Arabaya atladım.
İstanbul’un geceye yaslanan yolları önümde sessiz, şehrin uğultusu arkamda susturulmuştu.
Direksiyonu kırdım; ormanlık alana giden o karanlık yola saptım.
Ağaçlar arasından geçerken farların ışığı titrekti.
Ama ben o yolu ezberlemiştim.
Her virajı, her gölgeyi.
Çünkü o yolun sonunda… başka kimsenin bilmediği bir evim vardı..
Dışı simsiyah panellerle kaplı, soğuk… ama sığınılası bir kabuk gibi.
Yalnızca yüz tanıma ile açılan kapılar, yüksek çitler, termal güvenlik…
İçerisi sessizdi ama her yer gözetimdeydi.
Görünmeyen gözlerle çevrili.
Koruma araçları, dış halkada konuşlanmıştı.
Geçmek isteyenin önce niyetini, sonra nefesini tartarlardı.
Burası benim kendime yaptığım sığınağımdı..
Dünyadan soyutlandığım, kendimi kendi sesimle yalnız bırakmak istediğim bir sığınak..
Aslında kimseden değil, en çok kendimden kaçmak istediğim zaman sığınırdım buraya.
Kapı açıldığında, içeri sızan ilk şey tanıdıktı.
Peri Anne’nin sesi…
“Üzerinde hâlâ yol kokusu var Agir. Yine kendini unuttun, değil mi?” dedi.
Başımı eğdim.
Çocuk gibi gülümsedim hafifçe.
“Biraz rüzgâr, biraz toprak, biraz da yük kaldı üzerimde, Peri Anne.” dedim hafiften gülümseyerek.
Elinde mutfak önlüğü…
Yüzünde yılların çizgileri vardı.
Ama o çizgilerde kırgınlık değil, görmüşlük duruyordu.
İç çekmiş bir zaman gibi…
“O sevdiğin çorbadan yaptım.
Dışarının yükünü bırak da gel, oğlum.” dedi.
Kırmadan söylerdi.
Ama her kelimesi bir yük alırdı omzumdan.
Bir şey demedim.
Sadece başımı eğdim.
Sofraya oturduk.
Tarhana kokusu doldu içime.
İçine nane dökmüştü yine.
Yıllar önce yurtta, bir kasede tattığım ilk sıcaklıktı bu.
“Hatırlıyor musun?” dedi.
“İlk geldiğin günü… yüzün karışıktı. Ne ağlıyordun, ne susuyordun. Ama içindeki çığlık burnumun ucuna kadar gelmişti.” dedi.
Başımı kaldırmadım.
Çünkü o çığlık hâlâ içimdeydi.
Sakladığım bir kırık gibi.
Kimse duymasın diye içime gömdüğüm.
“Sen bana bu sıcak çorbayı ilk o gün getirmiştin, Peri Anne.”
Sesim uzak bir yerden geldi sanki.
Kırılmış, solgun.
Gözüm, duvarda asılı bir saate takıldı ama zamanı göremedim.
“O gün… annemden sonra ilk defa biri ‘karnın aç mı?’ diye sormuştu bana.”
İçimizde bir şey kımıldadı o anda.
Geçmiş konuşmadı.
Ama suskunluğumuzda yankılandı.
“Cemil yok mu? O da severdi bu çorbayı…” dedi.
Sesinde hasret vardı.
Evlat kokusu arayan bir annenin yorgunluğu.
Bizde anne eksikliği nasıl duruyorsa, onda ki evlat hasreti öyleydi.
Ama onun ki daha ağırdı..!
On beş yaşındaki evladını toprağa emanet etmişti.
İki Allahsız köpek, canından canını koparıp almıştı.
on beş yaşındaki kızını,
iki karanlık nefese kurban vermişti.
Uyuşturulmuştu Zeyno.. Sonrada..
Ve o gece, bir daha sabah olmamıştı onun için..
Zihnimde canlanan geçmişle, öfkeyle istemsizce sıkmışım elimdeki kaşığı..
Farketmedim..
“Gelecek.. Yoldadır sen dertlenme..” dedim.
Elini tuttum.
Kırış kırış olmuş o eller…
Bütün bir ömrü avucumda taşıyordum sanki.
“Hadi sen ilaçlarını iç, yat. Cemil geldi mi çıkar yanına, ana…”
Başını eğdi.
Yavaş adımlarla yukarı çıktı.
“Ah Peri Anne… biz annesizliğe dayanmaya çalıştık… sen, kızının çığlığına yetişememenin yangınında kaldın.” diye fısıldadım ardından..
Ve kalktım sofradan..
Gece indiğinde…
Bahçedeydim.
Ağaçların sessizliği, uzaklardan gelen uğultuyla birleşmişti.
Önümde bir ateş yanıyordu.
Sönmeye meyilli, ama inadına direnen bir alev gibi.
Gözlerim boşlukta,
zihnim yıllar öncesinde esir..
Ateşin başında, içimde geçmişin külü hâlâ tütüyordu.
Tam o anda cebim titredi.
Ekranda tek bir isim: Cemil.
Açtım.
“Burada işler bitti, ağam, şimdi ne yapıyoruz?” dedi.
Sesindeki boşluğu hemen tanıdım.
Bekleyen bir sesi vardı Cemil’in.
Talimat değil… yön arıyordu.
Aslında cevabını bildiği soruyu, soruyordu bana.. Biliyordum.
“Dönüyoruz, Cemil.” dedim sesim net, tonum kısa.. “ama önce buraya gel, Peri anne seni soruyor.”
Kısa bir sessizlik çöktü aramıza o an.
Sonra o hafif, kabullenen gülümseme tınısıyla,
“Anlaşıldı ağam,” dedi uzatmadan, sorgulamadan.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmem, Cemi’in arabası yanaştı malikaneye..
Sonra kendisi görüldü..
Uzaktan başını salladı bana, selam vererek..
Beni o karanlıktan görmediğine eminim ama yerimi bilirdi..
Yarım saat geçti geçmedi, arkamdaki rüzgarını hissettim onun.
“Uyudu mu?” dedim..
“Uyumaz.. uyumuş gibi yaptı..” dedi gülerek.. Bende gülümsedim, başımı hafiften Peri annenin odasının camına çevirdim..
Perdeyi aralamış, bize bakıyordu..
“Aldın mı helalliğini.” dedim..
“Memlekete mi dönüyoruz, toprağa mı ağam.?” dedi yine gülerek..
“Bizim memleket kana doymaz Cemil.. O kanında kimden, ne zaman akacağı belli olmaz.. Sen işini garantiye al..” dedim.
Başını salladı sadece..
“Eyvallah ağam..” dedi sesi içine kaçmış gibi..
Kaşlarımı çattım..
“Ağanı s.keyim Cemil.. Burada bari ağa deme lan..!” dedim.
Sesimde sitem, yılmışlık..
“Ağaya ağa denir.. ağam..” diyip kahkaha attı..
Tıpkı o günkü gibi.. Tertemiz, dupduru bir kahkaha..
Gözümde canlandı o gün..
Yurtta ki ilk sabahım..
O Sabah, içimde gece kalan her şey daha da ağırlaşmıştı.
Uyandığımda odam değil, sanki yutamadığım bir taş vardı içimde.
Yeni yerler, yeni sesler, yabancı yüzler…
Her biri içimi biraz daha daraltıyordu.
Kahvaltı salonuna indiğimde, yüzler tanıdık değil ama tanıdıkça can acıtacak gibiydi.
Bir masa, bir sıra.
Süt tozu kokusu.
Bayat ekmek.
Ve bir çift göz..
Karşıdan bana bakan, siyah siyah bakan gözler.
Tabağımı alıp boş bir yere oturdum.
Ama bir çocuk geldi, durdu önümde.
Kafasında dağınık saçlar, gözleri isyankâr.
Sesi ise taş gibi:
“Kimsin lan sen böyle kurulmuşsun koca masaya tek başına?” dedi.
Yüzüne Baktım sadece.
Suskunluk, cevap yerine geçsin istedim.
“Ağzın yok mu? Konuşsana..!” dedi sesini yükseltip.
“Yeni geldim,” dedim.
“Dün gelmişsin, bugün çökmüşsün baş köşeye. Ne sandın burayı? Konağının arka bahçesi mi?” dedi.
Sesinde ima, bakışlarında alay..
İçimde ince bir şey kırıldı o anda.
Kırıldı ama yere dökülmedi.
“Yurdun kuralı: baş köşeye yeniler oturmaz..!”dedi. Tabağımı alıp, bir adım geri çekildim.
Ama o durmadı. Durmaya niyetinin olmadığıda belliydi..
“Ne o? Cevap vermeye tenezzül mü etmiyorsun.. Ağa mı oldun başımıza..” diyip gülmeye başladı çocuk. Onunla beraber, diğer çocuklarda gülmeye başladı..
İşte o cümle… böldü suskunluğumu.
Kalktım yerimden,
“Ben zaten ağayım lan!” dedim.
Boğazımda düğümlenen her şey birden söküldü.
“Ağa oğluyum ben!”
Bunu söylerken gururdan değil, öfkeden konuştum aslında..
Ama onun gülüşü bambaşkaydı.
Alaycı, öfkeli bir gülüş..
“Papucumun ağası,” dedi.
omzuma çarptı sonra.
Ve o ilk yumruğu indi suratıma. .
Hiç düşünmeden ben de geçirdim yumruğumu gözünün üzerine.
Yere düştük, yuvarlandık.
İkimiz de yılların acısını birbirimizin sırtına yükledik sanki.
Kavga mıydı bu? Belki de iki çocuk, sadece var olduklarını hatırlatmak istiyordu dünyaya.
Yurt müdürü geldi sonra.
Bizi kulaklarımızdan tutup, ayırdı.
Yüzümüz ter, alnımız kir.
Yüzümüz gözümüz kıpkırmızı..
Gözü gözümüzde.
“Cezalısınız..” dedi.
“İkiniz de yurttaki bütün tuvaletleri yıkayacaksınız! Akşama kadar! Anlaşıldı mı..!”
Ne konuşabildik, ne başımızı kaldırabildik.
Yalnızca başımızla onayladık.
O günün geri kalanında, elimde fırça, klozetin dibindeydim.
Yanımda da aynı cezayı çeken o çocuk.
Arada bakışıyorduk, ama konuşmuyorduk.
Birbirimize bakmadan saatler geçti.
Suyu çek, deterjanı dök, ov ve sus…
Sonra, o dayanamadı:
“Adın ne?” dedi.
“Agir.” dedim.
Kafasını salladı. “Yakar ha bu isim… tam yangın yeri. belki de sen o yangının kendisisin.” dedi. Lafları yasından çok büyük, ağırlığı kendinden de büyüktü..
Sustum, cevap vermedim..
“Cemil..” dedi..
“Adım.. Cemil..” diye ekleyip döndü önüne.
Kısa bir sessizlik.
Sonra omzumun hizasından baktı bana :
“Sen de mi bırakıldın?” dedi.
Bırakılmak…
Ne kadar sade bir kelime ama ne kadar ağır.
Başımı salladım.
“Babam yolladı. Annem zaten yok,” dedim.
İçimde bir şey kırıldı demeyeceğim, o zaten çoktan olmuştu.
Cemil gülümsedi.
O gülüş… ilk defa içten gelen bir şeydi.
“Benimde Babam yok. Annem başka bir herifle gitti. O adam beni istemedi. Yatılı yurttayım işte… Mecbur.” dedi.
Sesi düşüktü, ama kelimeleri taş gibi ağır.
Bir süre sustuk ikimizde, sonra kalktı, ellerimizi yıkayıp tam kapıdan çıkarken dönüp bana baktı.
“Yalnız kalırsan, ben buradayım ağam..” dedi gülerek.. Normalde nefret ettiğim o kelimeye ilk kez gülümsemiştim..
“Eyvallah..” dedim.
Cezamız bittiğinde akşam olmuştu. Güneş, yatakhanenin demir parmaklıklarında süzülüyordu. Ellerimiz hâlâ deterjan kokuyordu. Ayakkabılarımız sabunlu sudan sırılsıklam, üstümüz başımız perişan. Ama gariptir… içimde bir ferahlık vardı.
Yanımda yürüyen çocuk, Cemil.. Az önce bana “Papucumun ağası” deyip küfredip sonra da kahkahayla gülmüştü. O gülüş kalmıştı aklımda. Temiz bir şeydi. Pisliğin içinden çıkmış ama kendi tertemiz kalabilmiş bir ses.
O gün, o yurdun duvarları arasında ilk defa yalnız hissetmedim kendimi.
İki korumanın bile uğurlamadığı bir çocuğa, bir kardeş çıkmıştı o yurtta.
O gün tuvalet temizlerken bir kardeş edindim.
Ne babam vardı arkamda, ne annem.
Ama Cemil hep vardı.
Ve o günden sonra… Cemil hep “ağam” dedi bana.
Bende ona hep kardeş dedim.. Kan bağı olmadan, canımdan öte tuttuğum kardesimdi artık benim.
Geçmişi hatırlayınca buruk bir gülüş belirdi dudaklarımızda..
Göz göze geldik ama bişey demedik..
Sabaha kadar kaldık o ateşin başında..
Ateş, sönmeye meyillendikçe, korladı Cemil..
Bir ara içimiz geçmiş..
Yüzüme vuran gün ışığıyla açtım gözümü..
İkimizinde omzunda birer battaniye..
Peri anne örtmüş gece üzerimizi..
Gülümseyip, sıyırdım battaniyeyi omzundan..
Başımı çevirip baktım arkamdaki cama..
Oradaydı yine.. Camın önünde dikilmiş öylece bize bakıyordu Peri anne..
Göz göze geldik.
Elimi göğsüme koydum, başımı eğdim hafiften..
Gülümsedi, araladı camı..
“Yine gideceksiniz değil mi?” dedi usulca
Bende Gülümsedim.
Ama gözümdeki gölgeyi de saklamadım.
“Orada çok şey yarım kaldı, Peri Anne…” dedim.
Sözüm dudağımdan değil, içimde kırılan bir yerden döküldü.
sustu bir an.
Kısa bir sessizlik..
Ama yüzüme dikkatle baktı, sanki gözlerimin gerisinden biriyle konuşuyordu.
“Orada diğer yarın kalmış gibi gözlerin Agir…
Bu defa farklı bakıyor karaların.” dedi.
Anlamıştı yine…
Söylemeden, anlatmadan.
Ama ben…
Kendime bile itiraf edemediğim şeyi,
ona nasıl söylerdim?
Boğazımda düğümlendi o yük;
“O mesele yakar…
Yalnız beni değil, koca memleketi yakar, ana.” dedim..
Sonra başımı eğdim.
Ne o bir şey dedi, ne ben.
Ama o sessizlikte çok şey konuşulmuştu.
~~~
Konağın avlusuna adımımı attığımda,
babam Vahap Ağa her zamanki köşesinde oturuyordu.
Elinde tesbih, parmakları nazikçe taneleri geçirirken,
gözlerinde buz kadar keskin, kırılmayan bir soğukluk vardı.
“Gelmişsin…” dedi.
Sesi, bir dua gibi değil, sanki temenni ettiği şeyin ağırlığını taşıyordu.
“Dönmezsin sandım…”
Varlığım ona yük, ben farkındaydım.
Yüzümde hafif alaycı bir gülümseme gezdirdim,
onu çileden çıkaracak türden,
maskemdi bu gülüş—yılların birikimi,
soğuk bir kalkan.
“Buradaki hesapları kapatıp,
öyle gideceğim konağından da, toprağından da, baba… Merak etme..” dedim.
Tesbihini çevirdi elinde..
Yüzünü bana dönmedi ama bakmadı da.
Kabuğunun içinden konuştu:
“Toprağına sırt dönenin, ayakları yere basmaz.. Köküne, soyuna sırt dönersen, yolun aydınlığa çıkmaz..” dedi..
Bir an gülme geldi içimden, ama sustum..
“İnsanın soyu oluşundan karanlıksa, o yol çıkar mı peki aydınlığa baba..?” dedim..
Keskin bakışlarını çevirdi, baktı yüzüme..
Bişey diyecek sandım ama demedi..
Cevap vermedi,
başını çevirdi her zamanki gibi.
Beni kabul etmeyen bir duvar gibi durdu.
Bende Uzatmadım, yürüdüm üst kata.
Terasta Raşit oturuyordu,
elinde çayı,
bir an için yüzü değişti, beni görünce,
ama üstünü kapattı hemen.
Yanına geçtim, sessizce oturdum.
“Hoşgeldin Agir ağam…” dedi,
sesinde her zamanki o ciddiyetsizliği vardı.
“Gevezelik etme Raşit…” dedim
Telefonunu işaret ettim bakışlarımla.
“Pek dikkat kesilmişsin telefona, hayır mı?”
Yüzündeki ifade değişti,
ama belli etmemeye çalıştı.
“Hı… karı buldum kendime…” dedi it.
Mimiklerim donuk kalsa da, dudaklarım kıvrıldı hafiften.
“Kurban buldum diyorsun yani, öyle mi?” diyip
Biraz daha yaklaştım ona,
sesimde uyarı vardı.
“Ayağını denk al Raşit. Sınırlarımı sakın zorlama.
Seni ne baban kurtarır elimden,
ne taşıdığın kan…”
Tam o sırada cebim titredi.
Çıkarıp baktım…
Fırat Ağa.
Bir şey düğümlendi içimde.
Duymasam da tanırdım o sesi.
Toprak gibi ağır, kan gibi bulanık.
Açtım telefonu.
Sesim ne titredi, ne diklendi.
Düz, soğuk, yormayan bir çizgide tuttum.
“Bu akşam konağa bekliyorum seni Agir ağa.” dedi.
Ne selam verdi, ne sebep sundu.
Emir verir gibi, ama içinde bir şey daha vardı.
Sanki geçmişin tozunu kaldıracak bir rüzgârı çağırıyordu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Bir anlık.
Ama o aralıkta bütün hesaplar gözümün önünden geçti.
“Davete icabet etmek lazım, Fırat Ağa.” dedim.
“Gelecem.”
Kapattım telefonu.
Başımı kaldırınca Raşit’in bakışlarını buldum üzerimde.
Gözlerini dikip telefona bakıyordu.
Kaşları çatık, dili sabırsız.
“Hayırdır abi? Fırat dedin…!
Ne demeye aramış o deyyus seni?” dedi.
Sıkıntıyla iki yana salladım başımı.
Dilimde paslı bir sabır vardı.
“Senin dalağını sikmeye geliyormuş… hazır olsun demeye aramış.” dedim.
Ve sinirle kalktım yerimden.
Masadaki bardağı devirmemek için kendimi zor tuttum.
Ama elim masaya indi sertçe.
Tok bir ses yankılandı avluda.
Raşit bile irkildi.
“Ulan it!
Senin yediğin bokları temizle temizle bitiremedim, hâlâ gelmiş arsız arsız konuşuyorsun karşımda!” dedim.
Sesim yükselmedi ama içindeki öfke kol gezdi.
Bir adım geri çekildim, gözlerimi indirmedim üzerinden.
“Fırat bu akşam aşiretleri toplayacakmış konakta…!
Sözünü tutar da, o üçünüzün yediği bokun bedelini anasıgile ödetirse.. Kuran hakkı için ben de sözümü tutarım, Raşit…!” diyip
Ardımı döndüm.
Yavaş, ama yanan bir adımla indim merdivenleri.
Her basamakta geçmişin kiri ayakkabıma bulaştı.
Ama bu defa silmeyecektim.
Üstüne basarak yürüyüp geçecektim.
~~~
Mardin’e vardığımda hava kararmıştı.
Konağın önü araç doluydu. Aşiret ağaları çoktan gelmiş, belli.
İndim arabadan. Kapıdaki korumalarla göz göze geldik.
Normalde beni görür görmez silahına davranacak adamlardı bunlar…
Ama bu kez başlarıyla selam verdiler.
Demek ki Fırat vermiş emri.
Ben de başımı eğip geçtim içeri.
Avluya adımımı atar atmaz tüm gözler bana döndü.
Şaşkınlık, biraz korku, biraz da karışık bir merak vardı hepsinin bakışında.
Kolay değil…
Daha birkaç hafta önce Nihat Kozdağlı’yı vuran adam şimdi,
hiçbir şey olmamış gibi Kozdağlı Konağı’na giriyordu.
Sallana sallana, başı dik…
O an göz göze geldik Nihat’la.
Öfke sinmişti bakışlarına, ölüm kokuyordu.
Yerinden fırlayıp karşıma dikilmesi bir oldu.
“Ne işin var lan senin burada!” diye tısladı.
Dişlerini sıkarak, nefretle baktı yüzüme.
Ama ben sakindim. Hatta alaycı bir gülümsemeyle baktım ona.
“Evine geleni böyle mi karşılıyorsun, Nihat… Ağa?” dedim.
Ellerim cebimde, sesim sakindi ama altı buz gibiydi.
“Eğer hemen defolup gitmezsen, kimin nasıl karşılandığını gösteririm sana Agir… Ağa,” deyip eli beline gitti.
Ama o an bir başka ses yankılandı avluda:
“Ben çağırdım.”
Fırat’tı konuşan.
Nihat, ikinci darbeyi yemiş gibi döndü kardeşine.
Gözlerinde kırılmış bir çocukluk, yıkılmış bir güven vardı.
Ama Fırat’ın bakışları daha sertti.
Kardeşine değil, bir ihanete bakıyordu sanki.
“Yapma Fırat! Biliyorsun oğlum, bu adam bu konağa giremez… Yapma!” dedi Nihat, sesi kırık.
Fırat başını hafifçe eğdi, gözleri Nihat’ın gözlerinde.
Sonra dudaklarında acı bir gülümseme belirdi:
“Olmaz denen neler oldu Nihat Ağa… Kardeş kardeşi sırtından vurdu ya, daha ne olsun?” diyip döndü bana.
“Senin düşmanlığın seni bağlar,” dedi Nihat’a.
“Misafirimdir..”
Ve eliyle oturmam gereken yeri gösterdi.
Ben geçip oturdum.
Derin bir sessizlik çöktü konağa.
Ama o sessizlik, fırtınadan önceki o kasvetli sessizlikti.
Ve biraz sonra, tüm aşiretler yerini almış, yemekler sessizce servis edilmeye başlamıştı.
Bir saati aşkın sürenin ardından, sofradaki sessizlik Fırat’ın kalkmasıyla bölündü.
Yanına gelen karısı Mevâ’ya döndü önce. Sevdayla, gözlerinin içine bakarak konuştu:
“Biraz geç oldu, ama bu akşam buraya hepinizi nikâhımın şerefine çağırdım ağalar…” dedi.
Sonra elindeki zarfı çıkardı, usulca masanın üzerine koydu.
Bakışlarını Mevâ’dan alıp, bir an duraksayarak arkasında oturan anasına çevirdi.
“Bu, Kozdağlı Konağı’nın tapusudur.”
Gözleri hâlâ anasındaydı.
“Bu konak, karıma mehrimdir. Artık bu aşiretin de, bu konağın da hanımağası Mevâ Kozdağlı’dır.”
Sultan Hanım’ın gözleri açıldı birden.
Şaşkınlık, öfkeye karıştı.
Yıllarca kalesi gibi gördüğü bu konak, şimdi düşman gördüğü gelininin oluyordu.
Fırat ağa aşireti toplamıştı, evet.
Ama yalnızca basit bir davet değil, yıllar önce yarım kalan sevdasını tamamlamak içindi bu sofranın sebebi.
Asıl sebepse, anasına verilen bedeldi.
Bir ömür sustuğu aşkına, konağını vererek konuşmuştu Fırat Ağa.
Biliyorum, kendi kanından olanın kanını akıtmazdı belki…
Ama bu…
Bu Sultan hanımın canından canını söküp almaktı.
Sultan Hanım’ın gözlerinde biriken öfke, her şeyin ispatıydı zaten.
Ama ben…
Ben biliyordum.
Bu davetin asıl sebebi , sadece bu değildi.
Fırat’ın bana diyecek başka bir şeyi vardı.
Başka bir hesap, başka bir düğüm.
Gecenin asıl meselesi daha başlamamıştı…
Ziyafet bitmiş, büyük avluda sadece biz kalmıştık: Fırat, Nihat ve ben.
Göz göze geldik; sessizlik çökmüştü.
Yerimden kalkmadan, alaycı bir sesle Fırat’a seslendim:
“Eee Fırat Ağa, buraya beni sadece şovunu izlemem için çağırmadın herhalde…”
Adımlarını yavaş yavaş bana doğru attı.
“Şimdi sıra sende, Agir Ağa…” dedi ağır ağır.
Kaşlarımı kaldırdım, bekledim.
“Kanımdan olanların kanını dökmedim ben, ama bedelini ödettim. Şimdi sıra sende…” dedi.
Fırat’ın dediği bedel…
Anasıyla, abisini sürgün etmekti.
Kanlarını değil, topraklarını almaktı.
Bu işin ölçüsü buydu onda.
“ Kan dökmediysen, benden de kan dökmemi bekleyemezsin.. değil mi Fırat ağa..” dedim.
O an bir gülüş aldı dudaklarını.. Fazlasıyla tehlikeli bir gülüş..
“Yok!” dedi. “O it kardeşinin kanını değil, Ardil’den soyadını geri çekmesini istiyorum.” dedi..
Kaşlarım çatıldı, ben dahil herkes beklemiyordu böyle bir şeyi..
“Ne demek bu, Fırat Ağa? Ne diyorsun?” dediğimde bir adım yaklaştı bana doğru..
“Ardil’i nüfusuma alacağım. Allah katında ben onu evladım bildim, saydım. Kimlikte bile benim adımı taşıyan oğluma soyadımı vereceğim demek bu, Agir Ağa.” dedi.
Fırat bu topraklarda zalimliğiyle bilinirdi.. Ama adamlığını da yoksayacak bir Allah’ın kulu olmazdı..
Kendi kanından olmayan o çocuğu, Raşit’in kirli, lanetli kanından kurtarmak istiyordu.. tabii benimde..
“Olmaz böyle şey! Raşit kabul etmez bunu Fırat…” dedim. Derin bir nefes aldı.
“Orası senin bileceğin iş, Agir Ağa. Ya canı ya soyadı.” dedi.
Sakalımı sıvazladım, ağır bir nefes aldım. Kararlıydı Fırat ağa..
Onun ağzından çıkan sözden dönmeyeceğini de biliyordum..
“Tamam… Konuşacağım Raşit’le. En kısa zamanda haber ederim sana.” dedim.
Ama onun beklemeye niyeti yoktu.
“Yarın! Yarın akşam saat altıya kadar haber gelmezse, kararının kan olduğu kanaatine varır, ona göre hareket ederim, Agir Ağa.” diyip
Eliyle kapıyı gösterdi.
Basımı salladım..
“Ardil’i göreyim gitmeden…” dedim.
Çok geçmeden Hale, Ardil’in elinden tutmuş indi merdivenleri.. Beni görünce yine gözlerini, ezberlediğim o nefret kapladı..
Bakışları adamı diri diri yakan cinsten..
“Senin ne işin var burada be..!” dedi öfkeyle karşıma dikilip.
Sabrımı fazla zorluyordu bu kadın..
Sabır çekip, salladım başını iki yana..
“Tövbe estağfurullah.. Ardil’i görecem.. çekil şuradan kadın..” diyip Halenin yanından geçip Ardil’i aldım kucağıma.
O an Nihat’ın öfkeli bakışlarıyla kesişti gözlerim..
Karısının benimle ayak üstü ettiği iki kelam kanına dokunmuş olacakki, kadını kolundan tuttuğu gibi çıkardı yukarıya.. Sürüdü bir nevi..
O çekiştirme, içime dokundu.
İçimden bir ses, “Git al kadını şunun elinden” dedi.
Ama sustum.
Karısıydı… Hangi sıfatla ne diyecektim?
Ardil’i gördükten sonra çıktım konaktan.
Arabamın kontağını çevirdim ama içimde bas bas bağıran bir ses vardı:
“Gitme Agir… Kal Agir…”
Gidemedim.
Nedenini sordum kendime defalarca.
Yok… Cevabı yoktu.
Ama beni burada tutan bir sebep vardı işte.
Saatlerce kaldım arabayı çektiğim o kuytuda.
Kaç sigara yaktım saymadım.
İkinci paketi açarken çaldı telefonum.
Arayan Cemil’di.
“Neredesin ağam?” dedi sesinde hafif bir telaş..
“Mardin’deyim, Cemil.” dedim.
Sustu ama Alıp verdiği soluğu duyuyordum.
“Geleyim mi?” dedi.
“Gelme, Cemil… Ben geleceğim.” dedim
“Bir şey diyon mu?” diye de ekledim.
Bir şey desin istedim.
“Dön gel…” desin..
“Sen biliyorsun ağam…” dedi.
“O mesele yalnız memleketi değil, Mezopotamya’yı yakar…”
Haklıydı Cemil…
Yine haklı…