Tanımadığım binaların önünden geçerken garip garip bakıyordum pencereden dışarı. Belki de tanıyorumdur fakat şu anda bana ulaşamayan bir çok şey vardı. Bazı gerçekler gibi. Bir birine kenetlendiğim parmaklarımı daha çok sıkarken güçlük çekiyordum. Az kalsın yanımdaki adama 'doğru mu duydum?!' diyesim vardı. Aklıma gelen bir gerçekle gülesim geldi fakat dudaklarıma ulaşamadı.
Aykut'la lise zamanlarında canımız sıkıldığında oynadığımız bir oyun. Saymakla bitebilecek anılarımız yoktu ki. Nefesim daralırken neden bu kadar üzüldüğüme anlam verememiştim. Aslında hep böyleydim, sevdiğim kişilerin en ufak hareketlerinde bile kırılırdım ben. Derin bir nefes alıp verirken o da titrek çıkmıştı. Nefes meditasyonum da işe yaramıyordu.
Kendimi toparlamam adına çantamı kurcalayarak telefonumu bulup çıkardım.
3 cevapsız çağrı
Yazısını görmüştüm fakat kim olduğuna bakmak için tıklayamadan tekrar ekrana arama kısmı çıkmıştı. Parmağımın altında duran isimi okuduğumda göz kapaklarıma kadar titremeye başladı. Hayır, bu kadar zaman varken neden şimdiki zamanı seçmişti ki? Nefesimin daha da daraldığını hissederken ağlamamak adına direndim.
'Abim' yazısında olamayan bir benimseyiş yatıyordu gizlice, kimsenin anlayamadığı bir biçimde. Hâlâ aklım o anıdaydı, her konuştuğumuzda. Neden şimdi aramıştı? Sorusu değil de neden aramıştı diye sordum kendime. Garipti..
"Abi, ben o üniversiteye gideceğim!"
"Kaydını bu şehire yaptıracaksın ve anne babanın yanında okuyacaksın!"
"Ben bu bölümü okumayacağım!"
"Başka seçim hakkın yok!"
"Sen neden okuyabiliyorsun başka şehirde abi?"
"Alis, uzatma. Bu kadar!"
"Ne bu kadar ya? Benim geleceğim söz konusu. İstemediğim bölümü okumayacağım. Ablam yurtdışında abi, ona nasıl izin verdin?"
"Çünkü sana güvenmiyorum!"
...
Son bağırışıydı, son konuşmamızdı. Ondan sonraki sohbetlerimiz konuşma sayılmayacak kadar ruhsuzdu. Bunu söyleyebileceği bir sebebi vardı fakat o da kırıcıydı. Ekranı kaydırarak telefonu kulağıma götürdüm ve her zamanki gibi sustum. Çünkü ilk o konuşurdu.
"Alis..."
Ne kadar zaman olmuştu konuşmayalı? Belki bir ay ya da bir yıl.
"Efendim abi."
Bakışlarım, tamamen unuttuğum Cevat'a kayarken yola baktığını gördüğümde takmamasına sevinerek önüme döndüm. Böyleydi konuşmalarımız, cümleler az, boşluklar daha çoktu.
"Nasılsın?"
Cevabı biliyordu, niye sormuştu ki? Saçmaydı.. aynı konuşmamız gibi.
"İyi, her şey yolunda."
Konuşmayı hemen bitirmek ve daha az soru sorması adına daha sormadığı bir soruyu da cevaplamıştım. Kim abisiyle böyle olmayı isterdi ki? Aramızda bizi bir birimize bağlayan tek bir ince ip kalmıştı o da annemizdi. Aslında bir tek bendim öylece uzakta kalan onlardan. Sorun mesafe değildi ki. Yılda iki kez gittiğimde bile eve, o sakinlik vardı fakat o bağırışı tekrar tekrar duyduğum odam vardı.
"Sevindim, para-ya ihtiyacın var mı?"
"Hayır yok, teşekkür ederim."
Üst üste sıraladığım inkarlar. Bana gönderilen paralar anne ya da babamdan değildi, abla ya da abimdendi. O yüzden çalışıyor, almıyordum.
Yine sessizlik, yine boşluk.
Niye bağırmıyordu ki? Garip bir şekilde onun o günden sonraki sakin konuşmalarına alışamamıştım. Her zaman bağırmasını beklerdim doğrusunun bu olduğuna inanarak. Eskiden sık sık bağırırdı araya mesafeler girmeden önce.
"Tamam, görüşürüz. Kendine iyi bak."
"Sen de."
Telefonu kulağımdan indirirken dakikalar süren bu konuşma bana asırlar gibi gelmişti. Annem beni ararken abim ya da ablamdan konuşacak kadar cesareti yoktu. O ikisinin arası iyiydi, fakat sorun bendim. Hep olduğu gibi.
"Sıradaki teste hazır mısın?"
Uzaktan gelen ses git gide yaklaşırken kafamı aniden kaldırarak ona baktım.
"Test mi? Ne testi?"
Bakışları beni bulurken gözlerini kıstı. Kaçırdığım ne vardı?
"Dur tahmin ediyim, kendini zeki sanan asi kız."
Anlamaz bakışlarla onu takip ediyordum. Belki de aslında bildiğim bir şey söylüyordu fakat onu anlayacak durumda değildim.
"Bütün bu olayları senin zekana güvenerek yaptığımı mı sanıyorsun?"
"Öyle değil mi?"
Alayla gülerken kendimi toparladım. Kafam zaten karışıktı bir de durmadan baskı uyguluyordu uyuz adam. Keşke altyazılı versiyonun olsa.
"Aslında her şeyi çözmüştüm ama boş zamanım vardı onu da eğlenerek geçireyim dedim."
"Bu sekiz kollu cinayet vakasından mı bahsediyor sunuz?"
"Evet. Sen o davete girdiğinde ben çoktan Ted'e işaretin mesajını atmıştım araştırması için."
Araya çöken sessizlik sırasında anlamaya çalışıyordum.
"Bir dakika, kafamı karıştırdınız. Ben o işareti halıya ayağımı takıldığında görmüştüm. Ama siz.."
Derin bir nefes alarak direksiyonu sağa kırdı.
"Davete geldiğin zaman bilerek Sevgi ile senden önde yürüdük. Ayrıca dikkat etseydin o kapıda duran iki adamın ensesinde tekerlek dövmesini görebilirdin. Sen arkada kaldığında onların seni durduracağını biliyordum. Geriye dönüp seni bırakmalarını söylediğimde enselerindeki dövmeyi görmüştüm. Yarı dördü birinde, yarı dördü de diğerindeydi.
O emekli karıyla birkaç yıl çalışmışlığım var. Genelde işaretlerinin üzerini örter. Halının altında da işaret olacağını tahmin ettim ve halıyı hafif buruşturdum. Böylelikle ayağın takılıp refleks olarak oraya baktığında işareti görecektin."
Alaylı yüz ifadesiyle yola bakmaya devam ederken önüme döndüm. Dalga geçmişti benimle, hâlâ da geçiyordu. Eğer amacı kendimi aptal gibi hissettirmekse, bunu başarmıştı. Kafasını cama çarpmak müthiş fikirdi. Bir de azarlamıştı beni takıldığım için. Beni öldürmen için sebepler sayıyorum der gibi konuşuyordu resmen.
"Ayrıca, bazı dolu masaların üzerindeki ikramlar o şekilde dizilmiştiler. Tabii dikkat etseydin."
Telefonumu çantama atarken ilk kez ne söyleyeceğimi ya da yapacağımı bilmiyordum.
"Peki ya o cinayet? Kafasına darbeyle vurularak öldürülen kızın cinayeti."
Dedim ona bakarken. Tekrar gülmüştü. Bu sefer ben de gülerken duygularımı tersine çevirmeye çalışıyordum. Çünkü her an ağlayabilirdim. Ya sen ne anlatıyorsun? Umarım şizofrenimdir Allahım çünkü yanımdaki herifin gerçek olmasını kaldıramam.
"Bileklikten bildiğin gibi oraya senden önce gitmiştim, senden önce incelemiştim ve senden önce bulmuştum katile araba çarptığını. Fakat ölüp ölmediğini bilmiyordum sonuçta müneccim değilim.
Neyse, seninle oraya gittiğimizde biraz düşüncelerini merak etmiştim. Yalancı polis arabası Ted'e mahsustu bu arada. Amaç, katil gibi düşünmeni sağlamak. Gerisini de biliyorsun, ormanda koşmak ve düz yola çıkmak."
"Neden bunu yaptınız? Sizinle aynı şeyi düşünmem neden bu kadar önemli ki?"
"Kural ihlali."
Dedi bıkkınca yüzüme bakarken.
"Hatırladım, soru sormak yasaktı."
Diyerek kafamı kenara yatırdım. Gülesim gelmişti kendime, bu iş aslında onun bana kurduğu bir düzine oyundan ibaretti. Bense kendimi zeki zannederek onun bıraktığı ipuçlarının peşinden koşuyordum. Sanki kafamın içinde uyuyan sorunlarım aniden uyanmış gibiydiler. Hangisine cevap vereceğimi bilmiyordum, yapabileceğim her şey tükenmiş gibiydi. Araba dururken kafamı kaldırarak ona baktım fakat "Arabada kal" diyerek gitmişti. Bir süre sonra elinde siyah poşetlerle geri dönerken keyfi yerine gelmiş gibi duruyordu. Kısa yolculuğun sonunda arabanın motorunu durdurarak bana baktı.
"An itibariyle bir süreliğine bütün kuralları kaldırıyorum, istediğin gibi takılabilirsin."
Şaşkın şaşkın ona bakarken poşeti karıştırmaya başladı.
"Yani, soru da sorabilirim öyle mi?"
Kafasını sallayarak beni onaylandığında az kalsın 'neden işinden atıldın?' diye bağırasım gelmişti fakat son anda durdurmuştum kendimi. Zamanı değildi ne yazık ki.
"Neredeyiz? Ne yapacağız?"
"Şimdi, görmüş olduğun bu binada bir kasa var. Bu kasada da upuzun bir arşiv uyuyor. Ulaşmamız gereken bir dosya var.
Şimdi sana soruyorum, oraya nasıl girerdin?"
Diye bir soru yönelttiğinde kaşlarımı çattım. Fazla bir şey anlamasam da tahmin yaranmıştı kafamda.
"Ciddi bir şekilde korunuyordur burası, atlatmamız gereken insanlar, kırmanız gereken şifreler vardır büyük ihtimal. Ayrıca filmlerde görüyordum, parmak iziyle falan açılıyordu kapılar."
Şu anki karışık kafamdan bu küçük tahminler çıkarmıştım. Gerçi, başka zaman da olsaydı fazla bir şey söyleyemezdim.
"Bazı tahminlerin tuttu. Ama sen de çoğu insan gibi standart düşünüyorsun."
"Nasıl yani?"
Sen sanki çok şeysin...
"Şöyle ki, neden onlardan biri gibi içeriye sızmayıp da illa kavgayla dövüşle girmeyi istiyorsun ki? Fazla çalışan yok, çalışanlar da iki günden bir yenileniyor. Yani, bugün yenilenme günü."
Poşetten çıkardığı şeyleri bana uzatırken elinden alarak kucağıma yerleştirdim.
"Çıkışta koşacağız büyük ihtimal hazırlıklı ol."
"Bunun Aykut'la girdiğiniz bahisle alakası var mı?"
Yüzüme bakmadan kafasıyla beni onayladı. "Son sürat koşacağıma emin olabilirsiniz," diyerek mırıldandım kendi kendime.
Yine allak bullak kafamla arabadan indim. Onun aksine keyifsizdim. Başka zaman olsaydı yine böyle olurdum çünkü heyecan pek de bana göre değildi. Binanın arka tarafında park etmişti arabanı. Verdiği koyu renkte pantolonu ve üzerini, elbiselerimin üzerinden giyindim. Kepi de kafama taktıktan sonra 'Lena' yazan kartı boyumdan astım. Bu çalışanların soyisimleri yok muydu?
Ona doğru ilerlediğimde onun da giyindiğini gördüm. Bir de elinde duran küçük çantayı görmüştüm. Elini uzatarak kepimin ön kısmından tutarak hafif aşağıya çekti. Galiba yüzümün daha az görünmesini sağlıyordu. Onun ağır ve yavaş adımlarına karşılık ben çok telaşla yürüyordum.
"Yavaş yürü, dikkat çekiyorsun. Sakin olmaya çalış."
Derin bir nefes aldıktan sonra adımlarımı yavaşlattım. Binanın ön kısmına geldiğimizde onun boynundan asılan karta baktım. 'Cevat' yazan karta baktığımda kaşlarım hayretle havaya kalktı. Kendisini saklamamıştı. Ne halin varsa gör manyak herif!
"Ted bizim ismimizi yeni işçiler olarak kayıt yaptı."
Diyerek kartı onun ölçülerinde bir ekrana yakınlaştırdı. Yeşil ışık yandığında sırada ben vardım. Ben de kartımı gösterip geri çektikten sonra tekrar o yeşil ışık yandı ve 'giriş izni yapılmıştır' diyen bir kadının sesinden sonra otomatik kapı iki tarafa açıldı. İçeri girerken bir sürü labirente benzeyen dönüşlerle karşılaşmıştık.
"Parmak izi artık tarihe karıştı, çünkü onu kırmak artık çok kolay."
Cümlesini bitirir bitirmez ilerlemeye başladı.
"Nereye gidiyoruz?"
"Ben de bilmiyorum. Bir yerlerden başlamak lazım."
Yine gülme isteği baş kaldırınca zor durdurmuştum. Yine bilerek tehlikeye atmıştım kendimi. Fakat kazanmak istiyordum iddiayı, o kadar çok istiyordum ki. Kızgındım Aykut'a, onun bir araba koleksiyonu kadar etmediğim için. Yine aklıma gelen o konuşmayla kafamın içindeki sesler daha da karışmıştı. Yan taraftan bizimle aynı kıyafetleri giyen bir adam geçtiğinde Cevat eliyle çağırarak durmasını sağladı.
"Kasada sorun çıkmış, onun için geldik."
Adam şaşırarak bize baktı. Yalancı!
"Öyle bir sorunun olduğundan haberim yok."
Dedi tereddütle bize bakarken. Az önceye kadar bizim de yoktu kardeş.
"Yapılacak başka işler de var. Kontrol ederiz o zaman."
"O zaman gelin benimle."
Adam önden, biz de arkasından giderken dolambaçlı geçen yollardan sonra büyük bir çelik kapının önünde durmuştuk. Çaktırmadan kulağıma eğilerek "Şifreyi nasıl bulabiliriz?" diye sordu gülerek. Dalgasını geçerken düz surat ifadesiyle ona baktım. Sinirlerim altüst olurken bir de bu adamın cümleleri yüzünden az kalsın sinir krizi geçirecektim. Bari operasyonun ortasında rahat bırak beni vicdansız herif!
"Siz kontrol edin, ben döneceğim."
Bana alaylı bakışlarla bakmaya devam ederken şifre girilen kısma yaklaştı. Kendisi orada oyalanırken hafiften kenara çekilerek boş koridorlara göz gezdirdim. İçimden geçen duygular karışıktı. Ne olduklarını çözmekte aciz kalacağım kadar düğün olmuş gibiydiler. Başka bir adam bize yaklaşırken şifre ekranının önünde oylanan Cevat'a baktı.
"Sorun ne?"
Ses gelince geriye dönerek adama baktı.
"Şifreyi giriyorum fakat açılmıyor."
Yalan söylüyordu, şifreyi bilmediği için giremiyordu da. Uyuz, bir işi de beceremiyor anca bana laf sok sen! Yanlış girerse alarmların avaz avaz bağıracağını biliyordu. Kenara çekilerek adamın şifreyi girmesini bekledi. Kapının açılma sesi duyulduğunda zırh gibi kasa kapısına baktım.
"Ama.."
Dedi adam gözleriyle bizi takip ederken. Şimdi bittik diye bakışlarımı tavana çıkardım. Hapislerde çürüyeceğim. Müthiş!
"Ekranda sıkıntı var, giremiyordum şifreyi. Ben içeriden kontrol edeceğim o zaman."
"Bir dakika, kimliklerinize bakacağım."
Ağır adımlarla Cevat'ın yanında durarak boynumdan asılan kartı uzattım. Adam cebinden bir alet çıkararak karta tuttu. İkimizde de yeşil ışık yandığında emin olarak kafasını salladı ve gözden kayboldu.
"Kapıda dur!"
Diyerek içeriye girdi. Aklımda dönen bazı kurnaz düşünceleri dağıtmak adına etrafıma bakındım. Olmuyordu, bir de bu gün bütün kurallar kalkmışken daha çok arada kalıyordum. Anlık gelen heyecanla içeriye girdim. Raflar alfabe sırasında dizilmiştiler ve az kalsın tavana yetişiyordular. Yutkunarak bana lazım harfi aradım, 'C' harfini gördüğüm gibi bütün hızımla oraya koştum. Cevat görünmüyordu, bu da işime gelmişti. Rafa yetiştiğim gibi aramaya başladım. Cevat ismini bulsam da soyismi bulamamıştım. 'CEVAT UFUK (1)' yazısını gördüğüm gibi elime aldım açık kahve renkli dosyayı. Korton kaplamayı çevirirken küçük vesikalık fotoğrafıyla karşılaşmıştım fakat fotoğrafın eski olduğu belliydi. Ellerim titrerken tekrar çevirdim.
Cevat Ufuk
Doğum t: 03.04.1993
Aile d: Bekar
Genel bilgileri hafif göz önünden geçirdikten sonra sayfayı tekrar çevirdim. Çünkü aradığım şey bu değildi. Beyaz sayfa üzerine dökülen o kadar siyah cümleler vardı ki telaştan bir birilerine girmiştiler.
... özel dedektif. ...... ...... cinayetin çözülmesinde başarılı olmuştur.......
Çevirdim tekrar...
.....Sevgi Yıldız, Ted Nikolaidis ve Cevat Ufuk.......bilgi taşımacılığı suçuyla........disiplin kararıyla haklarında uzaklaştırma kararı alınmıştır...... Sevgi Yıldız'ın suçlamaları asılsız kaldığından işine devam etmesine izin verilmiştir.....
"..."
Tıkırtı sesiyle kafamı aniden kaldırdığımda dosya elimden kayacak gibi oldu. Son anda yakalayarak dosyayı yerine bıraktım. Hafif kafamı çıkararak boş yere göz gezdirdim. Cevat arkası dönük bir şekilde duruyordu. Koşar adımlarla yanına yaklaştım.
"Cevat bey."
Fısıltılı sesimle ismini seslenir seslenmez geriye dönerken irkildim. "Nerdesin sen?" dişlerinin arasında söylediği cümlenin ardından bileğimden yakalayarak koşmaya başladı. Diğer elindeki siyah çantayı gördüğümde içimdeki garip duygu git gide artıyordu. Aykut koleksiyonundan olmuştu, yıllardır üzerinde estiği, tozunu bile kimseye sildirtmediği, her baktığında yüzünde oluşan gurur ve sevinç, yerini üzüntüye bırakacaktı. Düşündüm de, beni kaybederse o hisleri yaşar mıydı? Gerçi kaybetmiştik bir birimizi uzun zaman önce.
Aniden sol taraftan çıkan adamla duraksarken elinde çantayla koşan iki kişiyi görmeyi beklemediği için şaşırmıştı. Anında yüzüne yediği yumrukla yere serilirken küçük çaplı çığlık atmıştım. Apar topar elimden tutarak koşmaya, peşinden de beni sürüklemeye devam etti. Bu sefer bileğimden değil de elimden tuttuğu için ellerimize baktım. Bu kargaşada ona dikkat etmem alkışlanacak bir gerçekti.
Öten alarmların sesiyle içimdeki korku büyümeye başladı. Kendimi arka tarafta bulurken demir parmaklıkların ardında Cevat'ın arabası duruyordu. Vardığımızda elimi bırakarak tırmanmaya başladı. Zaman kaybetmeden ben de tırmanırken o artık bacağını diğer tarafa atmıştı. 'Az kaldı' dedim içimden kendimi sakinleştirmek adına. Korkuyla yükselirken ayak bileğimde hissettiğim elle tam bir çığlığa yakışır çığlık attım. Kafamı yukarı kaldırdığımda korku dolu gözlerle ona baktım. Hiç beklemeden elini uzatarak kolumdan yapıştı ve yukarıya çekti.
Bileğim elin sahibinden kurtulurken Cevat'ın omzuna tutunmuştum fakat hızımı alamadığım için dengesini kaybetmesini sağlamıştım. Geriye doğru savrulurken uzun bağırışlarım eşliğinde sanki uçurumdan düşüyormuş gibi yere düştük. Sert bir şekilde yere çarpılırken, yani Cevat çarpılırken en çok zarara uğrayan oydu. Bakışlarımı kaldırarak ölmemesi umuduyla ona baktım.
"İyi misiniz?"
Demiştim fakat düşüncelerim başka yöne çevrilmişti, mavi gözlerine. Göz rengi deniz mavisiymiş. Alis iyi misin tatlım?
"Sanırım kürek kemiğim kırıldı."
Diyerek beni kenara itti. Öyle bir kemik mi varmış? Çantayı alarak arabaya koşarken ben de koşmaya çalıştım. Arabaya biner binmez bizi, ellerinden kaçıran adamlara baktım. Gözlerimi kapatırken, bittiği için az da olsa rahatlamıştım. Fakat korkuyordum hâlâ, o yüzden açmamıştım gözlerimi. Öylece kaldım, araba duranadek açmadım gözlerimi. Kovmak istedim yaşadığım ve yaşayacağım gerçekleri. Bir süre sonra araba dururken kartı boynumdan çıkararak kenara bıraktım.
"İyi günler."
Cümlenin garipliğine gülmek istemiştim. Her şey karmakarışık bir haldeyken bir anda yok olmuştular. Kabus gibiydi, kalbimiz ağzımızda atarken uyanmamızla biten kabus gibi.
"Aykut'a selamımı ulaştırırsanız sevinirim."
Nihayet bakışlarım ona çevrilmişti. Güldüğünü gördüm ama ben gülmemiştim. Elbiseleri sonra teslim edecektim artık. Çantamı alarak arabadan çıktığımda, ayaklarımı sürükleyerek apartmana ilerledim. Yorgun ve bitkin şekilde kapının önüne geldim. Anahtarı çıkararak kapıyı açtım ve çok yavaş hareketlerle içeriye girdim. Daha odama yeni girerken yatağa ilerleyemeden halının üzerine yığıldım. Öylece halının desenini izlerken bana çok ilginç gelmişti. Sorunlarımdan kaçış için çok basit yöntem olsa bile.
Bırak kırıp dökmeyi elimi kaldıracak halim bile yoktu. Göz kapaklarım kapanırken zihnimi de kapamak istedim. Bir süre öyle kalırken bedenimin uyuştuğunu hissettim. Zihnimdeki düşünceler etrafa dağılırken sadece bir his vardı, o da Aykut'un bu vakayı kaybetmesine sebep olduğum için duyduğum pişmanlıktı.
Ayrıca Aykut'un beni sattığı bu davada Cevat'ın düşmemem için kolumdan tutması ona karşı duyduğum öfkeni bir az dindirmişti. Kime üzüleceğimi kime kızacağımı bilmezken öylece uykuya daldım. Belki orada huzurlu olurdum.