine sinmediğinden geri yerine koyuyordu. Gördüğü takılar, Zinar'ın ruhunu yansıtmadığı için yakıştıramıyordu sanki. En sonunda pes ederek, gözüne çarpan bir parça bulamadığı için Sait Efendi'ye doğru döndü. "Özel tasarım yapıyor musunuz?" Diye sordu kaşlarını kaldırarak. "Evelallah Baran Ağam," dedi yaşlı adam, hafifçe eğerek. "Lakin benim özel dediklerim, her göze hitap etmez." Baran gülümsedi. "Bakabilir miyim, lütfen?" Sait Efendi başını salladı. Önce cam tezgahın üzerindeki tablaları geri yerine koydu. Ardından arka taraftaki çelik kasadan küçük, abanoz ağacından yapılmış bir kutu çıkardı. Kutuyu tezgaha bıraktığında, Meryem Hanım merakla boynunu uzatmış, Zinar'sa bu olanları çatık kaşlarla izliyordu. Kutunun içinde bir yaka iğnesi vardı. İğne, birbirine dolanmış ince gümüş dallardan oluşuyordu. Dalların üzerine, tıpkı birer yaprak gibi yerleştirilmiş, orman yeşili kristaller vardı. Işık vurduğunda, o yeşil taşlar Zinar'ın öfkeli gözlerindeki hareler gibi parlıyordu. Baran iğneyi nazikçe kutusundan çıkardı. Parmak uçlarıyla gümüşün soğukluğunu hissederken yüzünde memnun bir ifade belirdi. Tam aradığı şeydi. Baran, elindeki iğneyle birlikte Zinar'a doğru döndüğünde, aralarındaki görünmez sınırı bir kez daha ihlal ederek ona doğru yaklaştı. Zinar, adamın kendisine bu denli sokulmasından rahatsızlık duydu. Sırtını cam tezgaha yaslarken, bakışları, Baran'ın elindeki o yeşil ışıltıya kenetlenmişti. Zinar tam "Ne yapıyorsun?" diyecekken, Baran'ın parmakları Zinar'ın yeşil gömleğinin, pamuksu yakasına dokundu. Onun boynundaki yaprak dövmesinin üzerinde gezinen parmaklar, gümüş iğneyi büyük bir dikkatle gömleğin yakasına iliştirdi. Bu sırada dükkanda çıt çıkmıyordu. Herkes Baran ve Zinar'ın arasındaki görünmez elektriğe kapılıp gitmişti sanki. Zinar, adamın teninin sıcaklığını ve o taze kahve kokusunu bu kadar yakından hissettiğinde bir an nefesi kesildi. Baran, iğneyi o kadar özenle ve profesyonelce yerleştirdi ki, sanki o gümüş dallar Zinar'ın ruhunu mührürlemişti. Dalların üzerindeki yaprak desenli yeşil taşlar Zinar'ın gözlerindeki o hırçın ateşle muazzam bir uyum yakalamıştı. Baran, Sait Efendi'ye döndü ve kartını tezgaha bıraktı. "Bunun ödemesi benden Sait Efendi. eşime ilk hediyemdir." Meryem Hanım, Baran'ın "eşim" kelimesini bu kadar doğal ve baskın bir şekilde kullanmasıyla adeta çarpılmışa döndü. Baran, Zinar üzerindeki bu cesur hamlesiyle, Aydınoğlu konağının kapısından girmeden önce tüm dengeleri değiştirmişti. Zinar, boğazında düğümlenen o garip hisle yutkundu. Yakasındaki gümüşün soğukluğu tenine sızarken, Baran'ın az önceki o taze kahve kokusu hâlâ genzindeydi. Eli istemsizce yakasına gitti, iğneyi söküp atmak istedi ama Baran'ın gözlerindeki o meydan okuyan, "Dene istersen" diyen bakışları elini havada durdurdu. Daha fazla rezil olmak istmiyordu. "Bitti mi?" diye sordu dişlerinin arasından. "Gidiyor muyuz artık?" Baran, hiçbir şey olmamış gibi sakin bir tavırla paltosunu düzeltti. "Bitti Zinar Ağa. İstediğimi aldım." Dükkandan çıktıklarında, Zinar arabanın kapısını açıp, çocuğun ve hanımların binmesini beklerken, Baran'ın kolundan kavradığı gibi kenara, duvar dibine doğru çekiştirdi. "Ne halt ediyorsun lan sen?!" Diye tısladı sinirle. "Eceline mi susadın Karaoğlu?!" Baran taş duvarın soğukluğunu, paltosundan bile hissettiğinde, gözlerini devirmeden edemedi. Yine neye kızmıştı acaba, Deli Yürek? "Milletin diline sakız ettin bizi!" Sessiz bağırtısı kulağına doldu. Onun azarlayan sesine karşın boş bakışlarla Zinar'ı izliyordu. Gözlerinde yine o deli bakış vardı. Her an burayı Baran'la beraber ateşe verecek gibiydi. "Kuyumcunun ortasında bir erkeğe, bir Ağa'ya takı takmak da ne demek? Sen Amerika'da aklını mı yitirdin?" "Milletin diline sakız olan biz değiliz, senin bu yersiz öfken," diyerek kolunu Zinar'ın pençesinden tek bir hamleyle kurtardı. "Annen, dükkânın ortasında beni aşağılamak için elinden geleni yaparken sessiz mi kalsaydım? Bana yakıştırdığı gelin sıfatını kabul edip, boyun mu eğseydim?" Baran, Zinar'ın öfkeyle parlayan gözlerine aynı kararlılıkla baktı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Zinar'ın inip kalkan göğsü, Baran'ın göğsüne değiyor, nefesini dudaklarında hissediyordu. Lakin ikisi de öfkeli olduğundan dolayı, bu yakınlığı tam olarak kavrayamamıştı. Uzaktan bakıldığında görünen vaziyet ise gerçekten çok farklıydı. Öyle ki, insanlar yanlarından geçerken bu iki yeni eşin bir birileriyle ortalık yerde flört ettiğini sanıyor, bu dedikoduyu yaymak için hızlı adımlarla tanıdıklarının yanına gidiyorlardı. Yarın sabaha çıkacak haber, şimdiden hazırdı.. "Siz bana 'gelin' muamelesi yapmaya çalıştıkça, ben size bir 'Ağa' olduğumu hatırlatacağım." Zinar dişlerini gıcırdattı, öfkeli soluk yeşillerini, koyu kahvelere dikti hiddetle. "Siktir lan ordan!! Bir daha bana dokunursan yakarım seni!!" Elini hırsla yakasına atıp iğneyi söküp atmak istedi ama Baran, Zinar'ın bileğini havada yakaladı. Tam o sırada yanlarından geçen iki yaşlı kadının kıkırdaşarak fısıldaştığını duydular. "Bak, bak Nazmiye, ne çabuk alışmışlar bir birilerine, şuracıkta cilveleşiyorlar..." İkisi de duydukları sözlerle buz kesti. Dudaklarının arasında milimler kalmış, nefesleri bir birine karışıp, göğüsleri tek yürek gibi kalkıp inerken, idrak ettikleri vaziyetle elektrik çarpmış gibi bedenleri geriye doğru çekildi. Yüzlerinde açıkça okunan şaşkınlık ve kafa karışıklığının yanında, yanaklarının da ateş almış gibi kıpkırmızı kesilmesine, ikisinin gözlerini kaçırmasına sebep oldu. Zinar, elini hızla yakasına götürdü. İğneyi, sökemedi. Sadece ceketinin önünü hırsla ilikleyerek biraz olsun gizlemeye çalıştı. "Yürü," dedi Zinar, sesi her zamankinden daha çatallı ve pürüzlü çıkmıştı. "Daha fazla rezil olmadan bin şu arabaya." Baran onun bu haline sırıttı. Evet kendisi de utanmıştı ama bunu saklamakta usta olduğu için onunla dalga geçmeden yapamazdı. Yine de bu konuyu sonraya erteledi. Geçip arabaya binerek, yerini aldı. Ardından Meryem Hanım'ın delici bakışları altında, dükkanları gezmek için yola çıktılar. Önce kumaşçıya, ordan da terziye geçtiler. Meryem hanım yine kendini ortaya atarken, Baran hakimiyeti eline alıp antrasit ve gece mavisi karşımı bir takım elbise kendisine, bir ton açık rengini ise Zinar için seçti. Ölçüleri alınıp, dikime başlanırken onlar kumaşçıdan çıkıp, Mardin'in büyük giyim mağazalarından birine girdiler. Modern ışıklandırmalar, ustaca dizilmiş raflar, havadaki pahalı parfüm kokusu Baran'ın yabancısı olmadığı ama Zinar'ın her zaman "zorunluluktan" uğradığı bir dünyaydı. Can yolda zorla aldırdığı pamuk şekerine gömülmüş, bir yandan babasını izliyor, bir yandan da, onun zevkini bildiğinden yerinden kalkmadan parmağıyla beğendiği kıyafetleri işaret ediyordu. Baran, oğlunun kendisi için beğendiklerini görünce gülümsemeden edemiyordu. Oğlunun onu bu kadar iyi tanımasıdan oldukça memnundu. Zinar'ın yanına yaklaşırken, elindeki fildişi rengi, hafif dokulu bir gömleği ve üzerine tam oturacak, beli hafif dar kesim toprak tonlarında bir ceketi Zinar'ın göğsüne sertçe yasladı. "Dene bunları." Zinar kaşlarını derince çattı. "Ne giyeceğime sen mi karar vereceksin Karaoğlu?" diye öfkeyle mırıldandı. Bu sabahki kazanın tekrar yaşanmaması için aralarında belli bir mesafe bırakarak geri çekildi. Baran tekrar gözlerini devirdi. "Allah için git dene şunları da, defolup gidelim artık." Zinar, dişlerini sıkarak, öfkeli bakışları eşliğinde, kıyafetleri kaptığı gibi kabine girdi. Hemen ardından Baran da kendi için seçtiği, omuzlarını daha geniş, belini ise daha ince gösteren koyu füme bir takımı denemek üzere yan kabine geçti. Bir kaç dakikalık zamandan sonra kabinler neredeyse aynı anda açılmış, iki ağa da onları izleyenlerin kalbini eriterek yavaş adımlarla dışarı çıkmıştı. Meryem hanım ve Zelal hanım onlara gururlu gözlerle bakarken, mağazada çalışan kadınlar içleri giderek bu iki yakışıklı adama dikmişti gözlerini. Can ise babasına övgüler yağdırmakla meşguldü. "Yakıyorsun yine baba'cım!!!" Nidaları altında, Baran'a tezahürat yapıyor, dudaklarına bulaşan pamuk şekerle öpücük atıyordu. Zinar, aynadaki aksine bakarken duraksadı. Baran'ın seçtikleri, ona modern bir hava katmıştı. Toprak tonları, yeşil gözlerini daha da belirginleştirmişti. "Fena değil," dedi Zinar, beğendiğini gizlemeye çalışarak. Baran tek kaşını yukarı kaldırdı, ardından ona doğru yaklaşarak ceketinin boynunu düzeltmek için hamle yaptı. Ama bunu fark eden Zinar, kaşlarını çatarak geri çekildi. Baran bozuntuya vermeden ellerini indirirken, bu sırada Can pamuk şekerini bitirmiş, ilgili gözlerle Zinar'a yaklaşıyordu. "Vay canına!!" Diye küçük ellerini ağzına kapatarak, Zinar'ın yakışıklı görüntüsü karşısında küçük bir çığlık arttı. "Yeşil gözlü amca, çok güzel olmuşsun.." Küçük çocuğun onu öven tavırları karşısında kısa bir teşekkür edip, gerisin geri kabine kaçtı hızlı adımlarla. Üzerini değiştirirken, yakasına değen iğnenin soğuk hissiyle bir an için kuyumcudaki Baran'ın sıcak teması geldi aklına. Başını iki yana salladı, düşüncelerinden kurtulmak için. Kabinden çıkıp, kendisi için seçtiği bir kaç parça eşyayla birlikte kasaya ilerledi. Ne tesadüftür ki, Baran da onunla aynı zamanda elindekileri ahşap tezgaha bıraktı. Zinar'ın çatık kaşları altında, kartını uzatıp, "Hepsini buradan çekin lütfen.." dedi. Bununla birlikte Zinar hışımla ona doğru döndü. Yüzü sinirden kasılmış, dudakları küfür etmek için aralanmıştı. Ancak kasanın arkasında bulunan çalışanlar olduğu için kenini tutmak zorunda kaldı. Öyle ki, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. "Dur bakalım orda!" Baran'ın elini sertçe itti. Kartını çıkarıp, tehdit eder bakışlarla kasiyere uzattı. "Hepsini burdan çek!!" Verdiği emirle birlikte, bu sefer Baran çattı kaşlarını. "Ne münasebet?" Diyerek ona döndü. Ama, Zinar, cevap vermedi. Onun yerine Kasiyere "Çabuk ol!" diye çıkıştı. İşlem biter bitmez paketleri adeta görevlinin elinden kaptığı gibi, çıkışa yöneldi. Baran, onun arkasından bakarken, hiçbir şey olmamış gibi sakince paltosunu düzelterek dükkandan çıktı. Anlaşılan hayatlarını birleştirmek için atılan bu adım, yeni bir savaş başlatmıştı. *** Akşam üzeri, hava daha yeni yeni kararmaya hazırlanırken, siyah arazi aracı Karaoğlu konağına giriş yaptı. Hazar Ağa, ve iki aşiretin önde gelen büyükleri toplanmış, konağın salonunda koyu bir sohbete dalmışlardı. Baran ve Zinar'ın alışverişten döndüğünü bile, salona girdiklerinde fark edildi. Hepsi ayağa kalkıp onları selamlarken, Hazar Ağa hala yerinde oturuyor, kısık gözlerle önündeki iki adamı izliyordu. Bakışlarındakı keskinlik, Zinar'ın yakasındaki iğneye iliştiğinde, dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Oğlu yine yapmıştı yapacağını.. ve bununla gurur duyuyordu.. Yavaşça bastonunundan yardım alarak ayağa kalktı. "Hoş geldiniz.." dediğinde herkes sustu. "İşleriniz bittiyse, gidip hazırlanın.. İmam efendi yakında burada olur.." Zinar meraklı bakışların altında rahatsızca kıpırdandı. Evdeki neredeyse herkes, Zinar'ın yakasındaki, iğneye bakıyordu. Deli Ağa'nın, böylesine zarif bir şey takması herkesi hayrete düşürmüştü. Zinar da bunun farkında olduğundan, ağabeylerinin bakışları altında ceketinin önünü kapattı sertçe. Bu ise gözlerin, hemencecik ondan uzaklaşmasına sebep oldu. İkisine, hazırlanması için Baran'ın eski odası verildi. Alışveriş torbaları korumaların yardımıyla odaya yığıldı. Zinar odaya girer girmez üzerindeki deri ceketi çıkarıp yatağın üzerine fırlattı. Ardından, tüm gün yakasında taşıdığı iğneyi Baran'ın gözleri önünde elleriyle söküp, çalışma masasının üzerine bıraktı sertçe. Baran kapıyı yavaşça kilitledi, sonra sırtını duvara dayayıp, yine deliye dönen sinirli Ağaya baktı, bıkkın gözlerle. Böyle sinirlenip, küfürler ederek nereye varacağını sanıyordu ki? Değişen hiçbir şey olmayacaktı, aksine ikisini daha fazla zora sokacaktı. Gel de bunu şimdi, bu Deli yüreğe anlat anlatabilirsen. "Sakin mi olsan artık?" Baran'ın sesiyle yeşil gözler hedefini belirlemiş gibi onun üzerine düştü. Bir kaç adımda hemen dibinde bitti. Soluk yeşil gözlerini önündeki, kollarını göğsünde birleştirmiş, sakin ifadeyle, bekleyen adamın koyu kahvelerine çevirdi. "Sakin mi olayım?" Diye sordu hiddetle. "Beni düşürdüğün duruma bak anasını satayım. Bir de sakin olmamı mı bekliyorsun benden?" Baran, Zinar'ın sert solukları dudaklarına çarparken dikkatini toplamak adına boğazını temizledi. O da bir erkekti ve bu kadar yakınlık- düşmanı olsa dahi, etkilenmesine sebep oluyordu. "Ne yapmışım ben?" Zinar sinirle, Baran'ın beyaz kazağını eliyle kavradı ve sertçe duvara yapıştırdı. "Ulan! Senin ne haddine bana takı takmak? Aldıklarımı ödemek? Ben Zinar Aydınoğlu'yum! Kimse beni küçük düşüremez!" Baran yakasını kavrayan titrek ellere baktı ardından gözlerini tekrar yukarı çıkardı. "Benim seni küçük düşürdüğüm falan yok! Annenin oyununu bozdum ve Eşime hediye aldım o kadar!!" "Bana bir daha eşim dersen, senin o dilini koparırım!" diye tısladı Zinar, Baran'ı tekrardan sertçe kapıya doğru itti.. " Bana dokunmayacaksın, benim adıma karar vermeyeceksin!." Yakasını bırakıp işaret parmağını ona doğru yönlendirdi. "Kendini bir şey sanma sakın! Haddini bil!!" Baran sessiz kaldı. Yanlış anlaşılmasın, korktuğu için değildi. Fırtına öncesi dingin bekleyişdi sadece. Gözlerindeki kahve ton bir tık daha koyulaşırken, avını gözleyen avcı edasıyla Zinar'a yaklaştı. Önce göğsüne doğru tehditvari şekilde tutulan işaret parmağını bükerek, Zinar'ın beyaz boynunu kavradığı gibi çalışma masasının üzerine yatırdı. Tahta masanın sivri ucu sırtını çizdiğinde, Zinar'ın sesi bile çıkmadı. Gururunu ezip geçen bu adamın önünde acısını göstermeye niyeti yoktu. "Bugün.." diye başladı cümleye Baran. Dişlerini sıkmış olağan gücüyle masaya bastırıyordu Zinar'ı. "Sana ve Annene yeterince katlandım!!" Avuç içinde hissetti nabzın atışıyla birazcık daha sıktı boğazını. Yüzleri o kadar yakındı ki, nefesleri bir birinin yüzüne çarpıp geri dönüyordu. Zinar'ın hafif açık dudaklarından sızan sıcak hava, soluk gözlerin vahşice kahvelere bakışıyla, bir an duraksadı. Sertçe yutkunurken, aralarındaki çekime karşı koymaya çalışıyordu. "Ağabeyimin hatırı için bu töreye 'eyvallah' demiş olmam, senin oyuncağın olacağım anlamına gelmez.." Zinar, boğazındaki baskıya rağmen geri adım atmadı. Aksine, elleriyle Baran'ın boğazını sıkan elini kerpeten gibi sıkıca kavradı. "Karşında bir Ağa olduğunu unutma, yoksa ben hatırlatmasını bilerim!" Fısıltısı, bir sessizlikle mühürlendi. İkisinden de o anlık tek bir çıt dahi duyulmadı. Sözlerin söylemiş, postalarını koymuşlardı. Artık kabul edio etmemek kendilerine bağlıydı. "Şimdi," diyerek geri çekildi Baran. Bu kadar yaklaşmak tehlikeliydi onun için. Avuç içlerinden kaçan sıcaklığın boşluğunu hissettiği için, ellerini yumruk yaptı. "Hazırlan, aşağıya inelim. Millet bizi bekliyor.." Poşetlerin içinden seçtiği beyaz keten bir gömlekle, kumaş bir pantalon seçti. Odada bulunan banyoya geçerken, kapıyı ardından kapattı. Arkasında bıraktığı Zinar'sa hala masaya yaslı vaziyetteydi. Boğazındaki elin sıcaklığını hâlâ teninde hissediyordu. Yavaşça doğrulurken, tüm ruhu çarpılmış gibiydi. "Görecegiz.." diye mırıldanıp Baran gelemden önce giyinmek için poşetlere doğru ilerledi.. Kırık beyaz tonlarında oversize bir gömleği alıp, altında yine bir kumaş pantolon secti. Duraksamadan üzerini değiştirirken bir yandan da,masanın üzerindeki iğneyle bakışıyordu. Daha önce inceleme fırsatı bulamadığından, banyo kapısına kısa bir bakış atıp, ahşap masaya ilerledi. Gümüş iğneyi ellerine aldığında, boynundaki dövmeye ne kadar uyumlu olduğunu düşünmeden edemedi. Kaba kişiliğine nazaran, çok zarifdi. İtiraf etmek istemese de beğenmişti. Hayatında bu kadar güzel bir hediye daha önce hiç almamıştı. Bu iğne karakterini değil de, ruhunu yansıtıyordu sanki. Banyodan gelen tıkırtı seslerini duyunca, iğneyi aceleyle olduğu yere bırakıp, bir kaç adım uzaklaşarak aynanın önüne geçti. Sanki saçını düzeltiyormuş gibi, sağ elini saçına atmıştı. Baran ıslak saçlarıyla, üzerindeki yeni kiyafetlerle banyodan çıktığında, Zinar'ın aynadakı yansımasıyla göz göze geldi. Islak saçlarından süzülen bir damla su, boynundan aşağı süzülerek inci bir yol izledi. Zinar'ın gözleri bir süre buğday teninin üzerinde asılı kaldı. Baran ise onun boş yakasına bakmakla meşguldü. İnatçı keçi, iğneyi yine takmamıştı demek. Elindeki havluyu kenara bırakıp, çalışma masasına yaklaştı ve iğneyi eline aldı. Aynanın önünde onu meraklı gözlerle izleyen Zinar'a doğru adımlayıp, iğneyi sanki her gün yaptığı, doğal bir şeymiş gibi yakasına taktı. Zinar'a gözlerini çevirmeden, geriye doğru adımlayarak kapının yanındaki poşetlere uzandı. Kendisi için kuyumcudan aldıkları platin mühür yüzüğünü çıkarırken, alyansları da yanına almayı unutmadı. Annesinin söylediğine göre, İmam nikahından sonra, yüzükler takılacaktı. "Gidelim mi?" Diye sordu Zinar'a doğru. Zinar ise kabullenmişlikle baktı kahve gözlere. "Gidelim.." 🌹🌹🌹
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD