Evi toplamak

1099 Words
Sencerin anlatımı ​Gözlerimi açtığımda salonun ortasında, kolilerin arasında buldum kendimi. İstanbul’un o hiç susmayan uğultusu, açık kalan camdan içeri sızıyordu. Esra yan odada, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde derin bir uykudaydı. Onu izlerken içimdeki o vahşi aslanın evcil bir kediye dönüştüğünü hissettim. Bu kadın, hayatımın en büyük fırtınasında bana liman olmuştu. ​Saat dörde geliyordu. Yerimden kalktım, mutfağa geçip kendime buz gibi bir su doldurdum. Boğazımdaki o hastane kokusu, o ölümcül tekinsizlik hissi hâlâ tam geçmemişti. Esra’nın "annemi patlatma" hobisinden bahsederkenki o çocuksu ama dikbaşlı hali geldi aklıma; gülümsedim. Müjgan Hanım gibi bir buz kraliçesinin içinden böyle kor ateşten bir yürek nasıl çıkmıştı, hayret ediyordum. ​Ceketimi alıp sessizce balkona çıktım. Şehre tepeden bakarken Mardin’i düşündüm Telefonum çalmaya başladı arayan Hakan dı başlarında bir bela olduğunu nilşyordum onu araştırıyorduk öğrenmiş üstün köri olayı anlattı bana şaşıracağım okadar şey vardıki ne desem bilemedim hemen gelmemi söyledi birine verilecek bir ders kesilecek hesap varmış tamam deyip telefonu kapattık içeri geçip Esraya baktım mışıl mışıl uyuyordu yanağına bir buse kondurup çıktım Hakanlarla buluşup limana geldik ** ​Gecenin zifiri karanlığı, limanın o paslı metal kokusu ve burnuma dolan barut dumanı... Hakan’ı yıllardır tanırım; Karadeniz’in hırçın dalgası gibidir ama bu gece gördüğüm adam dalga değil, önüne gelen her şeyi yutan bir tsunamiydi. Cihan İzol’un o camlı ofisindeki camlar tuzla buz olurken, Hakan’ın yumruklarının sesi fabrikanın boşluğunda yankılanıyordu. ​Hakan, Cihan’ın boğazına çökmüş, gözü dönmüş bir halde solurken yanına vardım. Silahımı kapıya doğrultup çevreyi kolaçan ettim. Dışarıda Poyraz ve Asil abi ortalığı birbirine katmıştı, alevler depoyu yalamaya başlamıştı bile. ​"Hakan, yeter! Geberteceksin adamı, daha vakti değil!" dedim omzuna asılarak. ​Hakan zorlukla geri çekildi. Üstü başı kan içindeydi ama kendi kanı değildi bu. Cihan yerdeki kan gölüne rağmen hala o pis sırıtışıyla bize bakıyordu. "Benim olanı aldın..." diye sayıkladı herif. Bu adam takıntılıydı, belli ki mevzu sadece aşiret ya da krallık değil, Asel’i zihninde bir saplantı haline getirmişti. ​Hakan’ı kolundan tutup ofisten dışarı sürükledim. Arkamızda devasa bir patlama oldu, gökyüzü turuncuya boyandı. Arabaya bindiğimizde Hakan direksiyonu bırakıp ellerine baktı. Titriyordu ama korkudan değil, öfkeden. ​"Duydun mu Sencer?" dedi sesi buz gibi. "Benim olanı aldın diyor. Asel’i benden önce görmüş. Bu it, benim karımı uzaktan uzağa izlemiş!" ​"Sakin ol kardeşim," dedim dikiz aynasından arkadaki yangına bakarak. "Şimdi önümüze bakalım. Mehmet Baba bu işin içinde ama Asel uyanmadan eve dönmemiz lazım. Eğer senin bu halini görürse, sadece Cihan’ı değil, hepimizi o Karadeniz’in dibine gömer." ​Eve vardığımızda ortalık hala sessizdi. Sessizce sızdık içeri. Hakan odasına çıkmadan önce durup bana baktı. Gözlerindeki o vahşi ışık sönmemişti. "Bu daha başlangıç Sencer. Asel’e uzanan o eli kökünden koparmazsam namerdim." ​Sabah olduğunda kahvaltı masasında hiçbir şey olmamış gibi oturmak dünyanın en zor işiydi. Hakan duş almış, üstünü değiştirmişti ama yüzündeki o gerginlik, elmacık kemiğindeki hafif kızarıklık dikkatli bir gözden kaçmazdı. Hele ki o gözler Asel’in çimen gözleriyse... ​Asel masaya taze demlenmiş çaylarla geldi. Önce babasına, sonra Hakan’a, en son da bana baktı. O bakışta bir dedektif keskinliği vardı. Çay bardağını Hakan’ın önüne bırakırken eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Hakan’ın yutkunduğunu gördüm. ​Mehmet Baba ise gazetesinin arkasından bize muzip ama "akıllı olun" der gibi bir bakış attı. "Eee uşaklar," dedi sesi odada yankılanarak. "Gece iyi uyudunuz mu? Liman tarafında büyük bir yangın çıkmış diyiler haberlerde, duymadınız mı?" ​Asel’in elindeki çay kaşığı tabağa düştü. "Liman mı? Baba, o tarafta bizim eski depolar yok muydu?" ​Hakan hemen atıldı, "Varmış ama kontrol altına alınmış dediler gülüm, boş ver şimdi limanı falan. Sen bugün hastaneye gidecektin değil mi?" ​Asel kollarını göğsünde birleştirdi, tek kaşını kaldırdı. "Hakan, senin elindeki o sıyrık ne? Ve sen Sencer... Neden dün geceden beri uykusuzluktan gözlerin kan çanağı?" ​Sıkıntıyla yerimde kıpırdandım. Bu kadın zekiydi, Mehmet Baba boşuna "bu krallığın beyni o olacak" dememişti. Yalan söylemek, Asel’in karşısında ateşle oynamaktan farksızdı. herkes gayet rahat takklırken kapı şiddetle çalınmaya başladı poyraz gidip baktığında adamlardan biri nefes nefese " Ppyraz bey limanı ateşe vermişler içinde Hakan beyin sevkiyayıda vardın " " Hakan atıldı hadi gidelim o itti anasından doğduğuna pişman edicem "Asel atladı bende gelicem diye allahtann panter yok işimiz yaştı Hakan ne kadar yok çeksede mehmet bey gelsin dedi toplanıp hep beraber limana gittik o arada telefonum hiç durmadan çalıyor ve mesaj geliyordu cebimden çıkarıp baktığımda panater atmıştı az sonra cevap veririm diye uçak moduna alıp cebime attım Limana vardığımızda ortalık mahşer yeriydi. Hakan zaten barut fıçısı, adamların yanına bir daldı, sanırsın tek başına orduyu dağıtacak O sırada Cihan İzol iti, lüks arabasının kaputuna yaslanmış, elinde gümüş çakmağıyla artistlik yapıyor. Adamın o sinsi gülüşünü gördükçe elim belimdeki silaha gidiyor, tutuyorum kendimi. Mehmet Bey önde, Asel Yenge hemen arkasında... ​Mehmet Bey, Karadeniz damarıyla raconun tillahını kesti orada. "Nefesini keserim" dediğinde Cihan'ın rengi bir attı ama sonra yine o pis ağzını açtı. Döndü Asel Yenge’ye, "Cerrah ellerin is kokacak" falan diye laf çarptı. Hakan tam üzerine atılıyordu ki, Yenge bir hamle yaptı, kolundan tuttu. O anki bakışını unutamam; o buz gibi cerrah soğukkanlılığı bir geldi, hepimiz dona kaldık. ​Yenge bir adım öne çıktı, sesi cam kırığı gibi keskin: "Siz sadece malımıza zarar verdiğinizi sanıyorsunuz ama ben neyin nerede kesileceğini iyi bilirim," dedi. Sonra o bombayı patlattı. Meşhur İtalya vagonu, antika koleksiyonu falan... Cihan'ın o özgüvenli suratı bir anda kireç gibi oldu. Adam panikten ne yapacağını şaşırdı, kendi adamlarına sövmeye başladı. Halbuki o vagon çoktan geçmiş gitmiş, yenge resmen adamın beynine neşter atmadan ameliyat etti oracıkta. Mehmet Bey bile "Aferin çimen gözlüm" dediğinde, anladım ki bu oyunun kuralı değişti. ​Eve döndüğümüzde hava bambaşkaydı. Poyraz’la mutfağa daldık, başladık hazırlığa. Poyraz önlüğü takmış, ben askeri nizam salata doğruyorum; ama aklım hala limanda. Yenge içeri girdiğinde Poyraz hemen "Geç başköşeye Asel Reis!" diye bağırdı. Hakan arkadan geliyor, gözleri parlıyor ama hafiften de bir kıskançlık seziyorum. Haklı adam, biz bile yengenin müridi olduk bir gecede. ​Masada yengenin önüne dosyayı koydum, "Reis, ameliyata nereden başlayalım?" dedim. Hakan hemen dosyayı kapatıp "Asel’in mesaisi bitti, şimdi karımla yemek yiyeceğim" diye kesti attı ama nafile. Yenge o kadar karizmatik ki, "Önce yemek, sonra hangi damarı keseceğimize karar veririz" dediğinde Poyraz’la aynı anda "Emredersin Reis!" diye bağırdık. ​Hakanın gözlerini devirdi falan ama biliyorum, o da yengenin bu zekasına meftun. Masadaki o sıcaklık, o aile havası güzeldi ama Cihan İzol’un o son bakışını hatırlıyorum. O it kolay pes etmez. Şimdi o düşünsün bakalım; bir cerrahın masasına hasta olarak mı yatacak, yoksa kadavra olarak mı kalkacak? O arada yengenin telefonu çaldı arayan Esraydı anın adraneline öyle bir kapıldım ki Esranjn mesajlarını aramalarını unuttum kız ağzıma sıçsa iyidir Asel gel yemek yiyeceği dedi bir iki saat sonra benim panter geldi ama benim tarafıma hiç bakmıyor içimden " Sen boku yedin sencer
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD