Mustafa ipekçioğlu/ Siyah saçlarında hatem yüzlerin
Güneş otelin camından içeri ince ince sızıyor, bense hala gecedeydim.
Önümde dosyalar, her zamanki şirket meseleleri.
Cemil karşımdaki koltukta, ince belli bardağını iki avucu arasında tutuyor, usul usul içiyordu çayını.
Bir yandan da habire anlatıyor bişeyler, ama benim aklım odanın dışında kalmıştı sanki..
Çay bardağını aldım elime..
Çektim içime kokusunu,
Çayın kokusu… toprak gibi, acı.
İçimde taşıdığım ağırlıkla yarışıyor.
Bir yudum alıp, bıraktım geri masaya bardağı.
Çocukluktan kalma alışkanlıktı bu.
Sevdiğim şeyleri koklarım doyasıya..
Annem gibi..
Toprak gibi.
Çörek gibi..
Çay gibi..
Birde o,
Hale..
Usulca açtım çekmeceyi..
O gece arabamda unuttuğu fularına sinmişti kokusu..
Yasemin kokusu..
aldım elime fuları, bir anda kalktım camın önüne..
Fuları burnuma götürdüğüm anda, ciğerlerimde bir bayram havası..
Tam o anda otelin ön kapısında gördüm onu..
Gün ışığı omuzlarına düşmüş, saçlarının ucuna vuruyordu sanki ışığını.
Elinde beyaz bir kase, telaşla arka tarafa gidiyordu Hale.
Merak ettim, neydi adımlarındaki o telaş.
Hemen bende arka bahçeyi gören cama doğru ilerledim.
Otelin arka kısmında, duvar dibinde,
kimsenin pek uğramadığı o kuytuda, küçük bir gölge kıpırdadı.
Küçük bir kedi.
dizlerinin üzerine çöktü Hale.
Tabaktaki sütü önüne koydu önce…
Sonra o küçücük, tüy yumağını aldı avuçlarının arasına.
Kediyi kucaklayıp öptü.
İncecik parmaklarıyla okşadı başını..
Öyle bir bakıyordu ki ona.
Sanki dünyada kalan son masum parça o kediymiş gibi.
O an… dudaklarım kendi kendine kıvrıldı iki yana.
Sessizce, içimden geçirdim:
“Merhametine ölürüm kadın…”
Bir insanın elleri, sevdiği şeye bu kadar incelikle dokunabiliyorsa…
İçinde hâlâ kirlenmemiş bir yer vardır.
Ve o yer, dünyanın bütün kirinden arınmıştır.
adım seslerini duydum.
Cemil ne yaptığımı merak edip gelmişti peşimden.
Cama doğru uzattı başını, önce Hale’ye baktı, sonra kucağındaki yavruya.
Başını salladı iki yana, dudaklarında belli belirsiz bir gülüş;
“Gece boyu izlediğin yetmedi mi ağam..” dedi.
Başımı çevirmedim,
Gözlerim hala Hale de..
O kediye gösterdiği sessiz şefkatinde..
Usulca gülümsedim, gözümü ayırmadan:
“İnsanı hayatta tutan şey, bazen bakabildiği bir çift haredir Cemil.. O eller kirlenmesin diye beklemektir gerisi.” dedim.
“Bazılarını bir kez görmek yetmez. Gözünü alırsan, eksilirsin.“
“İmkansızı beklemek zordur ağam.. Yüreğine zulüm bu gölge oyunu..” dedi.
Bense tekrar gülümsedim.
Bazı gülüşler acıyı bastırmak içindir ya hani..
İşte o türdendi benim bu aciz gülümsemem..
“Yâr’dan gelenin sefası da, cefası da sorgulanır mı Cemil?” dedim.
Sustu Cemil, eğdi başını.
O sırada Hale, kediyi yere bıraktı usulca.
Küçük gölge sütüne döndü, o ise kalkıp elbisesinin tozunu silkeleyip girdi arka kapıdan içeri.
Artık daha iyi anlıyorum..
Ben, onun ellerini korumak için bekleyen bir gölgeyim. Ve bu bekleyiş, benim hayata tutanma sebebim..
Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra, telefonu aldım elime..
Kısa bir sessizlik.
“Müdürü çağırın.” dedim.
Biraz sonra telaşlı adımlar duyuldu koridorda.
Kapı aralandı, omzu kaymış, yakası dağınık bir adam girdi içeri.
Elimle camı işaret ettim.
“Bak,” dedim, Taner , çekine çekine yürüdü camın dibine.
Hale gitmişti, ama kedi hâlâ oradaydı.
Duvar dibinde, sütünü yudumluyordu.
Büyük bir günah işlemişçesine kızarmıştı Taner’in yüzü. Ellerini önünde birleştirip, mahçupca eğdi başını;
“Efendim… kaç kere otel dışına bıraktırdık, ama geri geliyor. Hemen ilgileniyorum.” dedi.
Önce baştan aşağı süzdüm onu, sonra tekrar döndüm aşağıdaki yavruya.
“Bir veteriner bulun. Tüm tedavileri, aşıları, ne gerekiyorsa yapılacak. Ön bahçeye de yuva yaptırın. Her gün maması, suyu eksiksiz olacak. Bundan böyle, bu otelin sorumluluğunda o hayvan.”
Taner’in gözlerinde büyük bir şaşkınlık belirmişti, başını sallayıp
“Tabii efendim…” deyip çıktı odadan.
Bense hala o minik kediyi izliyorum.
Cemil gülümsedi hafifçe.
“Bir de isim ver istersen, kardeşlik…” dedi hafif alaycı bir tonda.
Ona bakmadan, ağır adımlarla yürüdüm masama.
Yerime oturduğumda baktım yüzüne tebessümle.
“Onun adı hazır zaten, kardeşlik…” dedim,
“Hêvî.”
Cemil, anlamını sorar gibi baktı.
“Umut…” dedim, gözlerim camın dışında.
Bir an sustum.
Cemil de sustu..
“Bazı umutlar vardır… dokunamazsın.
Sadece yaşatırsın…“ dedim, dudaklarını birbirine bastırdı Cemil..
“Eyvallah kardeşlik..” dedi, çıktı odadan.
Ceketimin cebine koyduğum fuları, çıkardım.
Tekrar çektim kokusunu içime.
Günden güne gidiyordu yasemin kokusu..
Yutkundum ama, kursağımda bir taş vardı sanki..
“Kokun eksiliyor benden Hale xanım.. Nerede, nasıl soluklanayım ben..” diye mırıldandım.
Arkama yasladım başımı,
Kafamın içi mahşer kalabalığı ile beynim yorgun.
Bir kaç dakika sonra kapı tıklatıldı,
“Polat Dervişoğlu, otele giriş yaptı Agir bey.” dedi sekreter.
Derin bir nefes aldım, çevirdim bakışlarımı masamda duran at objesine.
Yusuf beyin hediyesi..
Kendi odam olduğu ilk gün hediye etmişti bunu.
Şimdi onun arsız evladına tahammül sebebim.
“Tamam, al odaya..” dedim, çıktı Rojin.
Kızın çıkmasıyla telefonum titredi, Cemil arıyor.
“Polat gelmiş ağam..” dedi sesi boğuk.
Cevap vermeden bekledim bir süre.
“Biliyorum, gözün üzerinde olsun Cemil. Taşkınlık istemiyorum.” diyip kapattım telefonu. Bir kaç dakika sonra, çalmadan açıldı kapı.
Ve tüm fütursuzluğuyla girdi içeri Polat.
Her zamanki laubali sırıtışı, o arsız bakışları.
Ahıra mı giriyon lan it.. dememek için zor tutum kendimi.
Karşıma dikildi, bir eli cebinde diğerini bana uzatmış.
“Hoşgeldin yok mu Agir..bey..” dedi sırıtarak. Önce bana uzatılan eline baktım, sonra gözlerine. Ne kaşlarımı çattım ne tek mimik oynadı yüzümde.
“Hoş mu geldin Polat..” derken sesim biraz sertleşmişti. Elimi uzatmadan karşımdaki koltuğu işaret ettim oturması için.
Yüzü düştü biran, ama bozuntuya vermemeye çalışarak gülüp oturdu yerine.
“Eyvallah Agir..bey..” diyip oturdu tam karşıma..
“Neye borçluyuz bu ziyaretini Polat?” dedim. “Ziyaret işte, otelimize gelirken izin mi almam gerekiyordu..” dedi.
Güldüm..
Ama öfkemi dizginleme gülüşüydü bu..
Sinirlendiğimi anlamış olacak ki;
“Şaka yapıyorum yahu.. sende amma sert adamsın be Agir bey..” dedi gülerek.
Sabrımı zorluyor ve biliyorum.
Bilerek yapıyor..
O sırada kapı açıldı, Rojin elinde iki kahve ile girdi içeri.
Polat’ın gözleri ferfecir okuyor kıza bakarken..
Kızın başı yerde, belli ki oda rahatsız bu itin bakışlarından.
Başımla çıkmasını işaret ettim Rojin’e, tepsiyi masama bırakıp çıktı kız.
ardından da ayağa kalkıp tam karşısına oturdum Polat’ın..
“Burada..!” dedim. “ O gözlerine de, sözlerine de dikkat edeceksin Polat..!”
Tepsideki kahvenin birini alıp sertçe bıraktım önüne..
Yarısı içeri, yarısı yere dökülmüştü,
birazda Polat beyin cilalı ayakkabılarına..
“Yavaş lan..!” diye kükreyip ayaklandı yerinden sinirle. Bense keyifle kuruldum koltuğa..
“Şimdi..” dedim. “Derdin ne açık açık söyle Polat.. Bu gereksiz ziyaretini neye borçluyuz?”
Bir yandan ayakkabılarını siliyor, bir yandan da bana bakıyor ters ters.
Kalkıp oturdu karşıma.
“Ben hisselerimi satıyorum,” dedi, o rahat tavrıyla.
Kaşlarımı çatıp, baktım yüzüne.
“Sebep?” dedim, sessizce.
Biraz kem küm etti önce.
“Bana göre değil artık bu işler.
Yurtdışına yerleşeceğim.”
Belli bişeyler karıştırıyordu.
İnanmadım bahanesine.
Telefonu çıkardım
“Polat hisselerini satıyormuş.
Bi bok var bu işte, hemen araştır.” yazıp gönderdim Cemil’e.
“Ben ne şirkette, ne otelde başka ortak istemem. Ederi neyse ben alırım.” dedim.
Yüzünde rahatlıkla karışık bir rahatsızlık vardı.
“Tamam, ben devredeyim.
Bir süre kafa tatiline çıkacağım.
İmzalar sende olsun.” dedi.
O an iyice emin oldum, bi işler dönüyordu. Yıllarca benimle yarışan, olduğum konuma göz diken adam şimdi gelmiş bana imza yetkilerini devredecek.
Gözlerimi diktim gözlerine, sorgularcasına..
Yüzünün her bir köşesine yalan sinmiş bir suret..!
Tam o sırada telefonum titredi.
Cemil’den gelmişti mesaj;
“Polat oteli komple hibotek etmiş ağam. Kumarhane çetesine. Adamlar peşinde.
Belli kaçacak ibne.”
Yüzüm kireç gibi kesildi o an.
Telefonu sıktım öfkeyle.
Polat’ın yakasına yapıştım aniden.
“Babanın gece gündüz didinip kurduğu emekleri, Nasıl çöp ettin ulan…” diye bağırıp yumruğu geçirdim suratına.
Önce sendeledi Polat..
“Ne oluyor lan ..! Ne yapıyorsun..!” diye bağırdığı sırada bir yumruk daha indirdiğim suratına.
Yere düştü aldığı darbe ile.
Ayaklanmaya çalışırken yakasından tuttuğum gibi kaldırıp sürükledim duvarda asılı resmin karşısına;
“Bak..” diye bağırdım boğazım yırtılırcasına..
“Bak ulan it..! Bu adam gece uyku bilmedi bu şirket için..!”
Gözlerini kaldırdı baktı babasının duvarda asılı resmine..
Utanır mı? Sanmam..!
“Bu adam..! Harama el uzatman büyüttü bu işleri.. Onun harama bulaştırmadığı soyunun yüz karasısın sen it..!” diye bağırıp fırlattım Polat’ı duvara doğru.
Öfkem dindi mi? Hayır..
Diner mi? Asla..
Sabırda bitti, Hatır da..!
Artık Polat’ta tanışacak Agir’le..
Polat yerde, duvar dibinde..
Masama oturdum, bir bardak suyu diktim tepeme..
“Kim bu adamlar ? Borç ne kadar?” dedim. Tam o anda açıldı kapı, Cemil girdi içeri.
İki adım attı yanıma, sessizce:
Önce yerdeki Polat’a baktı öfke ile, sonra döndü bana;
“Adamlar bildiğin Kıbrıs-İstanbul arasında iş döndüren büyük bir çete.
Salih Yılmaz’ın adamları. Bacaksız diye tanınıyor camiada. Sadece kumar değil, işin içinde uyuşturucu, silah, kara para var. Ama en büyük düzenek fuhuştan dönüyor. Çoğunluk reşit olmayan kızlar..!
Mafya bağlantıları sağlam, ama kimin himayesindeler bilmiyorum. Polat borcunu ödeyemeyince, oteli onlara rehin göstermiş.
Şimdi adamlar peşimizde..” dedi.
Sıkıntılı bir nefes alıp, kalktım ayağa..
hemen yüzünü sakladı Polat korkarak, vuracam sandı muhtemelen.
Bence sabır çekip, geçip gittim yanından.
Onca şey anlatmıştı Cemil, ama ben bir tek fuhus kısmında kalmıştım.. Onlarca genç kızın, belki çocuğun günahına bulanmış ellerde..!
“Bunun, buraya geldiğini biliyorlar mı?”
“Yüksek ihtimal evet ağam.. bir kaç güne kalmaz ziyarete gelirler..” dedi Cemil..
Kısa bir sessizlik oldu odada. Telefonu çıkardım cebimden.
“Personellerle Acil toplantı yap Taner.. Otel tadilata girecek, tüm çalışanlar izne çıkacak yarın.. Dönüş belli değil, ama..! Kimsenin maaşı kesilmeyecek.” diyip kapattım döndüm Polat’a;
“Olurda senin bokun yüzünden bi masumun canı yanarsa, o zaman ölümlerden ölüm beğen..” dedim ve döndüm Cemil’e.
“Otelde kimsenin kalmadığından emin olduğun da bizim adamlara haber sal gelsinler. Bu iş dallanıp budaklanmadan çözelim Cemil. Ayaksız mı bacaksız mı ne sikimse onuda iyice araştır. İlla vardır bi zaafı, herkesin vardır..! Birde kimin eteğini sığınıyor, bunu kim kolluyor onu öğren..” dedim.
Tamam diyip kapıya yöneldi Cemil. Tam çıkacakken;
“Şunu da al, tüm evrakları hazırlayıp imzalat..! Bundan böyle Polat Dervisoğlu ne bu otelin nede şirketlerin ortağı değil, sigortalı maaşlı çalışanı olacak..! Hiçbir imza yetkisi olmayacak..” dememle gözleri fal taşı gibi açıldı Polat’ın..
“Ne..! Ne maaşı ne sigortası.. Taşsak mı geçiyosunuz benimle..” diyip panikle kalktı yerinden. Ama ona doğru attığım adımla sindi duvar dibine..
“Seni kendi ellerimle o itlerin eline teslim ederdim de..” dedim sessiz bir fısıltıyla..
“Babana dua et.. şimdi sesini kes ne diyorsam yap.. tek bir hatanda seni babanın hatrı bile kurtaramaz Polat..”