Gürcistan’a varır varmaz, havayı ilk içime çektiğimde ciğerlerim pas tuttu. Bu topraklar da en az benim kadar kirliydi biliyordum. Gökyüzü bile yüzünü dönmüyordu buraya. Serin bir rüzgâr geçti ensemden, yabancı değil…
Ölümün teni gibiydi.
Cemil kenara çekti.
İndim.
Mekân aynı, dış cephesi restorasyon görmüş belki, ama içindeki pislik, daha da derine kök salmıştı. Adımımı içiriye attığım an o boş uğultu kesildi.
Korkuyla bana bakan gözleri, üzerimde hissediyordum.
Masanın ucunda tanıdık bir surat,
yamuk bir gülümsemeyle bana yanaştı. Kafasını biraz eğdi ama , gözlerinde hem tedirginlik, hem alışkanlık vardı.
“Hoşgeldin Agir… haber verseydin… karşılamaya… gelirdik,” dedi yarım yamalak Türkçesiyle.
Niko… Türkçesi kadar niyeti de yamuktu hep.
Yüzümde ince, keskin bir gülümseme belirdi.
“Hoş geldim mi, gelmedim mi… bence sen erken karar verme Niko.” diyip ilerlediğimde
salonda adımlarım yankılandı.
Ağır, ölçülü, ürpertici.
Her adımda arkamdan gölgeler de akıyordu sanki. Masaya vardım. Gözlerin hepsi üzerimde, ama bir tek göz gözüme değmiyor.
Farkettim..
“Şimdi…” dedim, ellerimi masaya yaslayıp, “gelelim ilk konuya.”
Sözlerim bıçak gibi indi odaya.
“Adamımı kim vurdu… ya da vurdurdu?”
Bir sessizlik oldu o an. Yer yarılsa, biri içine atlasın isterdim. Ama yer bile benden korkuyordu sanki. Gözler birbirine devrildi, başlar eğik.
Sesim bu kez daha keskin, daha sert yükseldi:
“Kim?” diye tekrarladığımda,
Niko, karşıda, dudaklarını ısırarak yanındaki adamı işaret etti belli belirsiz bir şekilde.
“Tengiz…” dedim hafif alaylı ama bir o kadarda tehlike barındıran sesimle..
Tengiz Beridze. Gürcistan’ın en eski zehrini taşıyan adamı. Kafkasların en büyük afyon prensi. Ama o an, ölüm gibi sessizdi. Odada tek kelime edemeden , kalkıp kendini savunma şansı bile bulamadan, alnının ortasına nişan aldım. Başım hafif eğik, gözlerimde her zamanki alaylı gülüş..
Bir… iki… nefes… ve tetiği çektim.
Tengiz yeri boyladığında Odanın havası bir anda kanla doldu sanki. İçerdekiler korkuyla sıçradı yerinden, biri geri çekildi, biri nefesini tuttu. Ama hiçbirinin gözü benimkine temas edemedi.
“Benim adamıma sıkma gafletine düşen,” dedim sakin ama iliklerindeki teli koparan bir sesle, “canından çoktan geçmiş demektir.” diyip arkamda emrimi bekleyen adamlara işaret verip;
“Çıkarın şunu.” dedim.
Adamlar hemen ölü bedeni karga tulumba dışarı taşımıştı. Kapı kapanınca, sessizlik bir mezarın sessizliğine döndü tekrar.
Masaya geçtim. Baş köşeye.
Yerim her zaman burasıydı zaten bu dünyada..
“Şimdi… gelelim asıl mevzuya.”diyip
Bardaktaki içkiyi çektim önüme, ama içmedim. Çünkü zehirin ne zaman döküldüğünü asla bilemezsin. Sadece bakarım… kimin eli titriyor, kimin kalbi çarpıyor, onları izlerim.
“Sıkıntı ne?” dedim, gözümü hepsinin üzerinde birer birer dolaştırarak.
Niko hafifçe boğazını temizledi.
“Yeni partinin teslimatı sırasında, Gürcü tarafındaki Nart grubu, kendi payını arttırmak istedi. Malları çaldı… iki adam… öldü.” dedi.
İçimdeki öfke yeniden kıpırdamıştı. Benim adamlarımın dışında, Biri daha ölmüştü artık.. En azından benim gözümde nefesi sayılıydı.. Neticede Benim himayemde olan birine uzanmıştı elleri. Ve artık o eller toprağa karışmalıydı..
Yine o kirli oyunlar… sınır değişirdi, dil değişir, ama hırs hep aynı kalır..
Bu dünya benim karanlık tarafım, bu kanlı oyunları kuranda, bu oyunu bozanda benim..!
“Kim bu Nart grubu.. belli ki yeni türemiş..! Dökül.” dedim yönümü Nikoya çevirmeden, bakışlarım elimdeki içki bardağında sabitlenmiş.
Niko’nun boğazı bir kez daha kurudu, dudaklarını yalayıp göz ucuyla etrafa baktı. Masanın kenarındaki iki adamın omuzları gerildi, biri silahına daha yakın oturdu. Ama kimse bir kelime etmeye cesaret edemedi.
Niko en sonunda konuştu, sesi neredeyse fısıltıydı:
“Dağdan inme bir ekip… Vladikavkaz tarafında büyümüşler. Başlarında biri var… Goga Nartveli. Babası eski KGB artığı, kendisi daha beter. Hesapsız, kural tanımaz, ölümden korkmaz bir tip. Paraya değil, güce oynuyor. Özellikle senin adını anarak…” diyip Durdu, gözlerini kaçırdı.
“…adını kirletmeye çalışıyor.” diye de ekleyip kaçırdı titreyen bakışlarını benden..
İçimde bir şey kıpırdadı. Soğuk, ağır bir öfke. Teni yakmadan yakan cinsten.
“Adımı diline nakşetmem farz oldu o vakit.” dedim usulca.
“Goga Nartveli…”
Bu ismi zihnimde yavaşça çevirip, harflerini tarttım. Her harfi birer mermi gibi ağır.
“Yani çocuk, oynadığı oyunun adını bile bilmiyor henüz,” dedim. “Masaya oturmuş ama bıçağın hangi ucunun keskin olduğunu öğrenememiş.”
Cemil, arkamda bir gölge gibi sessizdi ama onun nefesini tanırdım. O nefes, fırtınadan önceki havayı kokluyordu.
“Yerini biliyor musun?” dedim.
Niko başını hafifçe salladı.
“Batum’un dışında… terk edilmiş bir çimento fabrikasını karargâh yapmışlar. Oradan yayıyorlar malları. Silahlı adamları var ama… onun kadar tehlikeli değiller.”
Gülümsedim. İnce, tel gibi bir gülümseme.
“Silah adamı kurtarmaz Niko… ama bir adam bazen, silahı susturabilir.”
Ayağa kalktım. Sandalyem gıcırdadı.
Masanın etrafındaki herkes irkildi.
“Bu gece,” dedim, “ona misafir olacağız. Tanışmak şart oldu. Ama önce, şu ‘mallar’ dediğiniz şeyin kaydını, rotasını, şoförünü, her şeyini önüme koy. Hiçbir bilgin eksik olmayacak. Cemil not alıyor zaten, biliyorsun hafızası güçlüdür.” dediğimde, Cemil başını eğdi.
Niko eli titreyerek çantasını açıp, belgeleri masaya koydu. Kâğıtlar önümde serildiğinde, her biri kurşun gibi baktı yüzüme.
“Biri, benim adımı lekeliyor. Ve ben,” dedim gözlerim Niko’da, “ismiyle yaşayan bir adamım. İsmini kirletenin, ismini de, nefesini de alırım.” diyip döndüm arkamı. Adımlarım sessizdi ama oda bir mezar kadar yankılıydı.
Cemil beni takip etti. Kapıya geldiğimde durdum.
.
“Ve siz… benim adımı unutanlar. Bu masaya otururken neyin altına imza attığınızı hatırlayın. Ben burada oturmasam da Ben bu masayı kuran adamım. Unutan varsa, zevke hatırlatırım.”
Arkamı dönmedim, ama sesim en az bakışlarım kadar keskindi eminim..
Korkuyla alınan korkuyla verilen her nefesi tanırım.. Bu masada oturan herkesin ciğerine kadar bilirim.. Arabaya bindiğimde,
Cemil’e döndüm yüzümü;
“Bu gece,” dedim sessizce ama karanlıkta yankılanan bir lanet gibi,
“Gürcistan bir mezar daha kazsın kendine. Goga için.”
~~~~
Gece, betona sızan kan gibi ağırdı.
Denizin sesi buraya ulaşmazdı ama Fabrikanın duvarları, zamanın bile unuttuğu sırları saklıyordu içinde.
Goga, eski ofis katının en üstünde, kırık bir pencereden dışarı bakıyordu. Batum’un ışıkları uzakta, birer sönük umut gibi titreşiyordu sanki..
Önünde açılmış bir çanta;. İçinde dolar, mermi ve bir fotoğraf.
Agir’in fotoğrafı.
“Bu muydu herkesin korktuğu adam?” dedi
Kendi kendine mırıldanarak..
Bakışında küçümseme değil, dikkat vardı.
Çünkü aptal bir adam değildi Goga Nartveli..
Korkuyu işlememişlerdi mayasına..
Ama ‘kiminle savaştığını anlamak için, önce onun kan kokusunu tanımak gerekir’ onun hayat felsefesi olmuştu hep.
Yanına yaklaşan adam boğazını temizledi yavaşça.
“Şey… Goga… Türkler haberi almış. Agir, buraya gelmiş…” dediğinde bir sessizlik çöktü ortaya.
“Demek yılan, yuvamıza kadar gelmiş…” derken
Sesindeki tını, yavaşça bir zehir gibi yayılıyordu içine.
“Beni tanımıyor. Ama tanıyacak.” diye ekleyip,
Pencereden elini uzattı, sanki karanlığı okşar gibi.
“Bu topraklarda doğan, bu toprakların karanlığını taşır. Ama ben… karanlığın ta kendisiyim.” dedi..
Goga’nın sözleriyle Adam, ne cevap vereceğini bilemeden yutkunmuştu. .
dönüp çantayı kapayıp yanındaki masadan paslı bir dürbün alıp oturdu eskimiş deri sandalyeye Goga. çimentosu çatlamış duvarın arkasından izlemeye başladı etrafı.
“Agir’in gelişi bir tehdit değil,” dedi.
“Agir güçlü bir adam, ve bu sizin eğitiminiz.. başarısız olursanız bedeli canınız olur. O yüzden başarılı olmak zorundasınız..” diyip
kalktı ayağa, deri ceketini sırtına geçirip, silahını kontrol etti.
“Hazırlığa başlayın. Gelenin kim olduğunu unutmayın… ama gidecek olan kim, onu da unutmayın.” dedi sakin bir sesle.
Ardından başını çevirip alçak sesle ekledi:
“Ben, Nart Dağları’nın öfkesiyim. Kökü kuruyanların soyundan geldim. Ama Onun gideceği yer…yalnızca toprak olacak.” dedi ve çıktı odadan.
Aradan yaklaşık iki saat zaman geçmiş, saat Gece 03:12 civarıydı..
Uzakta bir baykuş öterken rüzgâr, paslı kapılardan iniltiler çıkarıyordu sanki.
İçeride nöbetçiler hazırda bekliyor, Üç adam, biri çatıda dürbünle, ikisi girişte sigara dumanına gömülmüş.
Tam o an…
Karanlık, bir gölge gibi hareket etti fabrikasının etrafında..
İlk kurşun sessizliğe saplandı,
Çatıda nöbet tutan adam, boynundan vurulup geriye düştü ve çatıdan aşağıya bedenin düşüşü yankılanmıştı.
Girişteki iki nöbetçi silahına davrandı ama çok geçti artık.
Karanlıktan çıkan susturulmuş mermiler biriyle yüzleşmeden önce ikisini de yere sermişti.
Fabrikanın içi alarma geçti anında..
Telsizlerden bağırışlar, ayak sesleri, şarjör sesleri, panik, en çokta korku yayıldı etrafa..
Agir’in adamları duvarların içinden çıkmış gibiydi disiplinli, sessiz, ölüm kadar soğuk.
Silah sesleri yankılandı gecede.
Biri karnından vuruldu, yere düşerken “Mama!” diye bağırmıştı ama anında kurşun gibi kesilivermisti sesi hemen.
Dumanın sardığı fabrikasının içinden, Goganın adamları teker teker düşüyorken dışarıya,
Agir’in kurduğu plan tek tek işliyordu.
Cemil sağ taraftan girip cephaneliği sustururken, İki adamıda el bombasıyla alt kattaki direnişi bastırdı o ara.
Kapılar tek tek kırılıp, mermi sesleri yankılandı..
Sonunda Goga, ofisine çekilmişti panik haliyle, can havliyle..
Üstü başı ter içinde, kurduğu savunma çökmüş, kalbinde buz gibi bir sessizlik.
Yanındaki sağ kolu “Kaçmamız gerek!” dediğinde, onu sadece bir bakışla susturdu ;
“Kim olduğumu öğreteceğim.. Goga kimmiş öğrenecekler ” dedi ve cebindeki anahtarla özel kasayı açtığında, gözleri yerinden çıkacak kadar açılmıştı..
içi bomboş olan kasasını gördüğü gibi Şaşkınlıkla döndü arkasını,
Arkasındaki kapı… zaten aralıktı.
Ve o an gördü masadaki adamı..
Masasında Agir oturuyordu.
Karanlıkta yalnızca sigarasının ucundaki kızıllık yanıyordu.
Bir eli cebinde, diğer eliyle masaya yayılmış malları gösteriyordu.
O mallar.
Ondan Çalınan, uğruna adamlarının öldüğü, Nart grubu adına el konulan yükler…
Şimdi Agir’in elindeydi tekrar, ait olduğu yerde.
Agir başını hafifçe kaldırdığında göz göze geldiler.
Sesindeki alay, kurşun gibi soğuk;
“Goga Nartveli…” dedi.. alayvari, sakin ama nasıl bir sakinlik..
ölüm gibi..
Goga bir adım geri çekildi o an..
İlk kez.
Kendi mekanında.
Kendi odasında.
Kendi tahtında başka biri hüküm sürüyordu..
Agir’in sesi keskinleşti:
“Hakkımı üç kuruşluk ad-Amcıklara bırakmam ben Goga..! Beni tanımadın. Ama artık öğrendin.” diyip
Sigarasını küllüğe bastı ve birden kalktı ayağa, yavaş ama kararlı.
“Sen benim adımı ezberlerken, ben senin gibilerin soyunu sikmekle meşguldüm Goga..! Senin plan kurduğun gecelerde ben çoktan mezar kazıyordum.
Şimdi.. sıra senin..” dedi.
Cemil içeri girdi, kapıyı kapattığında,
Goga silahına davranmaya yeltendiği gibi Agir bir adım attı ona doğru. Sesi buz gibi:
“Şşşt..! Elin o metale değildi an ölümün hızlı olur çocuk.! Ama ben… seni yavaş yavaş sileceğim bu topraklardan.” diyen adamla
Goga, ilk kez yaşamıştı korkuyu...
O an odada hüküm süren kişi o değildi artık.
Agir masadan çalınan mallara baktı göz ucuyla, ama hiçbirini almadan yürümeye başladı.
Geçerken omzunu Goga’ya çarpıp;
“Sınır nedir bilir misin Goga? Sınır; Toprak değil…
Cesaretin bittiği yerdir.” diyip çıktı fabrikadan..
“Malları niye almadık ağam..” diyen Cemile döndü gülerek.. Fabrikanın tam karşısına parkettiği arabasına yaslandı, ve bir sigara daha yaktı..
“Uğruna canından olacağı dünya malıyla, son dakikalarını geçirsin istedim Cemil..” diyip çevirdi ateşten hareketini fabrikaya. Ve diğer elinde tuttuğu minik düğmeye bastığı gibi ortalık bir anda mahşer yerine dönmüş, büyük bir gürültü ile yerle bir olmuştu fabrika.. Yanıp küle dönen koca fabrikaya baktı gülerek Cemil;
“Yine verdin adının hakkını he ağam..”