Bölüm 4

3113 Words
Aşağıdaki büyük salonda Mardin'in en nüfuzlu isimleri, aşiret büyükleri ve aile üyeleri toplanmıştı. Herkesin gözü merdivenlerin başındaki iki adamdaydı. Yavaş adımlarla aşağıya indiklerinde, Baran elindeki alyansları annesinin eline tutuşturdu. Sonra, ayağa kalkıp, tam önlerine kadar gelip, duran babasında göz gezdirdi. Babasının yaşlı yüzünde büyük bir sırıtış vardı. Hazar Ağa, önce oğlunu, sonra yanındaki Zinar'ı inceledi merakla. Bakışları Zinar'ın yakasındaki o yeşil iğneye takıldığında sırıtışı genişledi. Gözlerini kısıp, yüksek sesle konuşmaya başladı. "Oğlumun hediyesini, göğsünde gururla taşıyorsun demek.." Konaktaki tüm gözler, beyaz gömleğin yakasındakı iğneye döndü. "Yakışmış, Zinar Ağa." Zinar onun sözlerinden sonra, dişlerini bir birine sürttü sinirle. En büyük ağabeyinin hemen sedirlerin birinde üzgün gözlerle onu izlediğini görünce, daha da hırslandı. Tam ağzını açıp konuşacakken, Baran araya girdi. "Teşekkürler baba," Zinar'ın öfkeden parlayan gözleri Baran'a döndüğünde, Baran ona "sus" dercesine sert bir bakış fırlattı. Hazar Ağa'nın bu hamlesi sadece bir iltifat değildi; Zinar'ı tüm aşiret büyüklerinin önünde boyun eğen taraf olarak damgalamaktı. Aslında Meryem hanım da aynı şeyi yapmıştı, lakin Baran'a yapıldığında sesini çıkarmayan Zinar şimdi sinirden kuduruyordu. Baran ise bu durum karşısında hiç hoşnut değildi. Bu yüzden, Ağa'nın planını bozmak için bir adım öne çıktı. Elini yukarı kaldırırken, tüm büyüklerin önünde, platin mühür yüzüğünü sergiledi. "Sadece o değil baba, bu hediyeyi de benim için Zinar Ağa seçti.." Hazar beyin sırıtışı yüzünde dondu. Dişlerini sıkarak oğluna sinirli bir bakış fırlattı. Baran yalnızca tek bir hamleyle, Zinar'ı aşağılayan bakışlara bir son vermişti. Yoksa bu evden bir kişi bile sağ çıkamazdı bu gece. Barış için birleşen insanlar, bu sefer cenazelerine gelirdi. Zinar, Baran'a şaşkın gözlerle baktı. Onu korumasını katiyen beklemiyordu. Sıktığı yumrukları hafifçe gevşerken, Baran'ın parmağındaki platinin ışıltısına baktı. Demek bu sabah, Baran bundan bahsediyordu. İkisi de pasif konuma düşmemek için, aşağılayan bakışların hedefi olmamak için bir süre rol yapmalı, yan yana durmalıydılar. O an göğsündeki iğnenin varlığı hafifledi sanki. Hazar Efendi'nin oğluna bakan keskin gözlerine karşın samimiyetsizce gülümsedi. "Demek öyle.." diye mırıldandığını duydu. "Geçin bakalım, Hoca efendiyi daha fazla bekletmeyelim.." Baran ve Zinar, yan yana durarak salonun ortasına doğru ilerlediler. Herkesin gözü üzerlerindeydi; kimi hayranlık, kimi nefret, kimi ise sadece bir hata yapmalarını bekleyen sinsi bir merakla izliyordu. Sedirlerin önüne kurulan küçük masaya, Hoca Efendi'nin karşısına oturduklarında, yolun sonundaydılar artık. Geri dönüşü yoktu.. Hoca Efendi, elindeki eski ciltli defteri masanın üzerine yerleştirip dualarını bitirdiğinde, salondaki fısıldaşmalar tamamen kesilmişti. Yaşlı adam, gözlüğünün üzerinden önce Baran'a, sonra Zinar'a baktı. "Hazar oğlu Baran... Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle; Zinar Aydınoğlu'nu eşliğe kabul ettin mi?" Baran, bakışlarını Zinar'ın masanın üzerindeki titreyen ellerinden çekip Hoca'ya dikti. Sesi her zamanki gibi kararlı çıkmıştı. "Ettim." Hoca Efendi bu sefer Zinar'a döndü. "Cihan oğlu Zinar... Sen de Hazar oğlu Baran'ı eşliğe kabul ettin mi?" Önce derin bir sessizlik oldu. Aşiret büyükleri hala onun itiraz etmesini, bir curcuna çıkarmasını beklediklerinden merakla Zinar'ı izliyorlardı. Lakin Zinar onlara istediğini vermedi. Kabullenmişlikle başını eğip, dişlerini sıkarak, boğuk bir sesle cevap verdi. "Ettim." Şahitler onayladıktan sonra Hoca Efendi, bu nikahın en çok merak edilen kısmına, mehir meselesine geldi. İki taraf da erkek olduğu ve iki büyük aşiret birleştiği için beklentiler oldukça yüksekti. İki taraf da güç gösterisi yapmak zorundaydı. Hazar bunu oğluyla hiç konuşmamıştı ama bakışlarından bile belliydi, altta kalmasını istemiyordu. Zaten Baran da, altta kalmayı hiç düşünmüyordu. Bu nikah Mardin boyunca yayılacaktı. Sabah akşam, kırk gün dedikodu edilecekti. Her seferinde Zinar Ağa'nın gücünden bahsedilecekse Karaoğlu aşireti sinirden kudururdu. Hoca yine ilk olarak Baran'a baktı "Baran Ağa, eşin Zinar Ağa'ya mehir olarak ne takdim edersin?" Baran, ceketinin iç cebinden mühürlü bir zarf çıkarıp masanın ortasına bıraktı. "Mardin'in kuzey sınırındaki üç köyün arazisi ve Amerika'daki tasarım şirketimin hisselerinin yüzde ellisi Zinar Ağa'nın helalidir," dedi. Salonda bir hayret uğultusu yükseldi; bu bir servetti. "Ayrıca, İstanbul'da tasarrufu tamamen kendisine ait olan bir yalı." Zinar bu cömertlik karşısında şaşırsa da istifini bozmadı. Zinar Aydınoğlu, sadece bir aşiret veliahdı değil; şehrin turizmine yön veren, Aydınoğlu Oteller Zinciri'nin tek sahibiydi. Mardin'de konaklanacak her bir lüks otel onun imzasıydı. "Peki, Cihan oğlu Zinar Ağa..." dedi Hoca Efendi, sesi heyecanlıydı. "Sen, eşin Baran Ağa'ya mehir olarak ne takdim edersin?" Zinar, ceketinin iç cebinden gümüş kaplamalı, üzerinde Aydınoğlu mührü basılı bir dosya çıkardı ve Baran'ın önüne, masanın tam ortasına bıraktı. "Mardin'de bulunan ve sahibi olduğum Aydınoğlu Oteller Zinciri'ne bağlı tüm otellerin mülkiyetinin yarısı Baran Ağa'nın helalidir," dedi Zinar, sesi salonun taş duvarlarında yankılanırken. "Buna, Zincirin en büyük halkası olan tarihi Aydınoğlu Kasrı ve butik otellerimizin tüm kâr ortaklığı dâhildir." Salonda bir an için zaman durdu. Hazar Ağa'nın elindeki tespih çekilmeyi bıraktı, kahve dağıtan hizmetliler oldukları yerde çakıldı. Meryem Hanım'ın gözleri irileşti, içtiği su boğazında takılıp öksürmeye başladı. Zelal hanım kocaman açmış gözleriyle birlikte elini ağzına götürdü. Baran, masanın üzerindeki gümüş dosyaya bakarken hafifçe gülümsedi. Zinar, onu kendi imparatorluğunda tutsak etmişti.... Hoca Efendi, şaşkınlığını yutkunarak gizledi. "Karşılıklı mehirler kabul buyurulmuştur. Rabbim iki cihan saadeti nasip eylesin," diyerek nikah defterini imzalattı. Bu sırada elinde gümüş tepsiyle birlikte, odaya dahil olan Zelal hanım göründü. Tepsinin içinde kurdeleyle bir birine bağlanmış iki altın alyans vardı. Ve bir tane de makas. Hazar Ağa, geçip daha şimdi nikahları kıyılan iki adamın yanında durdu. Tepsideki yüzükleri eline alıp, önce Oğluna sonra da Zinar'ın parmağına taktı. Makasla kurdeleyi keserken her taraftan alkış sesleri yükseldi. Bu iki gencin kaderi artık bir birine mühürlüydü. Özgürlükleri kısıtlanmış, yarınki düğünleri için hazırlık görülmüştü. Zorunlu sohbetler edilip, bir kaç saatlik zaman diliminde Karaoğlu konağı misafirlerini ağırladı. Kalkma vakti geldiğindeyse, herkes erkenden gitme peşindeydi. O süre boyunca Zinar ve Baran tek kelime bile etmemiş, göz göze gelmekten bile kaçınmışlardı. Parmaklarındaki yüzük bir zincir olup, ruhlarını tutsak etmişti. İkisi de bu farkındalığı bir süre idarak etmeliydi. Zinar ve babası öldürüldükten sonra Aşiretin ağası olan Ağabeyi Murat, tezken annelerini de alıp Aydınoğlu konağına geçtiler. Meryem hanım tüm yol boyunca, alışverişte Baran'ın yaptıklarını anlatıp söylendi. İki kardeş de seslerini çıkarmadan annelerinin sinirinin geçmesini beklemekten başka bir şey yapmadılar. Aşiret büyükleriyse en son kalktılar. Hazar ağayı ve geride kalan Baran'ı tebrik edip, gittiler. Saat çoktan gece yarısını geçmiş, tüm ahali yorulmuştu. Yarın da düğün olduğundan Baran izin isteyip kalktı oturduğu yerden. Önce, alışverişten eve geldiği gibi uyuyan oğluna baktı, sonra kendi odasına geçip güzel bir uyku çekti.. *** Baran, sabah güneşiyle uyanıp, aşağıya indiğinde, evin içinde düğün öncesi telaş hüküm sürüyordu. Etrafta koşturan insanlar, yetişmeyecek korkusuyla ecel terleri döküyordu. Baran ise oldukça sakindi, elini ağzına tutup esnerken, odasında bulamadığı tatlı oğlunu arıyordu. Bu çocuk buraya geleli, iyicene unutmuştu babasını. Baran kulağını çekse iyi olurdu. Avluya açılan taş kemerin altından geçip mutfağa ilerlerken, duyduğu çocuksu kıkırdama sesleriyle yüzünde küçük bir tebessüm belirdi. Başını uzatıp içeriye gizlice göz attı. Küçük kaçak, tezgahın üzerine bağdaş kurmuş oturuyor, bir yandan da elindeki koca dilim ballı ekmeği ısırarak yiyordu. Annesi Zülal hanım ise torunun etrafında adeta pervaneydi. Yumurtadan, salatlıktan, el açması tatlılardan tek tek ağzına sıkıştırıyordu. Arada bi yanağına kocaman bir öpücük kondurmayı da unutmuyordu tabi.. "Demek buradaydın," dedi Baran kollarını göğsünde bağlayıp, sahte bir kızgınlıkla kaşlarını çatarak. "Ben de diyorum bu çocuk nerede? Her sabah, tepemde zıplayan oğlum, Mardin'e gelince beni unuttu." Can ayrık dişlerini göstere göstere güldü. Elindeki ekmeği babasına uzattı. "E ama sen çok uyudun baba'cığım, ne yapayım acıktım ben de.." diyerek dudaklarını büzdü. Küskün tavırla başını çevirdi. Baran'ın şaşkınlıktan ağzı açıldı yavaşça. Allah aşkına, haklıyken haksız duruma nasıl düşmüştü birdenbire? Gülerek oğluna yaklaştı, eliyle yanağını sıkıca kavrayıp, pat diye bir öpücük kondurdu. Bir yandan da, Aydınoğlu konağına götürülecek tepsi tepsi tatlıları kesiyordu. Karaoğulları da az değildi şimdi, altta kalmamak için her şeyi yapıyorlardı. Mutfak resmen, konağa götürülecek tepsi tepsi baklavalar, kadayıflar, yöresel tatılarla dolup taşmıştı. Hele bunların yanında, Konakta yaşayan akrabalara da hediyeler alınmıştı. "Hazırlıklar yapılmış.." diyerek, imayla annesine döndü. Zelal Hanım, tezgaha dizilmiş altın sarısı baklavalara gururla bakıp ellerini önündeki önlüğe sildi. "Ailemize laf ettirmem oğul," dedi çenesini dikleştirerek. "O Meryem denen yılanın diline düşeceğime, Mardin'in tüm fıstığını, şekerini o konağın avlusuna dökerim daha iyi. Görsünler bakalım Karaoğlu'nun kudretini." Zelal hanımın benzetmesiyle Baran, baklavalardan birini almaya hazırlanırken, kahkaha attı. "Dök ana, dök... Boğazlarından tatlı geçsin, belki dilleri de biraz tatlılaşır. Gerçi Meryem Hanım'ın zehrini bastırmaya bu tepsiler yeter mi, bilmem." Parmaklarının arasında tuttuğu baklavayı yerken, annesinin elinin lezzetinin hiç değişmediğini düşünüyordu. Çocukken nasılsa, şimdi de öyleydi. "Harika olmuş anne, ellerine kollarına sağlık.." "Oy, benim aslan parçam!" Diyerek bir tabak çıkartıb, baklavalardan alarak Baran'ın önüne bıraktı. "Yarasın oğluma," Öğleye doğru, Karaoğlu konağının önünde uzun bir konvoy oluştu. Davullar ve zurnalar yeri göğü inletirken, üzeri kırmızı kurdelelerle süslenmiş tepsiler, sandıklar ve Baran'ın eşyaları gösterişli bir şekilde araçlara yükleniyordu. Tüm Mardin sokaklara dökülmüş, bu gövde gösterisini, bu dudak uçuklatan zenginlik şovunu izliyordu. Aynı anlarda Aydınoğlu konağında, gergin bir bekleyiş vardı. Karaoğlu konağından çıkan konvoy, kapıya dayandığında evdeki ahali de çoktan hazırlanmış, gösterişli elbiselerini, takılarını takmış bekliyordu. Meryem hanım ise üst kattaki trabzanlardaydı. Yanındaki en büyük oğluyla birlikte, nefretle konağa akın eden insanlara bakıyordu. Gümüş tepsilerde baklavalar, altın varaklı kutularda hediyeler, sırmalı bohçalar peş peşe avluya dizilmiş, şaşkın bakışlar altında insanlar Karaoğullarının servetini izlemişti. "Görgüsüzler..." diye tısladı Meryem Hanım, yanındaki büyük oğlu Murat'a dönerek. "Sanki biz açız da bizi doyurmaya gelmişler! Neyin gövde gösterisi bu?" Zinar onların sesini duyunca, çalışma odasının açık kapısından çıkıp annesinin yanında durdu. Avluya bırakılan, üzerine Karaoğlu amblemi basılmış eşyalara bakarken, dudakları alayla yana doğru kıvrıldı.. "Gövde gösterisi değil anne," diyerek annesinin siyah sürmeli gözlerine kısa bir bakış attı. "Göz dağı.." Akılları sıra, size boyun eğmeyeceğiz demeye getiriyorlardı. Annesi bunu anlamamıştı ama Zinar farkındaydı. Düğün saati git gide yaklaşırken, omuzlarına binen yük de bir o kadar artıyordu. O gün, silahı kafasına sıkamadığı için pişmanlık duyuyordu. Keşke Baran Karaoğlu gelmeden önce bitirseydi işini. Çalışma odasına geçerken, hala masanın üzerinde bulunan origamiye baktı. Dokunmaya korkar gibi parmağını yaprakların arasında titrekçe gezdirdi. Sonra yüzündeki gülümsemeden habersiz, cüzdanını çıkardı. İçinde iliştirilmiş fotoğrafa bakarken, derin bir iç çekti özlemle. "Affet beni..." diye fısıldadı Zinar, sesi odanın soğuk taş duvarlarında yankılanıp kaybolurken. "Bu kez de gelemedim yanına.." Fotoğrafı öpüp, cüzdanı kapatarak tam kalbinin üzerine denk gelen iç cebine yerleştirdi. O fotoğraf orada olduğu sürece, Zinar'ın içindeki acı asla geçmeyecekti. Buğulanan gözlerini tek hamleyle sertçe silip, boğazındaki düğümü gidermek istercesine yutkundu. Acı geçmezdi belki ama diğerlerinin gözünde küçük düşmemek için yokmuş gibi yapabilirdi. Dışarı çıkıp, Karaoğlu konağından gelen misafirleri inceledi. Hepsinin önünde, elini kavradığı oğluyla birlikte, tüm heybetiyle Baran dikiliyordu. Düğüne sadece bir saat kalmıştı ve ikisinin de hazırlanması gerektiği için erkenden gelmişti. Zelal hanım ve Hazar Ağa hemen oğullarının arkasında bekliyordu. Baran'ın kardeşi Ayhan ise ortalıkta yoktu. Konağa girmeden önce, sözlüsüyle konuşmak için başka bir odaya geçmişti.. Bugün, Zinar ve Baran'ın düğünü, yarın ise Ayhan ve Ayşe'nin nikahı olacağından epey telaşlıydılar. Zinar merdivenleri yavaşça inerek, geçip Baran'ın karşısında durdu. "Hoş geldiniz.." dedi zoraki bir gülümsemeyle. Dün Baran'ın ona koyduğu posta her aklına geldiğinde sinirden kudurmuştu. Şimdi bu kadar rahat karşına dikildiğine göre, Baran Ağa oldukça cesur olmalıydı, değil mi? "Hoş bulduk, görünüşe göre hazırlıklar tamamlanmış.." diyerek düğün için süslenmiş, konağı süzdü. "Güzel olmuş.." "Eksik olmayasın," Zinar'ın gözleri bir anlık Baran'ın elinden tutan küçük çocuğa kaydı. Meraklı bakışların hedefi kendisi olduğunu görünce gülümsedi. "Siz de hoşgeldiniz Küçük Ağa.." Can, Zinar'ın bu hitabıyla adeta mest oldu. Kikir kikir gülerken, kendini Zinar'ın bacağına doğru attı sevinçle. Küçük ellerini, kumaşın üzerinden bacağına sarıp kucakladı. "Fıstık amca, nasılsın?" Baran, çocuğunun hitabıyla güldü, yalnızca o da değil, çevredeki duyan tanıdıklar, akrabalar da bu çocuğun Deli Zinar'a söylediği lakapla gülüşlerini tutamadı. Zinar bile donup kalmıştı adeta. Sanırım, yeşil gözlü amcadan, fıstık amcaya terfi etmişti.. Aslında bu sabah, babaannesinin ona yedirdiği baklavaların ne olduğunu sorarken içindeki yeşil fıstığı görmüş, hemen çocuk aklıyla Zinar'ın gözlerine benzemişti. Sonra da ortaya tatlı bir lakap çıkmış oldu. Yine de Zinar ona kızmadı. Etrafta gülenlere sert bir bakış atıp, sustururken, Baran'a ise sinirle bakmakla yetindi. Neticede onun oğluydu. Küçük çocuğa kızamıyorsa babasına kızardı.. "İyiyim, sen nasılsın?" Can, Zinar'ın sorusuyla birlikte, parlak neşeyle başını yukarı kaldırdı. Fıstık amcası, babası gibi onu kucağına almadığından parmak uçlarında yükselerek, uzun boyuna yetişmeye çalıştı. "Ben de iyiyim!" Diye, yüksek sesle şakıdı küçük çocuk. Etrafında bir tur dönüp, giydiklerini Zinar'a gösterdi. "Bak! Bak! Nasıl olmuşum?" Can, üzerindeki siyah kumaş pantalonu, beyaz gömleği ve boynuna takılmış minik papyonuyla adeta küçük bir beyefendi gibi parlıyordu. Zinar, boğazını temizleyip hafifçe eğildi. Sert bakışları bu çocuk karşısında ister istemez yumuşuyordu. "Çok yakışıklı olmuşsun, Maşallah sana.." Can, aldığı övgüyle ağzı kulaklarında Baran'a döndü.. "Baba, gördün mü? Sana beğeneceğini söylemiştim." Bilmiş tavrı karşısında herkes güldü. Tabi, Fıstık amcası sırıtmakla yetindi, orası ayrı. Aman, mazallah güler falan, kıyamet alameti resmen.. Bu sırada, Aydınoğlu Aşireti ağası Murat geldi. Hepsiyle el sıkışıp, merhabalaşırken, içeri buyur etti. Bu zamana kadar avluda beklemeleri hiç hoş olmamıştı. Burası Mardin'di, laf söz eden çok olurdu. Onlar misafirleri bekleye dursun, Baran, Can'ı annesine bırakıp, Zinar'la birlikte hazırlanmaları için ayrılan odaya geçti. Oda, Aydınoğlu konağının en üst katındaydı ve içi oldukça genişti. Köşede, koyu lacivert, kadife üçlü bir koltuk duruyordu. Hemen önündeki ahşap sehpanın üzerinde gümüş bir tepsi, içindeyse bir sürahi su ve iki bardak vardı. Sehpanın altında beyaz bir halı, odanın girişinin karşı duvarında aynalı masa bulunuyordu. Vakitleri kısıtlı olduğundan dolayı, çarşıda çalışan Berber Kazım bey, buraya davet edilmişti. Baran'ın tıraşı ve saç kesimi burada yapılacaktı. Aynanın hemen yanındaki askılıklarda, her iki aşiretin de şanına yaraşır şekilde özel diktirdikleri takım elbiseler asılıydı. Odanın kapısı tıklanıp, Zinar'ın izin vermesiyle açıldığında, kapıda yaşlı bir adam görüldü. "Gel Kazım abi, geç.." diye içeri buyur edildi. Kazım başı aşağıda eğik vaziyette, hazırlıklara başladı. Çoktan sandalyeye kurulmuş, Baran'ın yüzüne hazırladığı köpüğü sürerken, yan tarafta masanın üzerine bıraktığı usturayı aldı eline. Bu sırada, Zinar üçlü koltuğun köşesine oturmuş, Baran'ın aynadaki göz kapalı yansımasını inceliyordu. Odanın içindeki sessizliği, sadece Kazım Usta'nın usturayla Baran'ın cildinde çıkardığı yumuşak hışırtı ve dışarıdan gelen davul sesleri bozuyordu. Baran, gözlerini hafifçe kapatmış, kenini emin ellere bıraktığının bilincinde bedeni gevşemişti. Oldukça sakin, hatta fazla huzurlu görünüyordu. Ancak bu manzara, koltukta oturan Zinar'ı tam anlamıyla delirtiyordu. Dün olanlar, bir türlü aklından çıkmıyordu. Sırtındaki çizik bile her defasında sızlamaktaydı. Baran Karaoğlu kimdi ki ona posta koyuyordu? Milletin içinde onu koruyup, ipleri eline alıyordu? Zinar gibi gururlu biri için bu çok fazlaydı. Kimsenin görmediği yerlerde Baran'ın üstünlük kurma çabası, yüzündeki kirli sakallarını, Kazım efendiye bırakmadan, kendi elleriyle tek tek cımbızla yolası geliyordu. Kazım traşın sonuna gelmeye yakın, Zinar sessizce ayağa kalktı. Onlara doğru ilerleyip, usturayı elinden alırken, Kazım'a çıkmasını emreden bir bakış attı. Kazım Usta, Zinar'ın gözlerindeki o 'deliliğin' kıvılcımını görünce yutkundu. İtiraz etmenin canına susamak olduğunu bilecek kadar uzun süredir bu topraklarda berberlik yapıyordu. Sessizce dışarı süzüldüğünde, Baran'ın gözleri hala kapalıydı. Zinar, Baran'ın arkasına geçti. Sol eliyle Baran'ın siyah saçlarını kavrayıp, sertçe geriye doğru çekerken, Baran'ın tiz inleme sesi odada yankılandı. Gözlerini açmış neler olduğunu anlamaya çalışır ifadesiyle, arkasında zebani gibi dikilen Zinar'ı gördü. "Ne yapı-" Zinar usturanın keskin ağzını, tam Baran'ın şahdamarının üzerine, henüz köpüklerin altında saklanan o sıcak tene yasladı. Çelik o kadar soğuk, Zinar'ın hemen Baran'ın kulağının dibindeki nefesi ise o kadar sıcaktı ki... "Dün çok cesurdun Karaoğlu," diye fısıldadı Zinar. Konuşurken, dudakları, Baran'ın kulak memesine her defasında sürtünüyordu. "Şimdi bak bakalım, kimin nefesi kimin avucunda?" Baran'ın bedeni, kaskatı kesildi. Gözleri, aynadaki yansımada Zinar'ın öfkeden kararmış, hırs dolu gözleriyle çakıştı. Zinar, usturayı milimetrik bir baskıyla şahdamarının üzerine bastırdı. Birazcık daha bastırsa üst taraftaki köpükler kırmızı kanla boyanacaktı. "Babanın karşısında kahramanlık taslayıp güya beni korudun.." diye tısladı. Baran, onun nefes alış verişlerini kulağının içinde hissediyordu. Titrek bir nefes verecekken, tenine fazlaca yakın olan dudaklar haraket etti. "Sen kimsin ki Aydınoğlu'nun onurunu kurtarıyorsun? Benim onurum senin iki dudağının arasında mı sandın?" Baran, boynundaki ölümcül soğukluğa rağmen gözlerini aynadan ayırmadı. Zinar'ın saçlarını çeken eli o kadar sıkıydı ki, kafa derisinin sızladığını hissediyordu. Lakin, bu tehlikeli yakınlık içindeki bir yerleri kışkırtıyordu. "Ben doğru olduğunu bildiğim şeyi yaptım.." Baran geri çekilmedi. Boynunda bırak usturanın olmasını, ölümün kıyısında olsa yine dediğinden dönmezdi. Baran'ın bu teslim olmaz havaları, sergilediği o korkusuz güven, Zinar'ın içindeki tüm nefret duvarlarını sarsıyordu. Nefesi Baran'ın teninde alev gibi gezerken, aralarındaki bu tehlikeli temas, tuhaf ve karanlık bir çekime dönüşmeye başladı. Zinar, bir an için usturayı unuttu; gözleri Baran'ın açıkta kalan buğday rengi boynuna, oradaki nabız atışına kaydı. "Senin doğrun," diye mırıldandı. Dudakları, Baran'ın kulağına her değişinde ikisinin de içinde bir şeyler kopuyordu. "Benim sadece yanlışım olur.." "Bana bir daha karşı geldiğinde bu anı düşün.." Baran aralarındaki çekime kapılıp giderken, boynundaki soğuk metali unutup, sertçe yutkunmak istedi. "Canın benim ellerimde.." Zinar, usturayı tutan elini yavaşça gevşetti ama çekmedi. Baran'ın boynunda, ince, kırmızı bir çizgi belirmişti. Zinar, sanki büyülenmiş gibi, usturayı tutan elinin baş parmağını kırmızı çizginin üzerinde gezdirdi. Sıcak kan parmağına bulaştığında, ikisinin de soluğu kesildi. Zinar, aniden elektrik çarpmış gibi elini çekti ve usturayı gümüş tepsinin içine fırlattı. Aralarındaki büyü bir anlık, oluşmuş, sonra yine yok olmuştu. Baran'ın saçlarını bıraktı ama geri çekilmedi. Hala çok yakındı, hala orman kokusu Baran'ın ciğerlerine doluyordu. "Benimle evli olduğun sürece haddini bileceksin. Millete beni rezil edip, aklına eseni yaparsan seni şuracıkta öldürürüm Baran Karaoğlu.." İlk kez ismi onun dudaklarından çıkıyordu. Boynundaki kan yavaş yavaş göğsüne doğru süzülürken, ikisi de kıpırdamadan bekledi. "Bana bir daha dokunmayacaksın. Bu seni ikinci uyarışım, üçüncü olmayacak." Baran, boğazındaki sızıyı umursamadan, aynadaki aksine bakarak hafifçe güldü. Parmak uçlarını çizgiye götürüp, bulaşan kanları sildi. "Üçüncü uyarıyı yapacak kadar yaşar mısın, orası meçhul Aydınoğlu," dedi Baran, sesini sakin tutarak. Yavaşça ayağa kalkıp, masanın üzerindeki peçeteyle kanı durdurdu. Zaten çizik çok inceydi, Zinar öyle kesmişti ki hem boynunda bir iz kalacaktı, hem de derin olmadığı için ölmeyecekti. "Dün canını çok mu yaktım?" Diye alayla dudaklarını kıvırıp, soluk yeşillere döndü. Onun dişlerini sıkıp, kaşlarını çattığını görünce doğru noktaya parmak bastığını fark etti. Kaşınıyordu, cidden kaşınıyordu. Zinar üstüne atladığında bile gülmekla yetindi. Onun içi boş tehditlerini duymaktan sıkılmıştı. Dün onun Zinar'a yaptığı gibi sağ eliyle tam kesiğin üstüne gelecek şekilde kavradı boynunu. Avucunun içinde, adem elması zorla haraket etti. Boynundaki o baskıyla birlikte sırtının arkasındaki aynalı masaya yaslandı. Zinar'ın parmak uçlarındaki sıcaklık, usturanın soğukluğunu çoktan unutturmuştu. Baran'ın gözleri, Zinar'ın dudaklarına, oradan da o hırslı yeşillere kaydı. "Ne oldu, Deli Yürek? Seni bu kadar ne kızdırdı?" Herşeye öfkeliydi, herkese öfkeliydi aslında. En çok da kendine. Boyun eğdiği için kendini öldürmek bile istemişti dün gece, lakin yapamadığı gibi ailesini tehlikeye atmak istememişti. Baran bunu anlıyordu. Zinar gibi gururlu bir adamın dün olanlardan sonra illaki bir karşılık vereceğini bekliyordu ama böylesine olacağını asla tahmin etmemişti. "Onurun mu zedelendi? Gururuna mı dokundum?" Sırıttı. "Sikimde bile değil.." Zinar'ın gözleri bir anda karardı. Baran'ın boynunu kavrayan eli, bir anlığına daha da sıkılaştı. Öyle ki Baran'ın nefesi yarım kaldı. Ama sırıtmasını dahi silmedi. "Biz çoktan bir birimize mecbur edildik Zinar.." Nefeslerinin arasından zorlukla konuştu, boynundaki el boğazını sıkmaya devam ediyordu. Yavaşça gözleri kayarken, elinin birini onun koluna koydu durdurmak istermiş gibi. "Kabullen.. artık." "O mecburiyeti sizin başınıza yıkarım!" diye gürledi Zinar. Baran'ın kolunu tutan elinin gücü yavaşça azaldığında, Zinar'ın gözlerindeki o karanlık perde aniden aralandı. Elini gevşetip, "Beni delirtme Baran, yoksa zararlı çıkan sen olursun!!" Diyerek geri çekildi. Baran hırıltılı bir nefes alıp, öksürük krizine girdi. Gözleri yaşarmış, arkadaşı masaya tutunmak isterken iki büklüm olmuştu. "Bunu.." diyerek kazağının yakasını çekiştirdi, ardından kırmızı parmak izlerinin bulunduğu boğazını kavradı. "Bunu ödeyeceksin Aydınoğlu.." Zinar onun haline karşın sırıttı. Dilini, alt dudağının üzerinde gezdirerek Baran'ın kahvelerinin en derinine baktı.. "Elinden geleni ardına koyma!" 🌹🌹🌹
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD