Kozdağlı Konağı’nın kapısı açıldığında doğruldum yerimden.
Hale çıktı.
Yüzünde tanıdık bir acı…
Yaraya benziyordu, içeri çöken türden.
“Ne yaptı o it, ne yaptı bu kadına da böyle soldu yüzü…” Dedim içimden,
Direksiyonu öyle bir sıktım ki parmak uçlarım bembeyaz.
Sonra Hale başını kaldırdı…
Göğe baktı.
Gözleriyle aynı renkti gece; karışmıştı birbirine.
Öyle bir soluk aldı ki,
Benim ciğerime saplandı o nefesin ucu.
Derin…
Acı…
Ve çaresiz.
O hâli…
Bir şey kırıldı içimde o an.
Adını bilmediğim bir şey…
Sol yanımda bir sızı…
Ne desin insan bu hisse?
Bilmiyorum.
Koruma açtı arabayı, bindi.
Hiç düşünmeden, hiç duraksamadan takıldım peşine.
Sanki onu beklemiştim saatlerdir..
Nereye gidiyorsa artık,
Bu gece yalnız değildi.
Yol uzadıkça ben, içimde bir yerlere gömüldüm sanki.
Sonra bir tabela…
“Işıkdere.”
Boşluk gibi çöktü içime.
Çocukluğum…
Sekiz mi, dokuz mu yaşım,
Hatırlamıyorum.
Tarlaya çalışmaya işçiler gelirdi bu köyden.
Bizim araziye.
Dudaklarım kıvrıldı istemsizce.
Bir kız vardı…
Gül.
Altı yaşındaydı belki.
Minicik bir surat…
Ama çenesi koca dünya.
Benim ilk arkadaşım,
Belki de ilk sırdaşım olmuştu o yaz.
Tokasını düşürmüştü bir gün oyun oynarken.
Sarı civcivli bir toka…
Şimdi dikiz aynasında asılı.
“Senden civciv mi olur? Karasın sen, karga gibisin,” demiştim de,
Almış tokayı fırlatmıştı kafama.
Bir güzelde yerden aldığı taşı fırlatmıştı kafama , bir şey diyememiştim.
Elim istemsizce gitti kaşımdaki yara izine..
Birde gülerdi hep.. Benim karanlık çocukluğuma inat, onun neşe saçan bir hali vardı.
O gülüşü…
Hala İçimde durur.
O zaman da yüzümü güldürürdü, şimdi de güldürdü.
Ne garip…
“Büyüyünce alacam seni,” demiştim.
“Ben sana varmam,” demişti.
“Ağa olacam ben.: İstediğimi alırım!” demiştim.
“Sen bizim çilliyi alırsın anca,” demişti.
Çilli dediği de, horozuydu işte..
Zihnimde çocukluğuma dair gezinen o eski sesleri susturup sindim bir köşeye.
Kendimi göstermeden.
Sakince.
Koruma çoktan çekip gitmişti, Hale’yi o evin önünde tek başına bırakıp.
Kapının önünde öylece duruyordu.
Hiçbir yere ait değilmiş gibi.
Ne geldiği yere, ne döndüğü yere.
Baba evidir dedim içimden.
Ama belli…
Yüreğindeki yük, elindeki bavuldan daha ağırdı.
Omuzları çökmüş.
Bakışlarında bir boğulmuşluk…
Bildiğim bir şey.
Oysa ben onu ilk tanıdığımda…
Ne kadar dik başlıydı, ne kadar güçlü…
Susuşuyla bile meydan okurdu adama.
Yutkundum.
Bir küfür savruldu içimden…
Kime, bilmiyorum.
Kendime mi, o ite mi…
Ama bir kadını böyle çaresiz bırakan kimse,
Onun soyu kurusun..
Az sonra çaldı kapıyı.
Açan…
Saçı sakalı kırlaşmış yaşlı bir adamdı.
Yüzünü net seçemiyordum ama
El hareketlerinden belliydi bir şeylerin ters gittiği.
Adam Hale’nin kolundan tuttuğu gibi sürükledi merdivenlerden.
O an içimden küçük bir kıyamet koptu.
“Baba, yapma… Bir dinle…”
diye yalvardı Hale.
Şeytan dedi,
Git.
Sık kafasına.
Hale’yi de elinden tut, çek al bu soysuzun kapısından.
Ama yapamadım.
Durdurdum kendimi.
Korktuğumdan değil…
Kendi canımın korkusundan hiç değil.
Ama bilirim bu toprakların dilini…
Bir kadın adı bir kez düşse dile,
Bir daha susmaz o sesler.
Bir söylenti yeter.
Kadının kaderi değişir.
Onur, bir bakışla yerle bir olur.
Sonrası suskunluk.
Sonrası utanç.
Ve toprak..!
O adam…
Sıfatı sözde baba olan..!
Kızını orada bıraktı, girdi içeriye..
Çarptığı kapının sesi ta ordan deldi kulaklarımı.
Öfkeyle sıktığım yumruğumu,
Ağaca geçirmişim..
Elim sızladığında anca fark ettim bunu.
Hale yürüdü yola doğru,
Korktuğunu biliyorum ama
Geri dönemiyordu işte.
Tam benim sırtımı dayadığım ağacın önünden geçerken,
Tuttum kolundan,
Kapattım ağzını.
Korkuyla açıldı gözleri,
Titriyordu.
“Korkma… Ağzını açacağım,
Ama bağırıp köyü başımıza toplama,” dedim.
Başını salladı usulca..
Ama ağzını açmamla,
Suratıma geçirdiği tokatla düştü yüzüm yana.
sabrımı zorluyordu bu kadın..
‘Dua et kadınsın.’ Diye mırıldandım.
“N’apıyorsun sen? Sapık mısın gece gece,
Ne diye takip ediyorsun beni?” dedi.
Haklıydı,
Verilecek cevabım yoktu.
“Tesadüf diyelim,” dedim.
Çattı kaşlarını,
Gözlerini kısıp baktı bana.
“Eminim öyledir. Çekil şuradan,” dedi,
Omzuma çarptığı gibi devam etti yoluna..
Nereye gideceğini kendisi bile bilmezken,
Hala dimdik duruşu güldürdü beni.
“Gece vakti nereye gideceksin? Bin, nereye gideceksen götüreyim,” diye seslendim arkasından.
Öyle bir baktı ki bana…
Allah affetsin, gözlerindeki rüzgar çarptı suratıma.
“Cehennemin dibine gideceğim, Götürecek misin?” dedi bağırarak.
İçimden bir gülme geldi.
Sinirli ama komik kadındı Hale..
“Olur, yolumun üzeri zaten,” diyip gülmeye başladım.
Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim ama,
Benim gülüşüm onu delirtiyordu adeta.
“Benamus!” diyip devam etti yoluna.
“Benamus..!” demişti bana..
İçime oturdu o kelime.
Ne yaşadığını bilmediği bir adamın üstüne, bu kadar kolay boca ediliyordu işte laflar.
Bir kadın ağzından çıkınca, daha da ağır geliyordu sanki.
“Ne namussuzluğumu gördün Hale xanım..” dedim, başını çevirip baktı bana ters ters.
“Milletin karısını gece vakti takip etmek pekte namuslu bir hareket değildir Agir ağa..!” dedi ve dikti ateş karası gözlerini gözlerime.
Sustum.
Haklı mıydı? Belki.
Ama doğrusu bu muydu? Onu da bilmiyorum.
Ben bir adım attım, o on adım geri gitti.
“Sana insanlık yapanda kabahat..! Ne halin varsa gör..” dedim.. arabaya atladığım gibi geçip gittim yanından:
Dikiz aynasından kendi kendine bir şeyler söylediğini gördüm, ama durmadım. İltifat etmediği belliydi zaten.
“Dur be Agir.. dur.. kadını orada bırakıp nereye gidiyorsun…” dedim kendi kendime. Ve durdurdum arabayı.
Ne namussuzluğum kalmıştı ne sapıklığım…
Ama onu orada öylece bırakmak…
Yakışmazdı bana.
İçime sinmedi.
Ben böyle bir adam olmadım hiç.
Olmayacağım da.
Döndüm geri… İyi ki de dönmüşüm…
İki üç köpek peşinde, Hale önde koşuyor… Hemen arabayı kırdım önüne… Işığı gören tavşan gibi kaldı öylece…
Gözleri büyümüştü, nefesi kesik kesik..
Ama gördüm o an…
O gözlerde bir “iyi ki geldin” vardı.
Dili Söylemese de, kalbi söyledi.
Ama inadı sustu.. belkide nefreti..
“Sen gitmedin mi?” dedi, soluk soluğa…
Gitmek istedim ama gidemedim Hale..
Senin için değil. Kendi vicdanım için.” diyemedim..
O an kozların elime geçtiğini fark ettim…
Ama niyetim kötü değil, Allah biliyor.
O ‘benamus’ içime oturmuştu..
Yerden aldığım taşı köpeklere fırlatıp, kaldırdım başımı baktım gece karası gözlerine…
Ah o gözler…
Adamı ya mecnun eder, ya toprak.
ortası yok.
“Teşekküre gerek yok.. insanlık görevimiz” dedim, kasıla kasıla…
Yüzünde memnuniyetsiz bir bakış, kıstı gözlerini…
“Senden insanlık bekleyen yok..” diyip arkasını döndüğü gibi, ileride bekleyen köpeklerle bir adım geri attı hemen…
Bense arkasında, ellerim cebimde, yasladım sırtımı arabaya… yüzümde keyifli bir gülüş…
“Git hadi..! Git de hayvanların akşam yemeği ol..” dedim…
Bir bana baktı, bir köpeklere…
O an hesap yaptı kafasında.
Hangi taraf daha tehlikeliydi acaba?
Sonra bir şey demeden geçip oturdu arka koltuğa…
İçeri süzülüşü bile bir meydan okuma gibi.
Sanki yenilmemiş gibi.
Gözlerimi kısıp izledim, arka koltuğa kuruluşunu…
Bilerek yapıyordu.
İspatlayamam ama eminim.
Damarıma basmak için seçiyor her hareketini.
“Özel şoförün mü sandın beni Hale xanım.. öne geç.” dedim. Ama nafile.
“Geçmiyorum..” dedi, omuz silkti birde..
“Sabır ya Rabbim…
Kendime değil, dilime sabır.” dedim,
dudaklarımda bir gülüş.. ama bu defa sinirden..
Sabır çekip, geçtim direksiyona el mecbur…
Bir kaç dakika sonra
“Dur dur dur..” dedi telaşla…
Meğer bavulunu unutmuş köpeklerden kaçarken…
Vallaha bu gece sınanıyorum.
Hale’yle, itlerle, geceyle cebelleşiyorum…
Ama asıl derdim kendimle.
İyiden iyiye şoför bellemiş beni…
“Dön..! eşyalarım ver bavulda …” dedi hanımefendi.
Bavuluymuş derdi… Oysa ben onun yüreğini toplamaya çalışıyorum saatlerdir, kendi dağınıklığımın içinde.
Artık tahammül sınırım kalmamıştı…
“Oldu… Sabaha kadar seninle mi uğraşacağım. Kocan alır yenilerini.” dedim, devam ettim.
“Uğraşmasaydın! Ben mi dedim sana beni takip et diye, Allah Allah ya!” dedi, ellerini göğsünde birleştirip çevirdi başını camdan dışarıya Hale.
Birkaç dakika sonra;
“Hem… hem sen saatlerdir konağın önünde ne halt ediyordun, ne yapmaya bekledin onca saat…?” Deyip dikti gözlerini dikiz aynasına… O an kesişti bakışlarımız.
Yüreğime çarptı o bakış.
Baksam şöyle durup,
saatlerce,
aylarca,
asırlarca…
Dinlensem o gecelerde… Unutsam tüm dertlerimi…
Ama yapamadım, çektim hemen bakışlarımı.
“İşlerim vardı…” dedim kısa ve net.
başka ne diyebilirdim ki… Seni o itin elinden alamadım, yüreğim orda kaldı mı diyecektim. Sustum…
Saçmalıktı…Tekrar çevirdim gözlerimi dikiz aynasından, onun yansımasına…
Çok güzeldi be… Ama güzelliği gözlerinden değil, taşıdığı acıdan geliyordu. Yaralıydı. Belkide O yüzden güzeldi bu kadar.
Kara kaşı kara gözü… Dolgun dudakları… Upuzun sırmaları…
Ama beni en çok gözleri çekmişti sünnet günü, ilk gördüğümde.
O gece gözlerinin ardında sonsuz bir boşluk, koskoca bir acı vardı… Yürek acısıydı…
Nerede görsem tanırım o bakışları… Kendimden bilir, tanırım…
Aklımda, yüreğimin hesaplaşmasını bir kenara bırakıp;
“Konağa mı götüreyim seni?” dedim.
“Hayır…” dedi sesi titreye titreye…
O “hayır”da neler vardı kim bilir…
O hayırda korku yoktu, yıkılmışlık vardı.
“Gidecek yerin yok mu?” dedim.
Ama acıtmak için değildi, yemin ederim…
Bunu sormak bile ağır biliyorum. Ama bilmek istedim… Hangi boşluğa düşüyor bu kadın, nereye savruluyor?
O an gördüm, gözünden bir inci tanesi süzülmüştü.
Bana belli etmeden usulca sildi elinin tersiyle…Ses etmedim…
Görmemiş gibi yaptım.
“Fırat’a haber edelim o zaman? O çaresini bulur.” dedim. Çözüm yolu bulmaktı amacım.
İçim içimi yiyordu çünkü. Ne yapacağımı bilemez halde, aklıma ilk gelen ismi attım ortaya. Fırat… bir çıkış kapısı gibi gelmişti o an. Ama Hale’nin o anki bakışı…
gözleri açıldı kocaman.
“Yok, yok kimseye haber verme..” dedi.
Onun çaresizliği, benim kanıma dokundu…
Yaralıydı.. Kendine bile dokundurmuyor.
Korkudan değil bu…
Utançtan, öfkeden,
belki de yorgunluktan.
Nihat’ın kirine bulanmış bir hayatı sıyırmaya çalışıyordu üstünden.
“Ecdadını s.keyim senin Nihat..”
diye küfürler savurdum içimden.
Kadının içine atıp da söyleyemediği ne varsa, ben içimden haykırıyordum onun yerine. Belki küfürle çıkmaz içimizdeki yangın, ama en azından biraz söner sandım.
Camı araladım hafiften.
İçeri biraz hava girsin istedim. Ya da belki de içimde dolup taşan ne varsa dışarı kaçsın… bilmiyorum.
“O zaman Amed’e gidiyoruz..” dedim.
Plan net.
Otele yerleştiririm sonra da çekilirdim aradan.
Ama Hale doğruldu yerinden, gözlerinde bir telaş…
“Ne… Ne Amed’i be… Ben gelmem seninle Amed’e..” dedi bağırarak…
Sanki onu kaçırıyormuşum gibi bir hal almıştı yüzü.
Baktım… bir an çocuk gibi korkmuştu.. Sığınacak bir yeri yokmuş da ben üstüne yürüyecekmişim gibi.
Bir gülme aldı beni.
Ne yapayım… kendime bile yabancıydım o an. Gülmek geldi içimden. Uzun zamandır böyle gülmemiştim… ne kendime ne başkasına.
“Sakin ol… Konağıma gelin götürecek değilim seni Hale xanım…” dedim gülerek.
Dalga geçmem, onun sinirini bozuyordu içten içe.
Biliyorum… bilerek yapıyorum zaten.
O benim sınırlarımı zorluyordu,
ben de onun sinir sistemini bozuyordum işte… karşılıklı.
Ama lafım daha bitmeden, öyle bir baktı ki… Bıçağı sapla, daha az acıtır.
“Hıı, götür de benim de cenazem çıksın o cehennemden..” deyip nefretle baktı bana.
Bir anda dondu gülüşüm.
Öylece kaldım.
O laf…
Cenaze…
Şimâl’e geldi lafın ucu…
Sonu bana dokundu…
Bir kelime. Sadece bir kelimeyle, kalbimin altını üstüne getirdi.
O sabah…
o tabut…
o sessizlik…
sonra Şimâl…
Gözlerim doldu o anda.
İma ettiği şeyle yıllardır dinmeyen acım tekrar körüklenmiş, yaram tekrar kanamıştı.
İçimden bir şey koptu sanki. Orada yok saymaya çalıştığım ne varsa, kapı gibi dikildi karşıma. Hale’nin dili değdi ama benim suskunluğum kanadı..
Boğazıma oturan yumru ile zar zor yutkundum önce,
ardından da gözümden sakallarıma doğru süzülen yaşı sildim belli etmeden.
“Otele yerleştireceğim seni..” dedim.
Ses tonum da değişti.
Ne kadar saklamaya çalışsa da,
kırıklar dökülüyor insanın sesine.
“Gerek yok. Amed’de amca kızım var, adresi tarif ederim, oraya bırak beni..” deyip çevirdi başını camdan dışarı.
Çekti gözlerini benden.
Çekmesi daha hayırlıydı…
Onun o bakışları… İnsanı kendinden soğutan cinsten…
İnsan bazen aynaya bakmak istemez ya… işte Hale’nin bakışı da öyle.
İçindeki nefreti yüzüme yansıtıyor.
Öyle bir nefret…
Öyle bir kin…
Sonum, o bakışların altında ezilmekten olacak gibi..
Belki de olacak…
çünkü ben bu kadına ne kadar yaklaşsam, o kadar batıyorum kendime.
Sustum bende.
Hale konuşurken içimde başka bir şey çatırdadı.
Acının üzerine bir öfke, öfkenin üzerine başka bir sessizlik çöktü.
Ben kimseye iyi gelmedim belki, ama kendime de hiç adil olmadım.
Yaralı birini görünce, kendi yarama sarılır gibi davranırım.
Sanki onu iyileştirince, içimdeki acı da diner sanırım.
Ama hiçbir yara bir diğerine merhem olmuyor Hale…
Hiçbir gözyaşı, bir başkasının suskunluğunu çözmüyor.
Oda beni Şimâl’in katili biliyor.
Herkes gibi.
Gözümün içine bakmadan konuşan
Yüreğimdeki sessiz mezarı görmeyen herkes, kalbinde çoktan hükmünü vermiştir zaten
Ne desem fayda etmez.