Bölüm 5

3347 Words
Mardin ahalisi, bu gün tarihinin en görkemli ama bir o kadar da gergin düğünlerinden birine şahitlik ediyordu. Aydınoğlu konağının devasa avlusu, tepeden tırnağa gümüş şamdanlar, taze kır çiçekleri ve ağır ipek kumaşlarla donatılmıştı. O kadar çok kişi vardı ki, Konak ağzına kadar dolmuş, getirilen hediyeler bir odaya konulmuştu. Zinar ve Baran, sanki az önce birbirlerinin boğazına sarılmamışlar gibi yan yana aşağı indiler. Zinar'ın yüzünde buz gibi bir ifade, Baran'ın ise boynundaki o ince kırmızı çizgi, beyaz gömleğinin yakasının ardına gizlenmişti. İnsanlar yine onları görür görmez fısıldaşmaya başladılar. Bazıları, hala şaşkınca bakarken, bazıları ise alay edercesine gülüyordu. Onlara göre iki erkeğin evlenmesi fazla absürt bir olaydı. Yine de bu kalabalığın içinde kendilerini öyle kamufle ediyorlardı ki, ince ince laf söylerken bile gülümsemeleri yüzlerinden eksik olmuyordu. Baran ve Zinar onlara ayrılmış, beyaz kadife kumaşla örtülmüş, rengarenk çiçeklerle süslenmiş masaya geçerken, insanlar sırayla yakınlaşıp ikisinin de elini sıkıyor, tebrik etmeden bırakmıyordu. Hepsi göze girme peşindeydi, yoksa Ağa'yı umursayan yoktu. Hele bu Ağa bir erkekle evlenip, adına leke düşürmüşse hiç yoktu! Halaylar çekildi, oyun havaları oynandı, yemekler yenildi, insanlar saatlerce eğlendiler. Bu süreçte iki Ağa da yerinden kıpırdamadan buz gibi gözlerle önlerindeki manzaraya bakakaldılar. En son nikah memuru gelip, herkesin gözü önünde resmi nikahlarını da kıyınca, herkes gözle görülür bir şekilde rahatladı. Zinar Ağa hala bir delilik yapmamıştı... Onlar için çok şaşırtıcı bir durumdu aslında. Şimdiye kadar bu düğünü Karaoğlu'larının başına yıkmalı, taş taş üstünde bırakmalıydı. Gelin görün ki, beklenenin aksine oldukça sakin geçmişti düğün. Tabi onlar Baran'la yasadinlari arbedeyi bilmedikleri için normaldi. Bir bilseydiler Zinar'ın deliliğini çoktan yaptığını... Akşama doğru konağın önünde üç tane siyah araba durdu. Arabaların asfaltta çıkardığı fren sesi, avludaki neşeli havayı bıçak gibi kesti. Herkes ilgiyle kapıya bakınca, arabadaki kişiler de daha fazla insanları meraklandırmamak için araçlardan yavaşça indiler. Önce rugan ayakkabılar yere bastı, sonra o meşhur siyah palto göründü. Kim olduğunu anlamak için Mardin'de yaşamanız yeterliydi aslında. Bu gelen kişi Bozkurt aşiretinin Ağası Bedir Bozkurt'du. Yaşlı adam iki yanında duran oğulları Azad Bozkurt ve Reşad Bozkurt ile birlikte avluya doğru ilerlemekteydi. Yüzünde sinsi bir sırıtış, ağzının içinde ise söylenecek zehirli sözleri vardı. Ağır adımlarla Zinar ve Baran'ın masasına yaklaşırken, insanlar iki yana doğru ayrılıp ona yer veriyordu. Dört bir yanında korumalarla, attığı emin adımlar birleşmiş, normalde korkak birine göre oldukça cesurdu. Masanın yanına bir kaç adım kala, tesbihi koluna geçirip ellerini bir birine vurarak kısa bir alkış tuttu. Zinar'ın gözleri kararmıştı, yüzünde beliren korkusuz bakışın yanında, tüm hücrelerini ele geçirmiş öfkeyi zapt etmeye çalışıyordu. Parmaklarını masanın kenarına öyle bir geçirmişti ki eklemleri bembeyazdı. Baran ise karşısındaki adamı tanımadığı için tepki veremiyordu. Galiba bu adam, Zinar'ın hoşlanmadığı birisiydi.. Bedir Bozkurt, gelip tam olarak masanın karşısında durdu. Gözleri doğrudan Zinar'ın soluk yeşillerini hedef aldı. "Duydum ki, düğününüz varmış.." Bakışları kısa bir saniye Baran'ın üzerine değindi sonra da tekrar, Zinar'ın yeşillerine çıktı. "Beni davet etmemişsin Zinar Aydınoğlu, aşk olsun.." Zinar yavaşça ayağa kalktı. Gölgesi, Bedir Ağa'nın üzerine düştü. "Davetsiz gelenin yeri kapı eşiğidir Bedir." Alayla gülümseyerek çevredeki adamları gösterdi. "Bende diyorum, Bedir Bozkurt' nasıl oldu da buraya geldi. Bakıyorum, yanına koca bir ordu almadan, kendi gölgenden bile korkar olmuşsun.." Eeee, Zinar'ın karşısına çıkmak cesaret ister şimdi. Bedir Bozkurt da bir yerde haklıydı. Zinar, masanın üzerinden hafifçe Bedir'e doğru eğildi. Sesi şimdi daha kısık ama tüm avluyu susturacak kadar etkiliydi. "Yanındaki bu kadar adam seni benim öfkemden korumaya yeter mi sanıyorsun?" Bedir Bozkurt'un sinsi sırıtışı bir an için yüzünde dondu. Azad ve Reşad, babalarının arkasında gerilirken elleri gayriihtiyari ceketlerinin içine gitti. Lakin etrafta Aydınoğlu korumaları olduğundan harakete geçmediler. Bir kıvılcım yeterdi ortalığın vahşet alanına dönüşmesine. Bedir Bozkurt, elindeki tesbihi ağır ağır şakırdattı. Zinar'ın "korkaklık" iması damarına basmıştı ama O da boş değildi. Gözlerini kısıp önce Zinar'ı, sonra da yanındaki Baran'ı sanki bir malı inceler gibi süzdü. "Korku değil bu Zinar, ihtiyat..." dedi. "Mardin'in kurdu çok olur, bilirsin. Ama bakıyorum da sen kurda kuşa yem olmaya dünden razıymışsın." Sesi biraz daha yükseldi, çevrede pürdikkat onları izleyen kalabalığın duyacağından emin olmak istiyordu. "Biz de seni adam sandık, Zinar Aydınoğlu!" dedi, alaycı bir kahkaha patlatarak. "Namın dağları aşmış, heybetin Mardin'i tutmuş dediler. Meğer hepsi boşmuş. Bir de utanmadan, yanına Karaoğullarından erkek almış, nikah kıyıyorsun. Senin o yere göğe sığdıramadığın erkekliğin, bu kadar mı?" Bu sözler avluda buz gibi bir etki yarattı. Bedir'in oğulları Azad ve Reşad, babalarının bu ağır hakaretiyle iyice dikleştiler.. Zinar'ın sinirden boyundaki damarlar şişmiş, gözlerindeki o soluk yeşiller yerini kapkara bir nefret seline bırakmıştı. "Mardin senin adına kurbanlar keserdi, şimdi arkandan ancak bıyık altından gülerler. Yazık..." Zinar o an kimseyi umursamadı. Etrafta koşturan çocuklar, korkuyla bakan kadınlar, yakınlarını korumak için onalrın önüne geçen erkekler.. Zinar'ın belinden silahını çekmesiyle ateşlemesi bir saniyeden bile kısa sürmüştü. İlk, yakınındaki, Reşad'ın bacağına sıktı, Onun acı feryadı taş duvarlarda yankılanırken, Azad'ın kolunu tutarak yere kapaklanması bir oldu. Korumalar daha ellerini silahlarına atamadan Zinar'ın usta atışlarıyla saf dışı kalmışlardı. Az önce "adamlıktan" bahseden Bedir Bozkurt'un o sinsi sırıtışı, yerini dehşete bırakmıştı. Zinar, etrafındaki kaosu, ağlayanları ve kaçışanları görmüyordu bile. Bir aslan çevikliğiyle Bedir'in boğazına yapıştı ve namluyu yaşlı adamın tam şakağına, terden parlayan derisine dayadı. "Benim adamlığımı sorgulamak senin gibi bir sırtlanın harcı değil," diye sıkı dişlerinin arasından tısladı. Baran'ın hemen yanında kolundan tuttuğunu hissetti ama ondan tarafa asla dönmedi. Korkuyla titreyen, gözleriyle yalvaran Bedir, tüm ilgisini üstüne çekiyordu. "Ben bu imzayı barış için attım." Bağırdı etrafındakilere sesini duyurmak için. "Ama sen gelip benim soframda, benim adamlığıma dil uzatırsan; yemin ederim ki seni bu avlunun ortasında asar, leşini kargalara yem ederim." Zinar, Bedir'i sertçe yere fırlattı. Bedir, o görkemli paltosu toz içinde kalmış bir halde, korumalarının yardımıyla yerden kalkmaya çalışan oğullarına doğru süründü. Üç siyah araba, geldikleri gibi toz duman içinde, bu sefer kaçarak konaktan uzaklaştı. Zinar, bu gün sadece Bedir Bozkurt'a değil, tüm Mardin'e dişlerini göstermişti. Gidip geri sandalyesine oturuken, Baran'ın titreyen elleri dikkatini çekti. Silahı beline değil de, hemen kadife masa örtüsünün üzerine sertçe bıraktı. O tok ses, korkan insanların irkilemelerine sebep oldu. "Devam edin.." diyerek işaret verdi ardından kesilen müzik tekrar başladı. İnsanlar Zinar'a olan korkularından dolayı, gitmek istedikleri halde vazgeçerek düğüne devam etti. Zinar hemen yanına gelip oturan Baran'a kısa bir bakış attı. "Ne o Karaoğlu, korktun mu?" Baran'ın Keskin bakışları ona döndü. Şimdi anlamıştı.. Zinar'ın "deliliği", aslında kınından çıkmayı bekleyen bir kılıçtan farksızdı. Gözleri masadaki silaha kaydı. "Sen delisin..." diye fısıldadı Baran. Sesi güçlükle çıkıyordu. "İnsanların içinde, herkesin gözü önünde... Nasıl bu kadar fütursuz olabilirsin?" Baran da cesaretli biriydi, damarlarında akan kan sağolsun herşeye bodoslama dalabilirdi ama bu... Bu sadece delilikti.. Zinar alaycı bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseme, az önceki katil suratından daha korkutucuydu. "Burada fütursuz olmayanı yerler Baran. Eğer ben bugün o Bedir'e cevabını vermeseydim, yarın bizi adam yerine koyup selamımızı almazlardı. Ben sadece ona Aydınoğlu'nun adamlığının ne demek olduğunu gösterdim.." "Adamlık bu mu?" Diye sordu Baran. Gözleriyle etraftakileri işaret etti. "Çocukları korkutmak, kadınları ağlatmak, yanlarında silah çekmek? Bunlar mı adamlık?" Zinar'ın yüzündeki o alaycı ifade, Baran'ın sözleriyle bir anlığına dondu. Gözleri, Baran'ın işaret ettiği yöne kaydı. Avlunun bir köşesinde, annesinin eteğine sıkıca tutunmuş küçük bir kız çocuğu vardı. Omuzları titriyor, iri gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını ıslatıyordu. Biraz ötede, yaşlı bir adam torununun gözlerini kapatmış, onu göğsüne bastırıyordu. Bu manzara, çok tanıdıktı. Bir zamanlar onların yerinde Zinar da vardı. Sonra, her şey gitmişti. Almışlardı ellerinden. Kalbini hiç açmamak üzere kapatmıştı. Bu yüzden omuz silkti sadece. Onlar Zinar'a acımamıştı, Zinar neden onlara acımalıydı ki? Bakışları tekrar Baran'a dönerken kendinden emin bir şekilde koyu kahve gözlere baktı. "Adamlık, sevdiklerini ayakta tutmaktır Baran Karaoğlu," dedi Zinar, sesi zurnanın tiz sesini yırtan bir fısıltı gibi çıktı. Baran'ın kaşları hafifçe çatıldı. O sözün içinde saklı olan anlamı sezmişti. Zinar Aydınoğlu kimi kaybetmişti ki bu kadar zıvanadan çıkmıştı? "Bu dünyada merhamet edenin mezarını erken kazarlar." Gözleri kısa bir anlığına kalabalığın üzerinde gezindi, sonra tekrar Baran'ın gözlerine saplandı. "Ben mezara girmem. Mezarı kazan olurum." Bunlar son sözleri olurken, Baran istemese bile hak vermek zorunda kaldı. Yine de hikayesini merak etmeden edemedi. Zinar kocaman bir sır küpüydü. Ve Baran onu çözmek için elinden geleni yalacaktı. Düğün devam ederken, Baran'ın gözleri onlara doğru yaklaşan annesi Zelal hanıma ilişti. Kucağında oğlu, başını annesinin göğsüne gömmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Müzik sesinden pek duyulmasa da, Baran oğlunun her halini ezbere bildiğinden anlamak zor olmamıştı. Telaşla ayağa kalkarken, Zinar ona baktı. Hızla annesine doğru atılırken, Zelal hanım küçük çocuğu Baran'a teslim etti. "Çok korktu oğlum," derken Zinar'a sinirli bir bakış attı. "Susturamadım bir türlü, babam da babam diye tutturunca getirmek zorunda kaldım." Baran kucağındaki oğlunun haykırışlarını duyunca göğsünün içindeki kalbi sanki bir el tarafından sıkılmış gibi hissetti. "Tamam oğlum, geçti, bak baba burda.." diyerek çocuğun sırtını sıvazladı. Başını kaldırdığında Zinar ile göz göze geldi. Baran, oğlunun saçlarını okşadı. "Bitti..." dedi fısıltıyla. "Kimse sana bir şey yapamaz." Çocuk yavaşça başını kaldırdı. Gözleri kırmızıydı. Islak kirpikleri birbirine yapışmıştı. Küçük elleri hâlâ Baran'ın yakasını bırakmıyordu. Canın gözleri, Baran'ın omuzunun üzerinden Zinar'a kaydığında tüm bedeni gözle görülür bir şekilde gerildi. Başını tekrar babasının boynuna gömerken, fıstık yeşili gözlerin sahibinden korkmadan edemedi. Baran bunu fark edince bakışları sertleşti. "Bebeğim?" Oğlu gözlerine bakınca gülümsedi. "Sen babaannenle içeri geç, ben de hemen geleceğim. Tamam mı?" Oğlu dudaklarını büzdü. İçinden hiç gitmek gelmiyordu ama istemeyerek de olsa kollarını kaldırıp Zelal hanımın kucağına gitti. Onlar giderken, Baran bu sefer adımlarını Zinar'a yöneltti. Ayakta, Zinar'ın üzerine doğru eğilirken, fısıldadı. "Ben kanın içinde büyüdüm Zinar..Silahtan korkmam. Tehditten korkmam. Ölümden korkmam." İşaret parmağıyla arkası dönük kadını ve kucağındaki oğlanı gösterdi. "Ama, onun gözünden tek bir damla yaş düşerse korkarım." Zinar'ın soluk yeşillerini delip geçen sözleri söyleme devam ederken, onun boş bakan bakışlarıyla yumruklarını sıktı. "Oğlumdan uzak dur Zinar. Ona bir şey olursa, bu konağı, sizin başınıza yıkarım.." Dönüp gitti, konağa, oğlunun yanına çıkarken arkasındaki adamın nelerle boğustuğunu, soluk yeşillerindeki acıyı göremedi. Belki de, görmek istemedi. Bir süre sonra, zaten düğün de son buldu. İnsanlar evlerine uğurlanıp, Karaoğlu konağından insanlar geldikleri gibi gittiler. Sadece küçük Can ve Baran Karaoğlu yeni evlerinde kaldılar. Baran, annesinin uyuttuğu Can'ın yanına uğrayıp oğlunun uyuduğundan emin olduktan sonra, kendi payına düşen odaya -Zinar'ın yatak odasına- yöneldi. Ayakları geri geri gitmek isterken, O hücresine doğru emin adımlarla ilerliyordu. Kapının önünde durduğunda kalbi, kafesteki bir kuş gibi göğüs kafesinde sertçe vurdu. Derin bir nefes alıp kulpu çevirdi. Oda kahverengi tonlarındaydı ve oldukça loştu. Komidinin üzerindeki abajurdan gelen sarı zayıf ışık odanın sadece belirli kısımlarını aydınlatıyordu. Zinar, pencerenin önünde durmuştu. Ceketini çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Sırtı Baran'a dönük, elinde bir kadeh kehribar rengi sıvıyla dışarıyı izliyordu. Baran kapıyı kapatıp, arkasından kilitlediğinde Zinar ona doğru döndü. Kadehi yukarı kaldırıp, "Hapishanene hoşgeldin." Diyerek bir yudum aldı. Baran gözlerini devirdi, Zinar'a doğru yaklaştığında, önce elindeki kadehte, sonra yarıya kadar iliklenmiş gömlekte gözlerini gezdirdi. Beyaz boynundaki yaprak dövmesi, göğsünün bir kısmı ile beraber açıkta kalmıştı. Bakışlarını zor bela ordan alıp tekrar soluk yeşillere çıkardı. Elindeki bardağı tek bir hamleyle alıp kafasına dikerken, Zinar'ın onu incelediğinin farkındaydı. Tek kaşı havaya kalkmış, ne yaptığını anlamlandırmaya çalışıyordu. Baran ise boş bardağı, sertçe komidinin üzerine bırakmıştı. "Seninle uğraşamam, uykum var.." diyerek üzerindeki gömleğin düğmelerini aheste aheste çözdü. Zinar'ın bakışları, gömleğin arasından görünen köprücük kemiklerine, oradan da boynundaki o ince kırmızı çizgiye takıldı. Yavaşça önce çıplak göğsü, sonra da karın kasları görüldü. Gömleği omuzlarından sıyırıp kanepenin üzerine atarak, dolaba ilerledi. Hizmetlilerin yerleştirdiği eşyalarına bakındı. Siyah, ipek bir pijama altı çıkarıp hızla altına geçirdi. Üstüne bir şey giyme gereği duymadı; odanın havası zaten yeterince boğucu ve sıcaktı. Çıplak sırtında takılıp kalmış Zinar ise, her kasın kıvrımını avını izleyen bir yırtıcı gibi dikkati üzerindeydi. Baran dolabı kapatıp yatağa doğru yöneldiğinde, Zinar'ın buz gibi sesi odanın içinde yankılandı. "Nereye?" Baran, yorganın ucunu hafifçe kaldırırken duraksadı ve başını yana çevirip Zinar'a baktı. "Yatağa Zinar." Sesi bıkkın ve oldukça yorgun geliyordu kulağa. "Genelde uykusu gelen insanlar öyle yapar." Gece gece hiç kavga efesi hali yoktu, ancak Zinar'ın kısık gözlerine bakınca, nefesini sıkıntı içinde dışarı verdi. "Bu yatak benim Karaoğlu. Senin yerin..." eliyle odanın köşesindeki, rengi loş ışıkta iyice koyulaşmış olan iki kişilik kanepeyi işaret etti. "Orası." Baran kaşları alayla yukarı doğru kalktı, dudaklarında meydan okuyan bir gülümseme belirdi. "Yok ya!! Çok istiyorsan sen uyu, sığmam ben oraya!" Zinar hırslı adımlarla yanına geldi. "İstersen git yerde yat, dışarıda sabahla. Umrumda değil, bir Karaoğlu'yla aynı yatağa girmem ben!" Baran, hiç istifini bozmadan yatağa iyice uzandı ve başını yastığa koyup Zinar'a alaycı bir bakış fırlattı. "Oldu! Sonra milletin diline düşeyim; Zinar Ağa, Baran'ı kapı dışarı etti diye." "Milletin ne düşündüğü benim umurumda değil!" diye kükredi Zinar. Baran'ın rahat tavırları, sinirlerini fena halde bozmuştu. "Kalk! Siktir git odamdan!" Baran'ın kaşları çatıldı. "Yeter be! Senin siktir boktan tavrını mı çekeceğim ben habire, çok istiyorsan sen git yat!" Zinar elini yatağa koyup Baran'ın üzerine doğru eğildi. Yine tehlikeli bir yakınlığın içine girerlerken, ikisi de geri adım atmayacak kadar gururlu ve hırslıydı. "Senin o dik başını ezerim Baran. Sabrımı zorlama," diye tısladı. "Ez o zaman. Ama uykum var, acele etsen iyi olur." Alayvari sesi, elini ağzına götürüp esnediğinde, umursamadığını açık açık gösteriyordu aslında. Zinar ise onun tavrı karşısında öfkeyle elini havaya kaldırdı, Baran'ın boynuna yapışmak için harakete geçecekken boğazındaki ince kesik izi onu durdurdu. Yorgun bakışları, altı hafifçe morarmış gözleri hayatında ilk defa geri çekilmesine sebep oldu. "Dua et çok yorgunum Karaoğlu," dedi ona acıdığını saklamak için. "Eğer bir santim bile benim tarafıma kayarsan, seni bu pencereden aşağı atarım." Zinar, bir çırpıda üzerindeki gömleğin geri kalan düğmelerini kopardı, gömleği yere fırlattı. Kaslı vücudu loş ışıkta parlıyordu. Yatağın öteki tarafına geçti ve yorganı hırsla üzerine çekip sırtını Baran'a döndü. "Bana dokunursan öldürürüm seni!" Baran ona doğru dönmezken yüzünde zafer gülümsemesi belirdi. "Tamam, tamam en Ağa sensin. Hadi iyi geceler.." Gecenin ilerleyen saatlerinde, Zinar çoktan uyumuş, Baran ise tam uykuya dalmak üzereyken yanındaki adamdan duydugu seslerle gozlerini açtı. Kaşları çatılmış, dudaklarının altında bir şeyler mırıldanıp duran Zinar'ın yüzünde ağlamaklı bir ifade vardı. Acı dolu geçmişi, uyurken bile rahat bırakmıyordu adamı. "Gitme.." diye bir ses çıktı Zinar'dan. Yumruk yaptığı elleri, titreyen bedeni ile birlikte Baran'ı her geçen saniye daha da şaşırtıyordu.. Elini yavaşça, sıkılı yumruğunun üzerine bırakırken, baş parmağıyla, Zinar'ın bembeyaz kesilmiş eklemlerini usulca okşamaya başladı. Sanki saatler önce, Bedir Bozkurt'un alnına silah dayayan, on tane adamını vurup yaralayan Dekor Yürek gitmiş, yerine acı çeken küçük bir çocuk gelmişti. Zinar'ın alnında biriken ter damlaları şakaklarından süzülüp yastığa karışırken, sayıklamaları daha da derinleşti. "Bırakma... Lütfen..." Sesi öyle cılızdı ki, Baran bir an için kulaklarına inanamadı. Elini çekmeden, diğer elini Zinar'ın kumral rengindeki saçlarına götürdü. Yumuşak tutamları yavaşça okşarken, onu rahatlatmaya çalıştı. Zinar'ın kasılmış bedeni, bu beklenmedik şefkatin etkisiyle yavaşça gevşedi. Az önce bir pençe gibi Baran'ın eline kenetlenen parmakları çözüldü, nefesi düzene girdi. Zinar'dan hoşlanmasa bile, bu adamın hikayesini çok merak ediyordu.. Kim gitmişti? Onun canını bu kadar yakan neydi? Baran elini çekmedi. Aksine, Zinar'ın başını hafifçe kendine doğru çekti. "Sakin ol... Geçti," diye fısıldadı. Zinar, bilinci yerinde olmasa da başını Baran'ın göğsüne doğru yasladı. Baran'ın haraketleri dönüp kalırken, kalbi göğsünü zorlarcasına atmaya başladı. Öyle hızlıydı ki, bir an için Zinar'ın uyanıp onu gercekten pencereden atacağını sandı. Lakin düşündüğünün aksine, Zinar uyanmadı aksine yerine daha çok yerleşip, bir elini de Baran'ın göğsüne koydu. Baran bu zoraki yakınlığın altına katiyen kıpırdamadı, hatta alışması bir hayli uzun sürdü. Lakin uykuya karşı direnemedi. Gözleri kapanırken, sabah olacaklardan habersiz uyuya kaldı. *** Güneş Aydınoğlu konağının pencerelerine vurduğunda, iki adam hâlâ aynı pozisyonda uyuyordu. Baran, gözlerini hafifçe araladığında üzerindeki ağırlığı hissetti. Bu sırada Zinar da uyanmış, bakışlarını etrafta gezdirmişti. Bir kaç dakika nerede olduğunu anlamaya çalışırken, başını çevirip yaslandığı göğsün sahibine baktı. Baran'ı gördüğü gibi soluk yeşil gözleri fal taşı gibi açılmış, ateşe değmiş gibi kendini geriye doğru atmıştı. Hızını almadığında, yaşadığı şokun üzerine bir de uykudan yeni uyanmasının getiresi olarak kendini yataktan düşürüken buldu. "Siktir!" Belini tutup, acıyla yüzünü buruşturdu. Çıkan ses çok yüksek olmuş olacak ki, Baran'ın yerinde kıpırdandığını gördü. Lakin olduğu yerde yatmaya devam etti. Kalbi, az önce hissettiği o tuhaf huzurun yarattığı şokla, hızla atıyordu. Başını yataktan sarkıtan Baran, uykulu ama alaycı bir ifadeyle aşağıya baktı. Saçları dağılmış, gözleri mahmurluktan yarı kapalıydı ama yüzündeki gülümseme Zinar'ın tüm sinirini bozmaya yetmişti. "Günaydın Aydınoğlu," dedi Baran, alayla. "Mardin'in en heybetli Ağasını yerlerde sürünürken göreceğim hiç aklıma gelmezdi." Zinar belindeki ağrıyı boş verip, hırsla yerden doğrularak işaret parmağını Barana uzattı. Bir yandan belini ovuştururken diğer yandan yatakta keyifle gerinen Baran'a öldürücü bakışlar fırlattı. "Ne işin var senin benim dibimde? Ne hakla bana dokunursun?" Baran sağ elini kulağına yaslayıp, dirseğin yatağa sabitledi. Omuzlarını silkip, umursamazca önündeki öfkeden deliye dönen adama baktı. "Valla benim bir suçum yok. Sülük gibi bana yapışan sen, göğsümü yastık niyetine kulanan yine sen. İnsanlık yapayım dedim düştüğüm hale bak.." Zinar'ın yüzü, Baran'ın bu sözleriyle önce kireç gibi bembeyaz oldu, hemen ardından kulaklarına kadar kızardı. "Uydurma lan!!" Diye bağırdı. "Yalan söylüyorsun!" Baran iç çekti. "Keşke yalan söyleseydim.." diyerek oyuncu bir tavır takındı. "Bir de ağırsın anasını satayım. Kollarım uyuştu kollarım!" Diyerek kollarını gösterdi. "Beter ol Karaoğlu! Hatta mümkünse o çırpı kolların kopsun emi!" Zinar, adımlarını banyoya yöneltirken, arakda sırıtan bir Baran bıraktığından habersizdi.. Rezil olmuşluk hissi, belindeki ağrıyı bile gölgede bırakıyordu. Kapıyı arkasından kapatırken, oyle sert çarptı ki Baran'ın kahkahası odada yankılandı. Zinar ise yumruklarını sıkmış, saldırmamak için kendini zor tutuyordu. Başını kaldırıp aynaya baktığında, kızaran yanaklarını gördü. Elini kaldırıp yüzüne bir tokat attiginda, kendine gelme peşindeydi. Sonra suyu açıp yüzüne çarptı. Böyle rahatlayamayacagina kanaat getirdiğindeyse duşa girdi. Bu sırada Baran hala yatağında gerinip duruyordu. Herşeye rağmen güzel bir uyku çekmişti. Baran, yatağın içinde biraz daha yayıldı. Zinar'ın banyodan gelen su sesini dinlerken, dün geceki o savunmasız adamla bu sabahki hırçın ağa arasındaki uçurumu düşündü. Zinar Aydınoğlu, dışarıya karşı ördüğü o devasa surların arkasında yıkık dökük bir şehir saklıyordu. Baran, bu şehrin sokaklarında yürümeye kararlıydı; sadece barış için değil, o surların neden inşa edildiğini anlamak için de. Kapıya vurulduğunda, yerinde doğrulup "Evet?"" Diye seslendi dışarı doğru. "Ağam? Hazırsanız aşağıya buyurun, Meryem Hanım kahvaltıda sizi bekler. Can da uyandı, babasını sorup durur." Baran, "Tamam, geliyorum," diye bağırdı. Ardından yataktan kalkıp hızla üzerini değiştirdi. Koyu kahverengi gözlerinin renginde bir kazak ve siyah bir pantalon giydi. Baran, aynanın karşısında parmaklarıyla dağılmış saçlarını gelişiüzel düzeltirken, banyonun kapısı gürültüyle açıldı. Zinar üzerine geçirdiği bornozuyla odaya girdi. Islak kumral saçlarından süzülen damlalar, boynuna ordan da yaprak dövmesinin üzerinden aşağı doğru yol alıyordu. Baran yansımasından Zinar'ı izlerken duraksadı. Adamın öyle bir aurası vardı ki hiç bir şey yapmasa bile tüm gözleri üzerine çeke biliyordu. "Çıkmasaydın Zinar Ağa," dedi Baran, sesindeki alayı elden bırakmadan. "Bu kadar mı utandın benden?." Zinar, Baran'ın varlığını yeni fark etmiş gibi duraksadı. Bornozunun yakasını hırsla düzeltti ve dolabına doğru ilerledi. "Ulan sen canına mı susadın?! Kendini gebertmeye mi çalışıyorsun?!!! Siktir git şuradan, yoksa elimde kalacaksın!!" Baran saçlarını düzeltmeye devam ederken, dudaklarını yukarı doğru kıvırdı. "Havlayan köpek ısırmaz diye bir söz vardır, bildin mi? İşte senin boş tehditlerin karşısında tek hissettiğim budur Zinar Ağa'm.." Zinar, Baran'ın durmak bilmeyen alaycı diliyle iyice zıvanadan çıkmıştı. "Sen gerçekten kaşınıyorsun Karaoğlu..." Dediğinde ani bir haraketle rotasını dolap yerine Baran'ın yanına çevirdi. Yakasından kavradığı adamı, duvarla kendisi arasına sıkıştırdı. Şimdi burun buruna, nefes nefeseydiler. Zinar o kadar yakındı ki, bornozundan yayılan sıcak buhar ve teninden yükselen o taze, yağmur sonrası orman kokusu Baran'ın ciğerlerine doldu. "Kaşısana Aydınoğlu.." diye mırıldandı Baran. Gözleri soluk yeşilleri en ince ayrıntısına kadar inceliyordu. Sol gözünün yeşil kısmında nokta büyüklüğünde kahverengi bir ben vardı. "Sen bana bir bok yapamazsın.." "Hadi ya?" Diye alayla güldü Zinar. Dudaklarının kıvrılmasıyla, Baran'ın bakışları aşağıya doğru indi. Zinar'ın baş parmağını, dün usturayla kestiği küçük izin üzerine koyduğunu farkedince, tekrar yukarı çıktı. "Bunu kimin yaptığını ne çabuk unuttun?" "Unutmadım." Diye cevap verdi Baran. Kokusu, sanki devasa bir sarmaşık gibi dolanmıştı boynuna. "Onun hesabını ayrı verceksin." Yanına bırakacağını düşünmüyordu, değil mi? Baran da en az onun kadar inatçıydı. Boğazını kesmenin, oğlunu korkutmanin hesabını soracaktı. Sadece dün geceden sonra, ertelemişti, o kadar. "Sana verecek tek bir hesabım yok benim," diye kestirip attı Zinar, sesi demin olduğundan çok daha pürüzlü çıkmıştı. Arkasını dönüp dolaba yöneldi. "Şimdi defol git odamdan. Annemleri daha fazla bekletme. Üstümü giyineceğim." Kaç gündür yaşadıkları anlık yakınlıkları kafasını bulandırıyordu. Baran olmasını geç, biriyle bu kadar yakın olduğunu bile hatırlamıyordu Zinar. "Kaç bakalım, nereye kadar kaçacaksın.." diye Baran arkasından söylenip kapıya doğru emin adımlarla yürüdü. Kapı kapandığı an, Zinar olduğu yerde çakılı kaldı. Üzerinden çıkardığı bornozu yere fırlatıp iki elini ıslak saçlarından geçirdi. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Öfkeden mi, yoksa az önce o kahverengi gözlerin bu kadar yakınında olmasından mı, kendisi bile kestiremiyordu. "Delirtecek bu adam beni..." diye mırıldandı dişlerinin arasından. Baran denilen adam, fazla mı cesaretliydi yoksa sadece aptal mıydı bilmiyordu ama şimdiden başına bela olacağı kesindi.. 🌹🌹🌹
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD