Mustafa'nın kiraladığı dağ arabasıyla orman yolunda tangır tungur giderken Nisan'ın son anda kampımıza katılması gerçekten sürpriz olmuştu. Nilay ve Eray'ın gelmesini bile istemiyorken -üstelik bu gerçekten çok sinir bozucuydu- onun da gelmesi beni strese sokuyordu. Mine kafasını boynuma koymuş uyuklarken evlilik teklifim için heyecanlıydım. Sırt çantamda bir yüzük olduğunu duysaydı muhtemelen bu kadar rahat uyuyamazdı.
Annem ve babama Mine'ye evlilik teklifi edeceğimi söylediğimde çok sevinmişlerdi, yüzüğü nasıl alacağım derdini Nilay Mine'nin ağzını arayarak halletmişti. Mine'nin uzun parmaklarına yakışacak çok zarif bir yüzük seçmiştik ve babam hiçbir masraftan kaçınmayarak beni mutlu etmişti.
Kamp ateşinin başında ona evlenme teklifi edeceğimi Nilay'a söylediğimde gözleri parlamış ve kıskanmıştı. Her şey kafede çalıştığım o sıkıcı saatlerde aklıma gelmiş ve bir hafta tatilim varken bunu değerlendirmem gerektiğini düşündüğüm için olaylar böyle gelişmişti.
Nisan ise tamamen Mustafa'nın fikriydi ve telefon numarasının ben de olduğunu öğrendiğinde dün gece gizlice telefonumu alıp mesaj atması büyük sinsi olduğunu ispatlıyordu. Kurnaz Mustafa direksiyon başında Uğur ile bir şeyler hakkında konuşurken Nisan ağaçları seyrediyor, müzik dinliyordu. Eray ve Nilay sıkış tepiş Nisan'ın yanında otururken saçma sapan muhabbet yapıyorlardı.
Çantadaki yüzüğü düşündükçe strese girerken Mustafa arabayı durdurmuştu.
"Burası epey uzak ve güzel! Ne dersin Özgün?"
Ayağa kalkıp bana baktığında etrafa şöyle bir göz gezdirdim. Durduğumuz yer kamp yapmak için uygun ve boş bir alandı. Uzun ağaçlar gökyüzünü görmemizi biraz engellese de güzel bir ortam vardı. Az ötede bir derenin olduğunu akan su sesinden anlayabiliyordum.
"Harika!" diyerek onu onayladığımda Nisan kulaklıklarını çıkarıp arabadan inmişti. Tamam Mustafa ona mesaj atmıştı da Nisan neden buraya gelmeyi kabul etmişti?
Mine'nin boynuma yasladığı kafasını dikkatlice çekip uyandırdım. Mahmurca etrafa bakıp kafasını tekrar boynuma koydu. "Çok uykum var..."
Sabah kahvaltısı bile yapmadan yola çıkmıştık ve bu kamp işi Mine'ye emri vaki olmuştu biraz. Kamp yerinde kahvaltı etmek hepimizin gözüne cazip göründüğü için annem kızsa da yapacak bir şey yoktu.
"İstersen çadıra geçip beraber uyuyalım." dedim Mine'ye fısıldayarak. Gözlerini açıp kafasını kaldırdı ve gülümsedi. "Olmaz."
Peki dercesine gözlerimi devirip esareti altından çıktım ve arabadan indim. Mine'ye elimi uzattığımda memnuniyetle elimi tutmuştu. Çocukların yanına gittiğimizde çoktan çadırı nasıl kuracaklarını tartışıyorlardı bile.
"Keşke Tuğba da burada olsaydı. Hayır anlamıyorum neden her seferinde ben sap kalıyorum. Üstelik artık sevgilim bile varken?"
Uğur çadırın kurulum kağıdını elinde isyan edercesine sallarken Mustafa eğildiği yerden kalktı.
"Ben de sapım görmüyor musun?"
Demişti. Hatta bunu Nisan'ın duyabileceği bir yükseklikte söylese de Nisan çoktan kulaklıklarını tekrar takmış ve ağaçlar arasında dolanmaya başlamıştı bile. Nilay Eray ile çadır kurmaya çalışırken oldukça eğleniyor gibi duruyordu. Sanırım ikisi yakın arkadaş olmuşlardı.
"Ben nasıl kurulacağını biliyorum çekilin kas yığınları." diyerek yerde duran yeşil çadırı elime aldım. Gerçekten de nasıl kurulması gerektiğini babam sayesinde biliyordum. Lisedeyken beni zorla okulun kamp etkinliğine götürmüştü. Her ne kadar itiraz etsem de biraz arkadaşlarımla vakit geçirmem için bunu yapmıştı. Aslında o zamanlar bir yandan da Deniz ile kampta olduğum için mutluluk duymuştum. Şimdi ise yanımda Mine vardı ve onunla kamp yapıyor olmak benim için hayal edemeyeceğim kadar güzel bir histi.
"Sen mi biliyorsun yok daha neler?" Uğur benimle dalga geçmeyi çok seviyordu anlaşılan.
"Bence biliyor Uğur. Şu gözlerdeki bilgeliğe bak!"
Mustafa gözlerime büyülenmiş bir halde bakarken göz devirip çadırı kurmaya başladım. Mine katlanılabilir bez sandalyelerden birine oturmuş beni seyrediyordu. Nisan hala dinlediği müziğin etkisiyle sağa sola anlamlı bakışlar atarken üzerimdeki gömleği çıkarıp tişörtle mücadeleme devam ettim. Çadır bittiğinde kafamı geriye atıp zafer benim işareti yapacaktım ki hepsinin uyukladığını fark ederek ağzım açık kaldı.
Pes diyerek nefesimi dışarı verdiğimde aklıma gelen fikirle Mine'yi oturduğu sandalyeden dikkatlice kaldırdım ve uyanmaması için dua ederek çadırın içerisine girdim. Onu yere yatırdığımda gözlerini açmıştı. Yakalanmış olmanın verdiği utançla alt dudağımı dişlerken beni tutup yanına çekti.
Çadır bacaklarımı rahatça uzatabileceğim kadar büyük değildi dolayısıyla bacaklarımı kırıp Mine'nin yanına rahatça kıvrıldım. Bana doğru dönüp uzattığım kolumun üzerine kafasını koydu ve gözlerini tekrar kapadı. Onunla küçük bir çadırın içerisinde uyuyor olmak kalbimi hızlandırmıştı. Diğer kolumla onu daha fazla sarmalayıp bende gözlerimi kapadım.
**
"Uyanın! Nisan kayıp! Nereye gitti bu kız!"
Mustafa bize panikle bakarken birden sıçramıştım. Mine ne oluyor dercesine doğrulduğunda Mustafa'nın dediklerini daha yeni idrak ediyordum. Ne demekti Nisan kayıp! Bir yandan da söylenmeye başlamıştım bile.
"Hayır yani o kulaklığı takıp hülyalı hülyalı ağaçlara bakarsa olacağı buydu zaten!"
Hızla yerimden kalkıp çadırdan fırladığımda Mine de peşimden gelmişti. "Saat kaç?" dedi Uğur uykulu gözlerini ovuştururken. "12'ye geliyor." diyen Nilay telaşla etrafına bakındı. "Ne yani? Yaklaşık 2 saattir hepimiz uyuyor muyduk?" dedi Eray şaşkınca.
Mustafa kafasını sallarken tedirgince elini saçlarına daldırdı. "Başına bir şey gelirse suçlu benim. Ona mesaj atmamalıydım! Anne babasına ne derim?"
"Saçma sapan konuşma Mustafa! Nisan kaç yaşında kız, kaybolmamıştır. Ayrıca..." derken durdum ve düşündüm. Bir ailesi olup olmadığından ben bile emin değildim. Yaşadığı evde başka kimse yok gibi dursa da bu ailesinin olmadığı anlamına gelmiyordu. Öte yandan geçimini sağlamak için mutlaka bir işe girmesi gerektiği de kafamı kurcalıyordu.
"Ailesi olmayabilir..." diye yarım kalan sözlerimi tamamlamıştı Mine.
"Ayrılıp arayalım mı?" diye ortaya fikir atan Uğur mantıklı konuşan tek kişiydi.
"Nilay ve Eray siz burada kalın. Hatta Mine sen de onların başında bekle."
Dediğimde Mine itiraz etmek üzereydi ama Eray'ın gözleri onu durdurmuştu. Belki bu başıboş ormanlık alanda Nilay'la beraber kalacak olmak onu korkutmuş olabilirdi. "Her neyse..." diyerek kabul ettikten sonra üç erkek ormanda dağılıp Nisan'ı aramaya başlamıştık.
Üzerimdeki uyku sersemliği Nisan'ın kayıp olmasıyla bir anda gitse de karnımın guruldamasını engelleyememiştim. Geldiğim yolu kaybetmemek için etrafı zihnime iyice kazımaya çalıştım. Bacaklarımda hal kalmayana kadar yürüdüğümde nefes almak için bir ağacın önüne oturdum.
Az öteden gelen çıtırtı sesiyle bir anda ayağa kalktığımda Nisan ile göz göze gelmiştim.
"Buraya kadar neden geldiğini sorabilir miyim?" dedim isyan edercesine etrafı gösterirken. Kulağındaki kulaklığı çıkarıp cebine tıkıştırdıktan sonra etrafına baktı. "Müzik dinlerken bu kadar açıldığımı fark etmemiştim. Çok mu uzaktayız?"
Mahcup olmuş bir halde bana baktığında şu an önemli olan şeyin onu azarlamamak olduğu bilincine vararak kendime geldim. "Evet uzaklaşmışsın..."
Tekrar yere oturduğumda rahat bir nefes alabilmiştim. Gelip karşımda duran ağacın dibine çöktüğünde mutsuz bir ifadeyle yere bakıyordu.
"Neyin var? Hangi düşünce seni buralara kadar getirdi?"
Merakla gözlerine baktığımda onların sulanmış olduğunu fark ederek kaşlarımı çattım. Bir anda ağlamaya başladığında tedirgince onu seyredebilmiştim sadece. Biri karşımda ağladığında kendim çok savunmasız hissediyordum.
"Ablamın düğünü var bir hafta sonra... Ve..." durdu ve nefes almaya çalıştı. Hıçkırıkları nefes almasını zorlaştırıyordu ve gittikçe daha da ağlamaya başlaması elimi ayağımı birbirine dolamıştı.
"Evleneceği kişi..."
Sanırım bundan sonra daha fazla bir şey söylemesine gerek yoktu. Belli ki ablasının evleneceği kişiyi seviyordu. Bu konu da ne söylenmesi gerekirdi bilmiyordum. Teselli etmek neye yarardı ki sonuçta ablası evleniyordu.
"Ben... Eğer bilseydim ablamı sevdiğini gerçekten... Bilmiyordum ben. Bu konuda çok utanıyorum ama öğrendiğim zaman her şey için çok geçti... Yapacak bir şeyim yoktu hiçbir şey söyleyemedim Özgün. Çok çaresiz hissediyorum. Ben bir aptalım."
Ağzımı açıp bir şeyler söylemek için ona doğru dönsem de sustum.
"Burada mıydınız?"
Mustafa'nın ruhsuz sesiyle bir anda sıçradığında hemen yüzünü silmeye çalıştı. Mustafa'ya beni bu çıkmazdan kurtardığı için teşekkür etmem gerekiyordu. Kıza ayağa kalkması için elini uzatan Mustafa'nın suratından anlaşıldığı üzere az önce Nisan'ın söylediği her şeyi duymuştu. Onun bu sert hali beni gerçekten ürkütüyordu.
Nisan Mustafa'nın elinden tutup kalktığında hala gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. "Saklamana gerek yok. Utanacak bir şey de yok. Bilmediğini söyledin."
Mustafa bunları söylerken şaşkınca ona bakakaldım. Nisan da en az benim kadar şaşkındı ve eli hala Mustafa'nın elinde duruyordu. Bir anda elini çekip kafa salladığında önümüze geçip yürümeye başladı. Belki de benim yerime Mustafa Nisan'a rehberlik etseydi çok daha iyi olurdu...
Ayağa kalkıp arkasından yürümeye başladığımızda tekrar kulaklık takmıştı. Fırsattan istifade konuşmaya başladım.
"Bu durumda ne yapılabilir ki?"
Mustafa gözlerini bana çevirdi ve bilmiyorum dercesine omuz silkti. Bana gelince bilmiyordu ama Nisan'a gelince teselli veriyordu.
"Demek birini seviyormuş." dedi düşünceli bir ifadeyle.
"İmkansız birini..." diyerek düzelttiğimde Nisan aniden kafasını çevirip bana kısık bakışlar atmıştı. Ne yani müzik dinlemek yerine bizi mi dinliyordu? Sahte bir tebessüm ettiğimde kollarını göğsünde kavuşturup hızlı hızlı yürümeye devam etti. Pot kırmıştım belki ama yine de imkansız olduğunu kendisi de biliyordu. Suçlu hissetmeme gerek yoktu değil mi?
Kamp alanına vardığımızda kızların yiyecekleri çıkardığını görerek neredeyse zıplayarak yanlarına gitmiştim. Eray semaveri yakmaya çalışıyor Nilay domates salatalıkları kesiyordu. Mine yere serdiği sofra bezinin üzerine kahvaltılıkları yerleştirirken beni fark ettiğinde rahat bir nefes almıştı.
"Bulmuşsunuz da kızı niye ağlattınız?"
Nisan kızarık gözlerini saklamaya çalışıp bizden uzak bir köşeye gittiğinde sofra bezinin üzerine oturdum. Şimdi kaldığımız yerden devam edebilirdik değil mi?
"Biz ağlatmadık bir anda ağladı işte. Sonra anlatırım." diyerek Mine'ye göz kırptım. Peki dercesine dudaklarını birbirine bastırdı ve bir çatal uzattı. Mustafa da yanıma gelip oturduğunda Nisan zoraki bir şekilde gelmişti.
Herkes yerini aldığında kahvaltımızı etmeye başladık. Güneş, sık ağaçların arasından sızıyor ve bizi yakmaya kaldığı yerden devam ediyordu. Eray her iki saniye bir biten çayları doldururken sinirlense de sesini çıkarmadan devam etmişti. Nilay telefonuyla her anın resmini çekiyor, internetin burada çekmemesinden şikayet ediyordu. Nisan... Çok az yemek yiyordu sahiden. Bir salatalık parçasını yaklaşık bir dakika da yediği için sofrada ona pek bir şey kalmayacak gibi duruyordu.
"Ya siz ne yapıyorsunuz?"
Duyduğumuz sesle hepimiz kafamızı çevirdiğimizde Uğur ıslak bir halde karşımızda dikiliyordu.
Sahi biz onu unutmuştuk değil mi!