P-8

2335 Words
Gözlerimi usulca aralarken bir kaç kez ağır ağır açıp kapadım. Hafif sola dönerken pencereden dışarıya odakladım gözlerimi. Daha güneşin yeni yeni uyanarak güzelliğini etrafına saçmaya başladığını fark ettim. Yüzümdeki garip tebessümle yana doğru döndüm ve ellerimi başımın altında birleştirdim. Gözüme çarpan ilk şey komodinin kenarında duran ve her an düşecek gibi olan hediyeme bakmak olmuştu. Kaşlarım çatılırken onun ne ara oraya geldiğini düşünmeye başladım. Onu düşünürsem bu evin halini de düşünmem gerekirdi, o yüzden hatırlamaktan vazgeçip elime aldım. Parmaklarımın arasında duran küçük karınca oyuncağına baktığım zaman gülümsemeden edememiştim. Belki bir çocuğun bile dikkatini çekmeye bilirdi fakat benim için kalbime zor sığdırdığım anıyla doluydu. Terliklerimle her ne kadar dikkatle koşmaya özen göstersem de toprak ayağımı rahatsız ediyordu. Nihayet, her zamanki gibi bahçede oynayan yan komşunun oğlunu görebilmiştim. Benimle konuşmazdı, sürekli kovardı yanından ama ben onunla hep arkadaş olmak istiyordum. Annesini tanıyordum ama bir oğlu olduğunu yeni öğrenmiştim. Çünkü yeni gelmişti. Dizlerinin üzerinde emekleyerek bir yerlere gidiyordu. "Merhaba.." Dedim gülerek fakat ön dişlerimden bir kaçını kaybettiğim için hemen kapattım. Kısa süre sonra tekrar gülmüştüm çünkü hali beni güldürüyordu. "Git başımdan." Dedi bana ters ters bakarken. "Ne yapıyorsun?" Dedim ben de onun gibi pozisyonda dururken. "Sana ne? Bu sırrı sana açıklayamam." "Neden?" diye sordum gözlerimi büyütürken. Şimdi daha çok merak etmiştim. "Çünkü iki kişinin bildiği sır-, sır değildil." O da dişlerini kaybettiği için 'r' harfini bazen doğru söyleyemiyordu. "Söz veriyorum kimseye söylemem. İstersen yemin ederim." "Aykut?!" Annesinin balkondan gelen sesiyle ona döndük. "Acıktın mı?" Diye sordu şefkat dolu sesiyle. "Hayır-, yemek istemiyorum!" Diye bağırdı ayağa kalkarak. Annesi, yüzündeki hayal kırıklığıyla hemen içeriye girmişti. "Çok kabasın, annene böyle davranman çok kötü." Dedim ben de ayağa kalkarak önünde dikilirken. "Sen bi gitsene ya!" Diyerek beni omuzlarımdan küçük elleriyle ittirirken dengemi kaybederek yere düştüm. Acıtmamıştı, her şeye de ağlayan çocuk değildim fakat o an istemsizce ağlamaya başlamıştım. Aykut hemen yere diz çökerek beni sıkı sıkı sarmıştı. "Ağlama, eğer ağlamazsan sana sırrımı açıklarım." Hemen gözyaşlarım dinerken amacım buydu. Elimden tutarak beni biraz ileriye götürdü ve işaret parmağıyla bir yer işaret etti. "Bak, sırayla giden bu karıncaları takip ediyorum." "Nereye gidiyorlar?" "İşte ben de onu öğreneceğim. Bizi, bir hazineye bile götürebilirler." "Gerçekten mi?" Gözlerim büyürken heyecanlanmıştım. Daha hazinenin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece insanların onun peşinden koştuklarını ve değerli olduğunu düşünürdüm. "Ben de sana yardım ede bilir miyim gizli hazineyi bulmak için?!" "Tamam, gel." O gün akşama kadar karıncaları takip etmiştik ta ki bir ağaca tırmanarak yok olana kadar. Sonra bir kaç hafta yine bahçeye iner, karıncaların peşine takılırdık. İşte böyle başlamıştı arkadaşlığımız. Ayağa kalkarak güvenli yerine koydum onu. On sekiz yaşıma girdiğim zaman hediye etmişti. En anlamlı hediyemdi, unutmamıştı. Gülümseyerek pencerenin karşısına geçtim ve yeni uyanan şehre baktım, dünden yağan yağmurda yıkanan sokaklara, tek tek geçen insanlara baktım. Dün kendimi zeki hissetmiştim, aşırı derecede. Belki havaya girmeme müsaade etmemişti Cevat bey ama kendimi iyi hissetmiştim. Her zaman böyle uyanmazdım. Genelde çatık ifadeyle uyanan, bütün gün boyu istifini bozmadan öyle gezen birisiydim. Böyle geçerdi üniversite günlerim, lise zamanlarına dönmeyi istediğim kadar hiçbir şeyi istemiyordum. ~ Kot pantolonumu zorla giyinerek bitirirken nefes nefese kalmıştım. Eskiden bu bile olmuyordu, birkaç gündür koşmalı bir hayatım olduğu için azıcık zayıflamıştım galiba çünkü pantolon olmuştu. Nefes alsam bile kilo alıyordum resmen ama nefesimi dışarı üflediğimde vermiyordum. Kesinlikle adaletli değildi. Saçlarımı hafif dalgalı yaparak küçük makyajla tamamlandım. Tam da ayağa kalkacakken aklıma gelen şeyle tekrar oturdum ve telefonumu elime aldım. 'f*******:' a girerek arama motoruna girdim ve 'Cevat Ufuk' yazarak arattım. Bir kaç kişiye tıklamıştım ama o değildi. Ona benzeyen birini bulduğumda tıkladım. Yanlışlıkla arkadaşlık isteği göndermemek için mayınlı bölgede gezinir gibi bakmaya başladım. Profil fotoğrafında gamzeli, Ted ve tanımadığım bir çocukla fotoğrafı vardı. f*******:'u olmasına bile şaşırmıştım. Hiçbir durum paylaşmamıştı ama bol fotoğrafları vardı. Biraz eski fotoğraflarını karıştırdığımda yanındaki insanların git gide arttığını fark etmiştim. Tam çıkacakken Aykut'u görmemle duraksadım. Dikkatle incelemeye başlarken yine gamzeli, Ted, Aykut ve Cevat'ı tanımıştım sadece. Hepsi ağzı kulaklarında mutlulukla poz vermiştiler kameraya. Ya da kamerayı umursamıyordular evet, bu daha doğruydu. Kapatarak telefonu elimden kenara bıraktım. Kahvaltımı yaparak beyaz converse'lerimi giyindim, çantamı alarak kapıyı kilitledim ve dışarıya çıktım. Sabah güneşi yüzüme vururken acayip şekilde mutlu hissediyordum kendimi. Galiba Cevat'ın bir haftaya yakın bir süredir beni işe çağırmadığı içindi. Demek ki ortada bir cinayet yoktu ve bu da beni mutlu etmeye yetmişti. Kaldırımdan inerek yolu geçtim koşar adımlarla. Yine simitçi abi gevrek simitlerini insanlara dağıtıyordu. Geç kaldığım zamanlarda kahvaltı yapmadığımda hep ondan alırdım. Artık tanıyordu beni. "Kolay gelsin!" Diye bağırdım el sallarken. Gülerek karşılık verirken ne kadar tatlı olduğunu bir kez daha fark ettim. Artık yorulduğumu hissettiğimde otobüs durağında bekledim. Otobüs yolculuğum da hep aynıydı, ayaktaydım, eziliyordum, itiliyordum. Dönen sohbetler, ayakta olmama rağmen teyzelerin attığı keskin bakışlar. Bunlardı benim mutluluk sebebim. İnsan alışıyordu, önemli olansa kendini alıştırarak mutlu olmayı öğrenmekti. Otobüsteki insan sayısı azaldığında bir çocuk kalkarak bana yer verdi. Maalesef çok nadiren yaşıyordum böyle olayları. Teşekkür ederek cam kenarına geçtiğimde yeni günün başlığı altında koşturan insanlara baktım. Bazılarındaki keder, hüzün, bazılarındaki mutluluk. Garipti çünkü insanların üzüldükleri sebepleri öğrenmek isterdim hep. Neye üzülüyordu? Kalbinin kırılmasına sebep neydi? Tanımaya bilirdim fakat onu öğrensem tanıyacaktım sanki. Otobüsten inerek tekrar yürüdüm. Sonunda sınıfa girdiğimde gözlerim Kerim ve Derya'nı aradı. Sınıfta yakın olduğum kişilerdi. Gördüğüm gibi hemen yanlarına yetiştim. "Günaydın!" "Gün mü aydın? Onu kim söyledi? Tamam, sabahın köründe gün aydın ola bilir fakat bana göre kesinlikle değil." Kerim'in itiraz dolu haykırışlarına Derya; "Sana da dedi." Gülerek yerime geçtim garip konuşmamızın ardından. Sabah erkenden kalkmak onun için işkenceydi. "Ferhat hocanın dersinde ölmek için beş yüz yol buldum dün akşam." "Gece uyumadan ne psikopat şeyler düşünüyorsun ya?" Diye sordum Derya'ya bakarak. Ferhat hocayı sevmiyordum tamam ama böyle düşünmesi garipti. Abartıyor gibiydi bence. "Hepsi can sıkıntısından.." Dedi yorgun gözlerle eliyle kafasının dengesini tutarken. Gözleri kızarıktı, anlaşılan yine dün geceyi bilgisayar başında geçirmişti. O kadar araştırmacı birisiydi ki ben bile hayran kalıyordum. Bir an Ted ile karşılaştırdım onları, bence uyuşuyordular. "İlk yol?" Diye sordu Kerim. "Kafaya küt aletle vurmak.." "Sonra?!" "Beynini çıkarmak, bıçakla gözlerini oymak, kulaklarını kesmek.." "E bunların bazıları ölmek için yol değil ki, bildiğin işkence yolları." Dedim araya girerek. Rüyadan uyanmış gibi kafasını kaldırırken etrafına baktı. "Ha, pardon devam edeyim. Pencereden atlamak, kafana kurşun sıkmak, bıçağı kalbine saplamak, bütün kanını akıtarak ölmek, boynunu kırmak, 'L42A1 Enfield' nişancı tüfeğiyle Ferhat hocayı vurmak.." "Bak bu güzeldi." Dedim gülerek. "Ama hepsi canice." İşte, Kerim kimseye kıyamazdı. Bir dakika, ben ismini bilmediğim bu silahla Cevat'ı vurabilirdim. Mükemmel! "Senin için bir önerim var, nefesini tut bayılana kadar bırakma." "Ne yani öleyim mi?" Diye sordu gözlerini büyüterek. "Hayır, ölmeyeceksin aptal! Sadece bayılacaksın." "Normal konuşmanızı böldüğüm için kusura bakmayın ama hoca geldi." Dediğimde üzgün bakışlarıyla bir birilerine elveda derken gülerek dikkatimi hocaya verdim. Bugün kimse keyfimi kaçıramazdı, blok ders bile! ~¤~ "Anlaşıldı mı arkadaşlar?" Diye sordu hoca yine son ses bağırırken. Etrafıma bakarken sınıftan çıt çıkmadığını gördüm. "Alis!" Fısıltıyla ismimin seslenmesini duyduğum gibi hafif arkaya çevirdim başımı. "Kerim, uyumuş. Kaldıramıyorum." Gözlerim korkuyla açılırken hocanın uyuyanlara ne kadar sinir olduğunu çok iyi biliyordum. Hatta geçen dönem çocuğun birini bırakmıştı, derste uyuduğu için. "Kerim!" Dedim fısıltıyla ona bağırırken. Hoca toparlanırken onu görmemesi için dua etmeye başladım çünkü uyuyan Kerim'i hiçbir güç kaldıramazdı. Bir de elim yetmiyordu dürtmek için. Az önce Derya'nın söylediği silahın ismi neydi? L42A1 Enfield'di galiba yanlış hatırlamıyorsam. Hocayı mı vursaydık görmemesi için? Hoca ağır adımlarla bize doğru geldiğini gördüğümde işin bittiğini varsaydım artık. Kerim'in tam yanında durarak sert bir şekilde dürtmeye başladı. Kafasını bile kaldırmazken boğuk sesle mırıldanmaya başladı Kerim. "Ya anne, rahat bırak!" Sınıftan bir kahkaha koparken dudaklarımı ısırdım. Uyandıktan sonra hali ne olacaktı garibanın? Hoca çocuklara dönerek "Kimin suyu var yanında?" diye bağırdı. Tam da ağzımı açmışken Derya benden hızlı davranarak "Ama hocam?!" dedi fakat cümlesinin sonunu getiremedi. "Derin misin?-" "Derya." Diye düzeltti hocaya ters ters bakarken. Aman çok komiksin hocam! "Ha evet, bir de arkadaşınız vardı Aliye mi?" Sınıfı tekrar kahkaha dumanı sararken yüzümdeki ifadeyi bozmamıştım. Sevmediği insanların isimlerini bilse dahi bilerek yanlış söylüyordu. Bizi sevmiyordu. Bakışları beni bulurken yüzümdeki alayı gördüğünde şaşırmıştı. Eskiden alınırdım çünkü. Cevat'la uğraşıyorum ben, sen kimsin??? "Alisia hocam." Sınıfa sakinlik çökerken meydan okuyan bakışlarım vardı. "Her neyse, dersten kalmak istemeyen ağzını kapalı tutsun." Diyerek ona su şişesi uzatan kızın elinden aldı. Kızın yüzüne sinirle bakarken kafamı salladım hafif. Şişeyi açarak uyku mağduru Kerim'in başından aşağıya döktü. Aniden kafasını kaldırarak şok içinde etrafına baktı. "Kemal, artık sınava girmene gerek kalmadı." Diyerek yanımızdan uzaklaştı. Gülme sesleri, alaycı konuşmalara yüzümü buruşturarak tepki verirken Derya'yla, Kerim'in yanına geçtik. Anlamadan saf saf hocanın arkasından bakarken mutluluğumu başarıyla bozduğu için sinirimi çıkmaya insan arıyordum. "Senin dediğin bu silah nerede satılıyor?" Su şişesini Ferhat hocaya veren kızı gördüğümde ayağa kalktım fakat Derya kolumdan yakalayarak tekrar oturttu. "Derya, bu ölüm sebeplerine hocanın yaptığı şeyi de ekle." Diyerek arkasına yaslandı. "Üzülme be Kerim! Böylesi hayırlıymış.." Düz bir şekilde yüzüme bakarken dudaklarımı bir birine bastırdım. Ne söylersem boştu. Konuşmadan öylece otururken çantama uzanarak telefonumu elime aldım. Sessizde olduğu için kontrol ettim. 2 cevapsız çağrı: Cevat bey 1 okunmamış mesaj: okulunun önündeyim. Mesajı gördüğüm gibi ayağa fırlarken arkamdan "N'oldu?" diye bağıran ikisine "Patron çağırıyor!" dedim ve bütün hızımla koştum. Binadan çıktığımda etrafıma bakındım fakat kimseyi görememiştim. Koşarak ilerlemeye başladım büyük ihtimal arabasında bekliyordur. Filmlerdeki gibi arabasına yaslanarak kollarını bir birine kenetlenip beni bekleyecek değildi her halde. Birine çarpmamla tökezlerken çarptığım kişiye baktım. "Pardon.." Dedim omzumun acısını umursamadan. Uzun boylu esmer çocuk siyah gözlüklerini çıkararak ters bakışlarla bana bakıyordu. "Koşamıyorsan yürümeyi tercih etmelisin bence." Evet, ben de dünyanın en tip insanı nerede kaldı da bana çatmadı diye düşünüyordum. Öl! "Konuşamıyorsan, susmayı tercih etmelisin bence." Onun grubu sandığım birkaç çocuktan 'oo' lar yükselirken bedenini tamamen bana döndürdü alayla gülerken. "Üzgünüm, sana konuşma öğretecek kadar zamanım yok. Hoşça kal." Diyerek arkamı döndüm ve koşmaya devam ettim. "Görüşeceğiz labirent savaşçısı." Koştuğum için mi söylemişti bu takma ismi? Umursamadan etrafıma bakınmaya devam ettim. Gri renkli arabayı gördüğüm gibi adımlarımı yavaşlatarak arabaya yaklaştım. Kapıyı açarak koltuğa oturduğumda tekrardan kapatarak nefes nefese ona baktım. Ay ölüyorum anne! "Merhaba.." Anlamadığım şekilde yüzüme bakmaya devam ederken merakla bakmaya devam ettim ben de. "Sana da." Diyerek bakışlarını çevirdi ve araba hareket etmeye başladı. Evet, artık alışıyordum cevap olarak 'sana da' demesine. Cinayet yerine mi, davete mi nereye gideceğimizden habersiz bir yola arada bir de ona bakıyordum. Bu sefer arabaya göz gezdirdiğimde çok temiz ve açıkta hiçbir şeyin bırakılmadığını fark ettim. Arkama yaslanarak rahat bir şekilde yolu izlemeye koyuldum. Kimse rahatlığımı bozamazdı bugün. Tanıdık bir apartmanın önünde durduğumuzda kaşlarımı çatarak hatırlamaya çalıştım. Sebepsizce aklımda hep karanlık bir ortamı ziyaret ediyordum. Arabadan çıktığımızda geçen sefer geldiğimiz Ted'in evi olduğunu hatırladım. Kendi kendime tebessüm ederken iyi ki onunla tanışmışım diye geçirdim içimden. Ted, çok iyi bir çocuğa benziyordu. Patronumun beni aklımı kaçırmışım gibi izlediğini görünce hemen yüzümdeki tebessümü sildim. Hayır, deli değilim canım. Kapı ziline bastıktan sonra bakışlarını yukarı çevirdi. Yine o ses duyulurken kapıyı açarak içeri geçmemi bekledi. Öğlen olsa da güneşin ışıkları ulaşamamıştı bu küf kokan karanlık koridora. Hâlâ zemine çivilenmiş olan topuklumun teki orada dururken diğeriyse bir kenara itilmişti. İç çekerek son hali görenleri şaşkına çeviren ayakkabılarıma baktım son kez ve kapıdan içeri geçtik. Bu sefer sırtı bize dönük, iki kişi bulmuştuk karanlık, mavi ışığının hüküm sürdüğü odada. Ted ve yanındaki bize dönerken küçük çaplı şok geçirmiştik. Evet çünkü ikimiz de Aykut'u burada beklemiyorduk. "Aykut?!" Dedim yarı şaşkın yarı mutlu çıkan sesimle. Yanına yaklaştığımda Ted'e elimle selam gönderdim. "Nasıl gidiyor?" Bir soru yöneltmişti bana fakat gözlerini hemen kaçırarak Cevat'a çevirdi. "Burada ne işin var?" Yine sinirli Cevat, rahat aynı zamanda sebebini bilmediğim şekilde laf sokan Aykut ve onları izleyen ben vardım. Kadro tamamlanırken bu sefer kanlarını akıtsalar bile ayırmayacaktım. Zaten takmıyorlar ki beni. Suratımı astım sinirle. Gebertin de bir birinizi izleyelim. "Buradaki işimi biliyorsun Cevat. İzin alacak değilim." "Yüzsüzlüğünden bir an bile vazgeçmeyeceksin değil mi?" "Katillerin peşine düşe düşe onlara benzedin iyice Cevat, bir türlü suçluluk duygusu tatmıyorsun." Gerilim git gide artarken kollarımı bir birine kenetleyerek izlemeye devam ettim. Dövüş ne zaman? "Çocuklar, iş yerimde aynı zamanda evimde kavga istemiyorum. Cevat bırak Aykut'un yakasını. Burası, ikinizin de mekanı." Sert bir şekilde ellerini yakasından çekerken huysuzca Ted'in yanına geldi. "Yeni ne buldun?" "Üzgünüm ama iyi haberler bulamadım. Artık hiçbir vakaya sızamıyorum, kontrolü güçlendirmişler." "Sevgi?" "Onunla da konuştuk, ona bile bilgi vermiyorlarmış bu sekizli cinayetle ilgili." Elini sertçe masaya vururken irkilerek bir adım geri gittim. Galiba elini kolunu bağlamıştılar. Beni niye korkutuyorsun manyak?! "Ben demiştim, lafını hiç sevmem ama o lafıma geliyorsun Cevat. Bu arada Ted, yardımın için teşekkürler." Dedi, ardından bana göz kırptıktan sonra kapıya doğru giderken Cevat'ın sesiyle duraksadı. "Var mısın iddiaya?!" Bir kahkaha patlatırken vücudunu bize döndürdü. Alayla onu süzerken eğleniyor gibiydi. Altyazı gitti, ne oluyor yahu? "Oğlum bu kadar gururlu olma!" "İki gün, sadece iki güne ulaşırım." "Varım lan!" Gözlerimi devirirken bu iki çocuğa baktım bıkkınca. "Eğer iki güne bulursam, onu nasıl peşime taktıysan öylece geri alırsın." Dedi beni gösterirken. İçime mutluluk doğarken umut dolu gözlerle Aykut'a baktım. Onun da bakışları beni buldu fakat anında geri dönmüştü. Senden kurtulayım göbek atacağım be! "Koleksiyonum senindir, bulursan o da." "Anlaştık!" Sanki yüzüme ağır bir tokat atılırken beynimin içindeki yankılanan seslere cevap yetiştirmeye çalıştım bir süre. Her köşeden doğru mu duyduk diye bağıran sorulara evet, doğru duydunuz diye cevap vermekten yorgun düştüm bir süre. Küçük, oyuncak araba koleksiyonu vardı, her birisini bir şehirden arayıp bulmuştu. Yani onun için değerliydiler. Bunu biliyordum ama benden daha değerli olduklarını daha yeni öğrenmiştim. Onun için önemli olan bu iddiada bu kadar değersiz kalacağım aklımın ucundan geçmezdi. Beni tanıyan Aykut, burada çalışmak istemediğimi de fark ediyordu fakat her çıkış yolumu kapıyordu. Attığı tokadın acısını yanaklarımda değil de kalbimde hissetmiştim. Acıtmıştı.. Cevat çıkışa doğru ilerlerken ona yetişmek adına değil de bu ortamdan bir an önce çıkmak için belli belirsiz koşar adım ben de takip ettim onu. Yüzüne anlık bakarak gülümsemeye çalıştım dikkat çekmemek için, az da olsa başarmıştım. Hızlı adımlarla apartmandan çıktıktan sonra arabaya bindik. Tarafım belliydi, en azından bu seferlik. Ömrümün sonuna kadar satmayacaktım Aykut'u. Eğer başka şartlarda olsaydık ben hayatta onun koleksiyonunu kaybetmesine sebep olacak yardımı etmezdim. Bakışlarım Cevat'ı bulurken 'Nereye?' diye sormak istedim fakat soramamıştım. "Biraz koşacağız." Dedi bana yandan bir bakış atarken. "Benim için fark etmiyor." Diyerek arkama yaslandım son olanları düşünmemek adına. Anlaşılan yeni bir macera bekliyordu bizi. Araba koleksiyonundan değersiz kaldığım bir iddianın macerası bekliyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD