12.Bölüm.

1864 Words
Konağın önüne geldiğimde, bir şey sıkıştı içime. Fırat’ın arabası konağın önünde, kapısı bile açık halde.. Farları kapalı, motoru sıcak. Onun Buraya keyfi gelmeyeceğini koca memleket biliyordu artık. Ve ben, gecenin içine gömülmüş öfkeyi yüzünden tanırım. “Yine ne oluyor ulan…” dedim dişlerimin arasından. Bu konağa huzurun haram kılındığını unuttu zihnim bir anlığına.. “Acaba Haleyi mi?” diyip sustum.. Kendi içimin bile duymaması gereken bir sırdı sanki bu yüreğimde taşıdığım.. Adımlarım ağır, içim adımlarımdan da ağır.. Avlunun kapısı açıktı. İçeri adım atar atmaz, silahın soğuk nefesi değdi alnıma. Ve Fırat oradaydı. Avlunun ortasında, yerde kanlar içinde yatan korumalardan biri ve Fırat Kozdağlı tüm namluların ucunda.! Kapanmamış bir hesap gibi dimdik karşımda. “Ne oluyor yine Fırat Ağa?” dedim. Sözlerim serin, sesim tok. Ama içimdeki kasırga, her harfte daha da büyüyordu. “Konağımı basmayı alışkanlık mı ettin kendine?”diye ekleyip dikildim karşısına. Göz göze geldik. O susunca daha çok duydum öfkesini. “Ardil nerede?” dedi tek nefeste. Sanki bu sorunun cevabıyla ya yaşayacaktı, ya yakacaktı memleketi. “Ne diyorsun sen…” dedim, bir adım daha yaklaştım. Kaşlarım çatık, kalbim agzımda atıyordu sanki.. Gözlerimin içini okudu. Ve ben onun gözlerinden Ardil’in yokluğunu öğrendim. Yoktu. “Çocuk yok Agir Ağa…” dedi. Boğazım kurudu. Kalbim değil, ellerim terledi ilk. Gözüm hemen terasa gitti. Oradan izliyordu olan biteni. Babam… Ellerini arkasında, yüzünde yine o gülüş.. Zafer kazanmışcasına, öylesine rahat.. “Raşit nerede baba!” diye seslendim yukarı. “Ne bileyim nerede. Sabah seninleydi, bir daha görmedim…” dedi.. Ama ne sözü, ne gözü dürüsttü.. Yalan su gibi akıp giderken, onun rahatlığıyla öfkeden ısırdım dudak içlerimi. “Ulan Raşit…” diye geçirdim içimden. Bir kere daha bu ismi duymak istemiyordum. Ama her felaketin göbeğinde o vardı yine. “Sakin ol Fırat Ağa… Sabah getiririm Ardil’i sana,” dedim. Dudaklarım söylese de, kalbim bile inanmıyordu kendime.. Ben kana bulaşmamaya yemin ettikçe, bu topraklar kana doymuyordu işte. Şimdi sıra Raşit’in di.. Oysa daha bir kaç gün önce uyarmıştım, hem onu, hem akıl hocasını.. ‘Beni kardeş katili yapma.’ demiştim, ama yine boşaydı ikazım.. Bu sondu ve ben kanımdan olan bu kansızın bir kez daha o çocuğada, anasına da zarar vermesine izin vermem. Raşit gibi bir manyağın, yapabileceklerinin bir sınırı yok, ama ben kendi sınırlarımı biliyorum.. Kadın demek sınır demekti benim kitabımda.. Çocuk demek sınırın en çizgisi.. Ve Raşit o sınırları aşalı çok oldu.. Ama Fırat… Belli ki durmayacak.. Gözlerini kaplayan öfke ile baktı bana; “Sözünü tutmadın. Üstüne bir de kardeşin olacak o it, yine el uzattı benim olana… Bu defa bu işi kan temizler.” diyip tepeden bize bakan babama döndü bu defa. “Buraya son gelişimde, piçinin leşini serecem önüne Vahap ağa.. Sözüm olsun.. Kozdağlı sözü..!” diye bağırdı. Yeminiyle konağın taşları bile ezilmişti sanki. Arkasına bile bakmadan çıktı kapıdan. Gölgesi duvarlardan silinmeden, emirlerini savurdu kapıya yığdığı adamlara; “Amed’in altını üstüne getireceksiniz! Bir saat… Bir saatiniz var, o kansızı sağ istiyorum!” diyip arabasına binerken dikildim önüne.. “Raşit’e dokunmayacaksın Fırat… Sana verdiğim söz hala geçerli. Sabah Ardil’i, istediğin evraklarıda getireceğim kapına.” dedim. Kaşlarını çatıp yüzüme baktı. Yüzünde hafif bir sırıtış.. en tehlikelisinden. “O iti benden önce bulursan, belki yaşar. Ama ben bulursam… leşini sererim kapına Agir Ağa…” dedi ve gitti. Yalnızlık ve belâ kaldı ardında. Bir de içimde dev bir sıkıntı… Derin bir nefes çektim. İçim içime sığmadı. Kapıyı yavaşça kapattım. Sonra; “Baba!” diye inlettim avluyu.. Koca konak inledi. Yukarıdan ağır ağır iniyordu Vahap Ağa. Yine elleri arkada, yine her şeyden bihaber bir edayla… Ben ise gözlerinin içine baka baka soracaktım hesabımı.! Bu defa, kaçacak tek bir cevap bile bırakmadan. “Baba…” dedim tekrar. Sakince. Ama içimde taşan bir sel vardı artık. Adımları yavaş, bakışı uzak. Dikildi karşıma, Sanki bu evde değilmiş gibi, sanki torunu kayıp değilmiş gibi… “Ne var Agir?” dedi. Bir parça bile sarsılmamıştı sesi. Ben, onun bu suskun rahatlığından hep korkmuşumdur. Sadece kötü insanların bu kadar sakin kalabildiğini çocuk yaşta öğrenmiştim zaten. Yaklaştım. Gözlerinin içine baktım. “Raşit nerede baba?” Dudaklarından yine tek bir kelime düştü: “Bilmiyorum.” İşte o an bir şey koptu içimde. Gülmeye başladım. Sinirden mi, çaresizlikten mi… bilmiyorum. “Bilmiyorsun…” dedim. Bir adım daha attım, nefesimi hissetti artık yüzünde. Gözbebeklerinin titrediğini belki ilk kez görmüştüm. Benim öfkemden mi? Oğlunun can korkusundan bilmiyorum.. “Raşit nerede dedim baba!” derken Sesim daha da yükseldi. Ama yine de gözlerim daha çok bağırıyordu. O ise bir anda çattı aklaşmış kaşlarını, Sesi sert, nefesi soğuk..! “Sesinin ayarını bil Agir! Baban var karşında ulan deyyus!” dedi. Sustum. Ama gözlerimi çekmedim. O susunca, onun suskunluğunu kıracak her kelime ağzımdan dökülmeye hazırdı artık. Geri çekilip oturdu sedire. Bakışlarını saklamadan dikti üzerime. “Sen bizim kanımızdan olanı, o itin soyuna kendi ellerinle satacaksın, sonra benden de Raşit’ten de susmamızı bekleyeceksin… Bu mudur senin şerefin?” dedi tek nefeste. Kalbim değil, alnım zonkladı bu sözle. Şeref.. Haysiyet.. Onur.. Oysa o kansız oğlu, bu üç ana kuralı ayaklar altına alalı on sene olmuştu.. Benimse şu hayatta korumam gereken şey’di şerefim.. Elim istemsizce indi masaya Bir tokat gibi. Sert. “Ben kimseyi satmadım!” dedim. “Senin o şerefsiz oğlunun beş para etmez canı için yaptım anlaşmayı…” Burnumun kemerine gitti parmaklarım. Öfkem gözlerime dolmuştu, ama içime çöken pişmanlık çok daha ağırdı. Başımı kaldırıp, baktım onun o hissiz yüzüne.. Ellerimi masanın üzerine dayadım, basımı hafiften kaldırıp baktım suratına.. “Ama..! Hatayı en başta yaptım ben..” dedim. Bakışlarım hala babamın gözlerinde.. “Siz benim yokluğumu fırsat bilip, bunca zulmü Ardil’e de Mevâ’ya da ettiniz…Şimdi hangi yüzle, hangi hakla o çocuk üzerinde söz sahibi oluyorsunuz baba? Ben o itin canını, Mevâ’ya yaptıklarını öğrendiğim gün almalıydım, hatayı ben en başta yaptım” Yılların gecikmiş hesabı dilime dökülerken, ne sesim titredi, ne gözüm. Ama içimdeki vicdan, ilk defa bu kadar yük olmuştu omuzlarıma. O ise hiç utanmadı. Hiç sarsılmadı.. Pişmanlığın zerresi bile yoktu gözlerinde. “Dayak yediyse boşuna mı yedi ulan? Kadın olup da kocasına karılık yapsaydı! Boşuna mı dellendi Raşit? Durduk yere mi dövdü?” dedi.. İşte o an içimdeki her şey sustu. Bir kez daha taşıdığım kana, soyadına lanet ettim. Gözlerimi sımsıkı yumdum, bir nevi kendimi sakinleştirmek için.. ama yok.. Olmadı. “Baba…” dedim. Yutkundum. “Hâlâ o şerefsizi savunuyorsun… Allah’tanda mı korkmazsın sen…” Başımı yana çevirip, derin bir Nefes aldım, kalbim içten içe kanıyordu artık. “Ama Bitti…” dedim. “Bu sondu..” Artık sondu.. Raşit’in artık bu dünyadaki nefesi sayılıydı benim gözümde.. Kapıyadan çıkacakken; “O ne demekti Agir?” diye arkamdan bağırdı babam.. Sesinde ilk kez korku vardı o an. Durmadım. Bakmadım. Çünkü artık beni durduracak birsey kalmadı. Kendi kanımdan olanın, hastalıklı kanını bu dünyadan silmek farzdı artık bana. Kapı arkamdan kapanınca, bir devrin küfrüyle çarptı dünya suratıma. Sol omzumdan eksildi bir şey… aile denilen yük mü, yoksa o yüke son kez inanmış hâlim mi… bilmiyorum. Ama içimden biri, “Artık bitti,” dedi tekrar. Ses etmeyen ama susmayan bir öfkeyle yürüdüm konağın taşlığından. Avludan çıkar çıkmaz elim telefona gitti.. Her zamanki gibi ilk aranan isimdi Cemil.. Tek çalmada açıldı telefon. “Neredesin Cemil? Raşit…!” dememle,“Biliyorum ağam… Kemal’i Kozdağlıların oraya gönderdim.” dedi Cemil.. Çatıldı kaşlarım.. “Kozdağlılar ne alaka ulan… Raşit’i bulmamız lazım! Nihat’la işimiz sonra…” “Raşit.. Mevâ’ya ulaşmaya çalışacaktır elbet ağam. Boşuna kaçırmadı çocuğu o it. Amacı kadına ulaşmak zaten…” dedi. Söylediği kelimeyi anca idrak etmişti, Bir anda durdu Cemil’in sesi. Boğazına oturmuştu belli ki. “Kusura bakma ağam… Ağzımdan çıktı birden…” dedi, ama sesinde mahcubiyet yoktu.. Gülümsedim. “Bir daha ağzından çıkana dikkat et Cemil…”dedim. “Hayvanlara hakaret oluyor bu dediğin…” Cemil’in güldüğünü görmedim ama o gülüş geldi geçti içimden. Yılların dostluğu, sesin tonuna sinen tebessümden bile anlaşılır bazen. Telefonu kapadım. Gecenin karanlığına değil, bir ihtimalin ardına yürüdüm. Çünkü Raşit artık sadece kayıp değildi. O artık bir tehlîkti..! Ve ben bir evladı, bir kadını, ve bir ömrü korumak için çıkmıştım yola. Cemil’in Mardin’e gönderdiği adamdan, Raşit itinin yerini öğrendiğim gibi kırdım direksiyonu Eğil’e. Hız kaç, ibre kaçta… bakmadım bile. Ne kadar çabuk varırsam… O kadar çabuk tutabilirdim Mevâ’yı… Ardil’in gözünden silebilirdim korkuyu belki. Tam o sırada titredi tekrar telefonum. Bu kez arayan, Raşit’i bulmaları için yolladığım adamlardan biri.. “Ağam… çocuğu bulduk,” dedi. İçimde bir sinir kıvılcımı sıçradı beynime. Sert, tiz, sabırsız bir sesle; “Biliyorum! Oraya gidiyorum zaten! Oyalanmayın, toplayın herkesi, Eğil’e gelin!” dedim. “Eğil’e mi?” dedi adam. Bir an anlamadı, ya da ben anlamak istemedim söylediklerini. “Çocuğu bulduk demedin mi lan!” diye bastım azarı. . Tahammülüm sıfır. Tek bir gevşeklik… yeminle kanla temizlenirdi o vakit. . Ama sesi titreyerek devam etti: “Ağam… çocuk Eğil’de değil ki. Çiftlikte. Azad Ağa geldi, aldı götürdü…” Freni bastım istemsizce. Araba sarsıldı, yolun ortasında durdum. Boğazıma bir düğüm saplandı o an. “Ne… ne diyorsun sen? Emin misin?” dedim. “Evet ağam… ben gözümle gördüm.” İçimi uzun zaman sonra ilk kez bir korku sardı. Soğuk bir şey… Bileklerime kadar inen bir ürperti… Cemil haklıydı. Bu herifin derdi çocuk değil, Kadındı.. Şimdi de oğlunu alıp, kadını ayağına getirecekti. Böyle kalleşçe bir akıl ancak Vahap ağadan çıkardı… Ama o akıl şimdi Raşit’in elindeydi. Kökledim gazı yeniden. Kendimi zor tuttum yoldan çıkmamak için. Çok geçmeden vardım konağın önüne. Kemal pusuda… gözleri kıpır kıpır. Ve Fırat… O da öğrenmiş belli. Konağa daldık birlikte. Her birimiz bir tarafa dağıldık. Ben merdivenleri çıkmadan önce dönüp baktım salona. Hiçbir şey yoktu. Hiçbir iz, hiçbir nefes, hiçbir gölge. Tam “kaçtı” diye düşünüyordum ki, kulaklarımı delen o ses yankılandı: “MEVÂA!” Fırat’tı. Feryat gibi, ciğerinden kopmuştu. Sanki dünyaya karşı attığı son çığlıktı. Merdiven başında kaldım öylece. Ne içeri adım atabildim… Ne de dönüp gidebildim. Ama gitmek yoktu artık. Kaçamazdım. İçeri girdim. Ayaklarım uyuşmuştu sanki. Kapı eşiğinde donup kaldım. Mevâ yerdeydi. Kan içinde. Üzerine örtülmüş beyaz bir gelinlik… Ama o beyaz, çoktan kana bulanmış. Bembeyaz bir vedaydı sanki.. Boylu boyunca uzanmıştı. Sanki gideceği yere hazırlanmış gibi. Ve Fırat… Sevdiği kadını göğsüne bastırmış… Saklamak ister gibi… Sakınmak ister gibi… Sadece kadını değil… Kendini de kaybediyordu o an. Bir adamın ölümüydü bu. Sessiz, içe batan bir intihar. Mevânın gitmesi demek, Fırat’ın sonu olurdu.. Ve ben… Ne yapacağımı bilmeden baktım onlara. İlk kez öfkemin yetmediği bir yerdeydim. İlk kez… içimdeki adalet de sessizdi. Ama bildiğim tek birsey var.. Mevâ yaşasa bile Raşit artık ölüydü.. Hemen kendimi toparlayıp, çöktüm kadının başına.. Hemen nabzını kontrol ettim. Sıcaktı teni… azdı ama vardı Nabız.. Çok şükür… Bir nefes kadar ince, bir dua kadar güçsüzdü belki ama… hayattı bu. “Nabız var…” dedim kısık ama net bir sesle. Fırat başını kaldırdı o an, gözleri bir anlığına benden kaçtı. Sonra… mavilerine bir ışık düştü, kimsesiz bir çocuğun eline verilen ekmek gibi. Bir şey demedi. Zaten söz gereksizdi o an. Kalktı, aldığı gibi karısını kucağına koştu merdivenlere.. adımları sarsak ama kararlı. Koşar adım indi merdivenleri. Ben de ardından… Aynı yangının içindeydik artık. Bir tarafım hâlâ o kanlı beyazlıkta kalmıştı… Diğer tarafım intikam için çoktan yola çıkmıştı. Kapıdan çıkarken herkes durmuş, sanki nefes bile almıyorlardı. Hepsinin gözünde aynı korku. Ama benden değil, olacaklardan korkuyorlardı. Durup döndüm geriye. Sert ama sönmemiş bir sesle: “O it fazla uzaklaşmış olamaz. Raşit’i bulacaksınız. Sabaha kalmadan o iti bana getirmezseniz, sıkın kafanıza.” Sustu herkes. Eğdiler başlarını, Gözleri yetti zaten.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD