13.Bölüm

1513 Words
Amed’in altını üstüne getirdim… Ne Raşit vardı, ne de arkasında bir iz… Her arayışta elim boş kaldı, her yokuşta içimdeki öfke biraz daha kabardı. Sanki içimden bir yer çatlayacak da içimde bir başka Agir doğacak gibi… daha öfkeli, daha suskun… daha karanlık. Söz verdim Fırat’a: “Bulduğum gibi önüne atacağım onu,” dedim. Kardeşim de olsa, kendi kanımdan da olsa… yemin ettim, ve artık geri dönüşü yoktu. Aklıma gelen her pansiyonu, her köhne odayı tek tek dolaştım. Raşit’in nefesini arar gibi… bir gölge, bir ses, bir iz… Ama yok. Yine bulamadım. Ve yine bir hırsla çıktım son otelden… ve karşımda o.. Hale. Gece gibi yine… karanlık, sert, suskun. Gözleri, içimde susturduğum her cümleyi yeniden konuşmaya zorluyor. Sormak istedim aslında… “İyi misin?” demek istedim. Ama yapamadım. Yutkundum. Yüreğimde hâlâ o gecenin yankısı. Gözlerimi kaçırdım, bir şey demeden geçip arabaya bindim. Zaten… umrunda da olmamıştır. Raşit’in peşindeyken unuttum bugün Hale’nin avukatla görüşeceğini. Boşanacakmış. Kurtulacakmış o heriften. Ben… ben o gece bıraktım onu, o evin kapısında. O tekinsiz sokakta, eli boş, yüreği darmadağındı. Ardına da birini taktım. Korusun diye değil sadece… biraz da içim rahat etsin diye belki. Kendi vicdanımı susturmak için. Sonra duydum… avukat arıyormuş. Hemen kendi avukatlarımdan birini araya soktum. “Ne para isteyin, ne başka şey. Yeter ki tek celsede kurtarın şu kadını o cehennemden.” dedim. Tüm belgeleri, delilleri ben toplayacaktım. Her pisliği ortaya ben serecektim. Çünkü o adam, Nihat.. Karısı çatısının altından çıkar çıkmaz, bir başkasının yatağına girecek kadar, başka bir tene dokunacak kadar karaktersizdi..! Arabayı kuytuya çektim. Çay bahçesinde avukatla konuşuyordu , izledim Hale’yi. Yarım saat sonra el sıkıştı adamla, yürüyüp gitti. Beni görmedi. Bilmiyor. Bilmeyecek. Ama ben… ben onun gölgesiyim artık. Uzakta, sessiz, ama hep bir adım gerisinde.. Olurda düşerse, olursa yorulursa bir duvar bilsin beni.. İsterdim ki dağ bilsin, dayasın tüm yüklerini omzuma.. Hayal işte.. Umut.. Sordum kendime yüz kere, bin kere: Niye Agir? Niye bu kadın? Niye böyle tutuldun? Niye uzak duramıyorsun? Cevabı bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Sadece… Oyanındayken içim bir anlığına susuyor. Gidince yeniden bağırıyor, Avaz avaz.. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.. Buraya döndüğümden beri zaman kavramı yok artık bende.. Başımı yasladım koltuğa. Cam sonuna kadar açıktı. Nefes alabiliyor muyum? Yok… hiçbir şey girmiyor içeri. Ne hava… ne umut. Bir el var boğazımda.. Alma diyor.. nefes alma artık.. “Burası sana iyi gelmiyor, ağam,” dedi Cemil.. Öylesine kaptırmışım ki kendimi içimdeki cehenneme, duymamışım bile geldiğini.. Sessizce baktım yüzüne. “Yaram da burada, şifam da burada saklı Cemil..” dedim. Gülümsedi.. Acıyla harmanlanmış bir gülüş.. “Şifa arıyor musun ki ağam?” dedi. Sustum. O suskunlukla indim arabadan. Sırtımı dayadım Keçi Burcu’nun taşına. Ne zaman nefesim tıkansa… kendimi burada buluyorum. “Her yanım çıkmaz sokak, Cemil… Nereye dönsem duvar. İçim dar, yüreğim dolu, elim tetikte. Sözde, kan dökmeden kesecektim tüm hesapları. Sözde, adam gibi bitirecektim bu savaşı. Ama bak… yine kan aktı. Ve yine en masum olan… yine en suskunu yandı önce.” dedim. Cemil hiçbir şey demedi. Sadece sustu. Ama o suskunluk, bir hançer gibi göğsüme saplandı. Sonra başını çevirmeden, kendi kendine konuşur gibi mırıldandı: “Bu toprağın kanunu bu, ağam… Kanla yazılan kanunun, hesabıda kanla soruluyor işte.” dedi. Elini yavaşça cebine attı. Telefonunu çıkardı. Sanki içinde bir yangını avuçlarında bana uzattı. Aldım. Ekrana baktım. Ve oradaydı. Raşit. Kardeşim dediğim. yerde, kan içinde, bir köpek gibi kıvranıyor. Gözüm ekrana takıldı… ama kalbim orada durmadı. Kıpır kıpır etti içim. Sanki her şey daha da ağırlaştı. Başımı kaldırıp Cemil’e baktım. İçinde intikam kadar sessizlik de vardı. Cemil pek konuşmaz.. ama konuşsa bile en çok gözleri söyler derdini. Ve o gözler… yangın gibiydi şimdi. Ona göre… bir kadına uzanan el, kökünden kesilmeliydi. “Ne zaman buldun?” dedim. Sanki cevabını bildiğim soruyu yine de sorasım geldi. “İki saat kadar oldu,” dedi. “Niye haber etmedin daha önce?” dedim. Sustum, yutkundum… Biliyorum niye etmediğini. “Haber etseydim,” dedi, “hırsımı alamazdım ağam…” Ve haklıydı. Öylece baktım. Video hâlâ elimde. “Baya almışsın hırsını,” dedim sessizce, gözümle ekranda Raşit’in dağılmış suratını işaret ederek. “Soğudu mu için?” dedim sonra. Başını iki yana salladı yavaşça. Ama gözleri… o gözler öyle nefret doluydu ki… sanki hâlâ susmamıştı içindeki öfke. “Soğumaz ağam…” dedi, “kafasına sıkmadan soğumaz.” Ben bir şey demedim. Demem. Çünkü bazı sözler… sadece içte kalmalı. Arabaya atladık. Sözsüz, ama aynı yangının içinde, aynı yola düştük yine. Bu gece de… içimizdeki karanlıkla baş başa kaldık. Sessiz, sarp bir dağ yolu… Amed’in en tenha tepeleri. Rüzgâr bile konuşmuyor burada. Sanki herkes, her şey az sonra olacakları sezmiş gibi suskun. Ve ben… ben birazdan kendi elimle kardeşimi celladına teslim edeceğim. İçimde, anlatamadığım bir ağırlık. Sırtımda değil… tam göğsümde duruyor. Ne öne eğilebiliyorum, ne dik durabiliyorum. Mağaranın kapısında yarım saattir ayaktayım. Ne bir adım ileri, ne bir adım geri. Bir sigara… bir daha… bir daha… Bir paketi bitirmişim. Farkında değilim. Duman içime değil, ömrüme işlemiş gibi. “Girmeyecek misin, ağam?” dedi Cemil. Cevap vermedim. Elimdeki sigaradan son bir duman çektim. Bugün ilk defa… gerçekten yaktı içimi. İlk kez ciğerime değil, kalbime bastı duman. Adım attım. Girdim içeriye. Raşit yerde. Beni görür görmez gözleri parladı. Ayaklanmaya çalıştı hemen. Ama ben bir adım geri çekildim. Elimi kaldırıp , dur dedim. Sözle değil… bir yabancıya der gibi. “Abi… abii… biliyordum geleceğini. Beni kurtarmaya geldin değil mi?” dedi. Sustum. Başım dik. Gözüm onun gözlerinde. İnançla parlayan o bakışlarda. “Seni kurtarmaya gelmedim, Raşit,” dedim. Kaşları çatıldı. Şaşırdı, anlamadı önce. Sonra gözbebekleri büyüdü. “Hepimizi senden kurtarmaya geldim…” deyince, anladı. Korktu. “Yok…! Kardeş kardeşe bunu yapmaz! Abimsin sen benim, öldürmezsin beni!” dedi. O an… Gülmek geldi içimden. Acı bir gülüş. Aklıma bir hafta sonu, yurttan eve geldiğim o gün geldi.. Doğum günümdü, ertesi gün. Elimde kendi aldığım bir yaş pasta.. Niyetim konaktakilerle kutlamak değil, annemin mezarında üflemekti yeni yaşımın mumunu.. Ama olmadı.. Raşit odama sakladığım pastayı bulmuştu.. Hiç unutmadım o gün yüzündeki o gülüşü.. Sinsi, arsız bir gülüş.. Gözümün içine baka baka benim odanın camından aşağı atmıştı.. Babamın ayakları dibine.. Sonra da… “Abim attı,” demişti ve kimse sorgulamadan Raşit’e inanmıştı.. “Niye yapıyorsun bunu? Dua et kardeşimsin!” demiştim o gün. O ise yüzüme sırıta sırıta bakıp; “Biz kardeş değiliz,” demişti. Birde üzerine Okkalı bi tokat yemiştim o gün babamdan.. “Nimete saygı duymazsan, bir lokma ekmeğe muhtaç kalırsın..” diyip tüm Haftasonu aç bırakmıştı.. Haa.. birde Raşit pasta istiyorum diye ağlayınca oğlunun en sevdiği pastadan özel getirtmişti.. Kestaneli pasta..! Onlar orada güle oynaya kestaneli pasta yerken, Ben odamda… açlıkla suskundum.. Zihnim bana oyun oynuyor yine. Karşımda o küçük, arsız Raşit’in gülüşü. Ve içimde o günkü sözü yankılanıyor: “Biz kardeş değiliz.” Yaklaştım. Diktim gözlerimi, korkudan titreyen bakışlarına. “Biz kardeş değiliz…” dedim. O günkü gibi. Ama ben onun gibi gülmedim.. Çok geçmeden, adamlardan biri seslendi.. Fırat gelmişti. Adını duyar duymaz Raşit’in gözleri panikle büyüdü. Mağaradan çıkıp, yürüdüm Fırat’a doğru. Yavaş, kararlı, sessiz.. Arkamdan adamlar sürükleyerek getirdi Raşit’i. “Ben sözümü tuttum, Fırat Ağa,” dedim. “Gerisi sende.” “Eyvallah,” dedi. Sesi sakin, gözleri alev. Anladım o an… bu iş kolay bitmeyecek, Raşit kolay ölmeyecekti. Son bir kez döndüm, baktım ona. Sürüklenmiş, kanlı, bitik. “Abi!” diye bağırdı. “Sessiz mi kalacaksın? Bu adam beni öldürecek… ben senin kardeşinim!” Yavaşça yaklaştım yanına. Çenesi elimde. Titreyen bedenine eğildim. “Kadına el uzatan bir adamın, itten farkı yoktur, Raşit. Kapıma bağladığım itin bile canı senden daha değerlidir.” dedim. Sonra yürüdüm. Arkamdan ne dedi, duymadım. Bakmadım da. Çünkü bazı yüzler, bir daha asla dönülmeyecek bir yerdedir artık. Kontağı çevirdi Cemil ve ben uzaklaştım kardeşimin mezarından.. “Bir hesap daha kapandı he, ağam…” dedi Cemil. Yüzüme bakmadı, ama beni gördü o an. Yüreğimin tam içini. Kelimeyi nereye gömdüğümü… o anladı. “Kapandı, Cemil… kapandı.” dedim. Gözüm dışarıda. Karanlık bir vadide kaybolmuşum sanki. Yol bitiyor ama içimdeki ağırlık hâlâ yerli yerinde. Sonra birden durdu. Keskin bi fren sesi yankılandı toprak yolda. “Ne oluyor?” demeye kalmadan kolçaktan bir kek çıkardı. Küçük, çilekli.. Benim sevdiğim gibi. “Mum yok ağam idare et..” dedi gülerek ve çakmağı yaktı.. “Yeni yaşın mübarek olsun kardeşlik ..” dedi.. O an içimden bir şey düştü. Sessiz. Sanki biri yıllardır susan çocuğun elini tutmuş gibi. Bugün doğum günümdü. Ve ben… en son , o gün pasta üflemeye niyetlenmiştim.. O günde üfleyememiştim ya.. Neyse.. “Eyvallah kardeşlik .” dedim, çakmağı üflemeden, parmak ucumla söndürdüm.. Cemil sustu biraz, sonra döndü bana; “Şimdi ne yapıyoruz?” dedi. “Her sene ne yapıyorsak onu…” dedim. Baktı yüzüme. Gülümsedi. İkimiz de biliyorduk ne demek olduğunu. “Hazır her şey zaten…” dedi. Gülümsedim ben de. Yaralı bir tebessüm. “Biliyorum,” dedim. Çünkü o, her yıl olduğu gibi yine yurtlardaki çocuklara pasta göndermişti. Hediyeler, oyuncaklar , ayakkabılar… Çocukların gönlünü şenlendirecek ne varsa işte.. Çocukken Peri Anne’nin bisküvili pastasıyla kutladığımız o doğum günlerini, şimdi başka çocuklar yaşasın istiyorduk. Belki iyileşme biçimimiz buydu. Belki de kendi içimizde hâlâ çocuk kalan bir yanın yaş gününü kutluyorduk. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa; bazen bir mum, sadece ışık vermez… bazı yaraları da usulca yakarmış.. Yana yana iyileşiriz bizde belki birgün..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD