5.Bölüm

1542 Words
(Aynı şarkı ile okuyun canlar) Konaktan çıkalı saatler olmuştu. Güneş, Mezopotamya’nın taşlarına son vedasını turuncu bir sızıyla bırakırken, içimdeki karanlığın daha da büyüdüğünü iliklerime kadar hissediyordum. Amed’le Mardin arası uzun değildi belki, ama insan, kendi vicdanına doğru yürüyorsa… O yol, ömre bedelmiş, anladım.. İçimdeki huzursuzluk neyin derdindendi bilmiyorum. Vicdanım mıydı yüreğime batan, yoksa pişmanlık mıydı içimdeki? Bilmiyorum. Tek bildiğim… Ayaklarım beni oraya sürüklüyordu. Rızam dışında, iradem dışında. Kalbim, aklıma rest çekmişti çoktan. Ben bir savaşa değil, bir hesaplaşmaya gidiyordum. Kendimle. Geçmişimle. Ve en çok da sustuklarımla..!. Bazen insan, gitmek için değil… İçindeki ölülerle yüzleşmek için düşermiş yola. Benim yolum, yarım kalmış hesaplardan geçiyordu.. Mardin’e uzanan asfaltın her metresi, içimde gömülü onlarca kelimenin mezar taşıydı. Arabanın içi sessizdi. Ama kafamın içi… Bir yangın yeri, bir mahşer kalabalığı.. Ne radyoyu açtım, ne camı indirdim. Sigara da yakmadım. Çünkü bugün… hiçbir ses, içimdeki fırtınaya yetemezdi. Nihat’ı vurmuştum. Ne Elim titredi, ne yüreğim çırpındı.. O an değil… Sonrası da öyleydi zaten. Pişman mıyım? Hayır… Ama rahat mıyım? O da değil. Bir yer var içimde… Karanlık, sessiz, ama hep uyanık. İşte orası, beni buraya getirdi. Aracı yol kenarına çektim. Motor sustu, elim kontağın üstünde öylece kaldı bir süre. Hava ağırdı. Boğucu… Sanki gökyüzü bile ne yapacağını bilmiyordu. Belki de sorun havada değil, benim içimde verdiğim savaştandı o boğulma hissi.. “Gitme,” dedi içimdeki bir ses. Ama bir diğeri, daha derin, daha yaralı olanı: “Git… ve günahınla yüzleş.” Ben, o ikinci sesi dinledim. Her zaman yaptığım gibi. Zamanı unuttum. Kaç saat geçti bakmadım bile. Sonra birden kendimi hastane bahçesinde buldum. Kapıdan Fırat Ağa çıktı o an.. Tekerlekli sandalyeyi itiyordu. Üzerinde Sultan Hanım. Kozdağlıların zehirli çiçeği. Ne garip bu dünya dedikleri yer.. Sultan hanımın katran gibi yüreği, şimdi evlat acısıyla mı çatlıyor? Oysa başkalarının evlatlarına kıyarken, gözünü bile kırpmamıştı. Buruk bir gülümseme aldı dudaklarımı. Bir kadının acısına bu kadar mı yabancılaşır insan? Bir annenin evlat acısı, bu kadar mı dokunmaz bir insana. Bana dokunmadı, çünkü biliyorum.. Onun geçmişini, günahsız insanları nasıl kendi intikamı uğruna diri diri yaktığını.. Mevâ’yı kardeşim olacak kansızın kucağına nasıl kendi eliyle attığını.. Vahit ağayı.. Ama ben onu tanırım. Merhameti sadece kendi kanına yetenlerden.. Kana doymayan yüreği taş kesmiş zalimlerden o.. Onlar Beni görmedi, bense devam ettim izlemeye. Her zaman yaptığım gibi, uzaktan, sessizce.. Görmeden bakmak, duymadan dinlemek… Bu benim hayatta kalma şeklimdi.. Onlar uzaklaştığında, artık indim arabadan. Ayaklarım titremedi, ama içimde bir sarsıntı… Zemin kayıyordu sanki altımdan.. Şimdi kendi günahımla yüzleşme vaktiydi.. Nihat.. Son nefesime kadar ona nefretim bitmeyecek.. Tabii yaşıyorsa..! Attığım her adım da “ölmemiş ol..” dedim. Bir dua değildi ama, onun gibi insanların hakkı değildi bu ölüm. Tek kurşunla, hiç bedel ödemeden, hiç acı çekmeden.. Bu kadar kolay olmamalıydı benim kitabımda, bir kadını kirletip, ölümün kucağına bırakan kansızların hakkı.. Hastanenin kapısından girer girmez biri koluma yapıştı. “Ne işin var senin burada?” dedi o tanıdık ses. Haleydi.. Daha sünnet günü aklıma kazınmış meğer sesi. Tanıdım o sesi. Neden zihnim ezber etti onu da anlamadım, sorgulamadım da zaten. Nefretle yontulmuş bir taş gibiydi sesinin tınısı.. Gözlerine baktım.. Konuşmadım. Hiçbir kelime, o anın ağırlığını taşıyamazdı. “Ne susuyorsun!? Ne işin var senin burada?!” dedi tekrar.. Benim Yüzüm ifadesizdi, onun sesi ise nefret dolu.. Ama içimdeki kelimeler birbirini boğuyor, Onun bakışları dolanıyordu boynuma.. “Kocan nasıl?” dedim. Sanki merak eder gibi. Ama içim… hâlâ taş. Yüzünde zehirli bir tebessüm belirdi. “Yaşıyor. Üzüldün mü Beklediğin cevabı alamadığın için?” dediğinde, Başımı iki yana salladım. Sabrım çatlıyordu ama öfkem daha dizginliydi. “Yarım bıraktığın işi tamamlamaya mı geldin? Ne yüzle geliyorsun buraya?” dediğinde artık sabrımın sonuna geldiğini hissettim. İçimde bir set yıkıldı. Adım attım ona doğru.. sonra Bir adım daha… Aramızda boşluk kalmamıştı.. “Ben değil ama… Sen bu çenenle, adamı tez vakitte mezara koyarmışsın.. Keşke onca zahmete girmeseymişim.” diyip döndüm arkamı. Yürümeye başladım. “Yüzsüz! Katil!” diye arkamdan bağıran kadınla Kelimeler sanki sırtımda patlamıştı o an. Durdum, döndüm yüzümü ona. Öfkem, benim önümdeydi artık. “Katil…” dedim Fısıltıyla ama gecenin karanlığı kadar ağır. “Katil olsaydım… Şimdi hastane kapısında değil, morgun önünde bekliyordun kocanı.” dediğimde sustu Hale. Gözlerinde donan öfke, aniden kesildi. Ama sonra… “Kocamın değil zaten..! Şimâl’in katilisin sen… ağa bozuntusu!” dediğinde yüreğim buz kesti, tıpkı onun gözleri gibi. Sözleri omzuma çarptı. Kendisi de geçip gitti yanımdan. Bir Ben kaldım o soğuk koridorda.. Elim kalbime gitti istemsizce.. Orada bir sızı vardı… Adını hâlâ bilmediğim. Telefon çaldı o an; Tanıdık bir isim. Açtım. “Ağam… Ali jandarmada. Nihat ağayı vurduğunu söyledi. Nöbetçi mahkemeye sevk edilecek sanırım. ” dedi Kemal. “Tamam,” dedim, kapattım telefonu. Bu toprakların normaliydi işte bu.. Asıl suçlu bedel ödemez, piyonları üstlenirdi her günahı.. Tıpkı benim suçumu, Ali’nin üstlendiği gibi.. Derin bir nefes alıp, attım kendimi hastanenin dışına. Arabanın camından hastane kapısına baktım. Hale gitmişti ama sesi… O kelime: “Katil.” İçime çakılmış bir çivi gibi çakılmıstı beynime.. Başkalarının ağzından dökülen, benim kendime söyleyemediğim, üzerime yapışan bir kara lekeydi bu sıfat.. İnkar bile etmediğim bir leke.. Torpidoya uzandım. Şimalden kalan son şey.. artık sararmış bir mektup.. Avuçlarımın arasında sıkı sıkı tuttugum bir geçmiş.. Sanki onun eli gibi… Soğuk ama tanıdık. “Ben kimseyi öldürmedim,” dedim içimden. Ama kendim bile inanmadım, dilimden dökülenlere: Çünkü bazen birini öldürmek için silah gerekmez. Bazen sadece susarsın. Kaçarsın. Unutmazsın ama unutmuş gibi yaparsın. Ve işte o zaman… Asıl cinayet başlar. Şimâl’in gülüşü… Bakışı… Ve o suskunluğu, şimdi Hale’nin nefretinde yankılanıyordu. Hayır. Ben Şimâl’i öldürmemiştim, ama yaşatamamıştım da. Kafam milyon düşünceler ile, yine kalbimin beni getirdiği mahzenimdeydim. Keçi Burcu’na adım attığımda, her şeyin geride kaldığını sandım. Ama bilirim… Bir yere gitmek, bir şeylerden kaçmak değil; sadece ruhumu bir yere bırakıp, yavaşça silinmekti. Gökyüzü karanlıktı. Sanki bir daha hiç aydınlanmayacak gibiydi. Ve yıldızlar… Bu kadar parlak olmamalıydı. Her birinin içinde saklı bir yara. Bir hikâye, bir sızı. Belki de hiç anlatılamamış bir ayrılık vardı.. Ama şimdi… Hepsi gökyüzünün koyu örtüsünde, hiç acı görmemiş gibi parlıyordu öylece.. Yada geride kalan, eksik olan yalnızca bendim. Eksilmiş, yitmiş… Sadece nefes alan bir gölge. Gökyüzü zifiri. Yıldızlar fazlasıyla parlak. Her biri bir yara gibi.. Benim içimde saklı kalan çığlık. Vicdanımın sesi. Ve suskunluğumun cezası. O gece sabaha kadar o ayazın altında beklemeyip, içeri girseydim. Yüzleşseydim Şimâlle. Belki ölümü kurtuluş olarak görmeyecekti. Nihat nasıl kendine helal kıldığı kadını, benim nikahıma göndererek suçluysa, bende sustuğum için, sormadığım için en az onun kadar suçluydum. Aşk yoktu aramızda, Ama bir bağ.. Adını dilime yasakladığım, vicdanıma ömürlük yas olan bir acı vardı aramızda. Şimâl… Yüreğimin yangını. Vicdanımın sesi. Suskunluğumun cezası. Gidişiyle beni bir ömre yetecek sessizliğe mahkûm eden kadın. Bir zamanlar kalbime sığması gereken sevdanın yerini aldı, bu içsel ağıt. Hayatımın en derin yarasıydı o. En keskin çizgisi. Vicdanım her fısıldadığında onun adı yankılanıyor. Her gece, o dağ evinde tekrar doğuyor acısı. Her karanlık, onun yokluğuyla daha koyu. “Keşke…” dedim. Keşke bırakmasaydım. Keşke bir adım daha atsaydım.” Ama ne zaman bir adım atsam, her şey biraz daha siliniyordu. Ve Ben… Kendi içimde kayboluyordum. İçimde bir boşluk vardı. Derin, dipsiz… Adına hâlâ bir cevap bulamadığım. Hâlâ onun yerinde, boş bir gece duruyor. Suskun ve Karanlık. Adını anmak istemesem de, o yanık… o sızı… hep orada. Neden bu kadar derindi ki? Dedim ya , Aşk yoktu aramızda. Sevda da değildi. Sadece… Birbirine mecbur kılınmış iki yaralıydık belki. Ama şimdi, bana kalan bu iç yakan suskunluksa… Ben neyi eksik bıraktım Şimâl? Sen neyi fazla söyledin? Şimdi Hale’nin gözlerinde görüyorum o sızıyı. Tanıdık bir şey var onda. Daha önce hiç görmediğim ama eksikliğini hep bildiğim. Ama olmaz, olmamalı..! O, başkasının kadını. Adını bile anmam yasak. Dilimde yalnızca suskunluk var. Kimi zaman kelimeler kurşun olurmuş. Ve kimi kurşun… geç öldürür ya adamı. Ben mezarımı içimde taşıyorum. Adını bilmediğim… Ama kokusu Şimâl, gölgesi Hale… ve suskunluğu ben olan bir mezar. Başımı arkamdaki taşa yasladım. Yorgundum. Ruhum lime lime. O an bir ayak sesi işittim. Basımı çevirip bakmadım ama biliyordum kim olduğunu.. Cemil geldi yanıma sessizce. Yan yana oturduk, kelimesiz. Dağın rüzgârı bile susmuş gibiydi. Yüzüme bakmadı, ben de ona bakmadım zaten. Yalnızca toprağa baktık… Sanki orada bir mezar vardı da, adını söylemeye cesaret edemiyorduk ikimizde. Uzun bir sessizlikten sonra, Cemil yanımdaki o kağıdı uzattı bana . Şimâl’in mektubu. Zamanla sararmış, ama içini hâlâ kanatacak kadar diri. Elinde tuttu. Sesini yükseltmedi. Ama içime çivilendi tek sözü: “Susma artık ağam. Bu mektup senin suçsuzluğun… Ama sen yıllardır onu da, kendini de gömüyorsun.” dedi. Gözlerimi kapattım. Gömüyordum evet. Şimâl’i değil belki… Ama onu sustuğum yerde unuttum. Ve kendimi de. “Ben o gece elini bile tutmadım, Cemil. Ama sustum. O sustuğunda… Ben de sustum.” dedim. Cemil eğdi başını. Bir şey demedi, diyemedi.. “Madem kurtaramadım,” dedim. “Hiç değilse suçunu taşırım sandım. Ama bu sessizlik… Bu sessizlik beni bile öldürdü.” Cemil kalktı ayağa. Sırtını dönmeden, omzumun hizasından bir cümle bıraktı geride: “Sen Şimâl’in cellâdı değildin, ağam. Ama kendi mezarını kazdın, susarak.” dedi Ve gitti. Ben kaldım yine orada, yalnız.. Gök karanlıktı. İçim, gökyüzünden daha karanlık.. Haklıydı.. Herkes arkamdan katil derken bile tek kelime etmemiştim ben. Sonra yine aklıma geldi Halenin o zehir zemberek sözleri.. Yakıp kül eden bakışları.. Şimdiye kadar kimse bana böyle nefretle bakmamıştı.. Yada bakmıştı ama kimsenin tek bakışı bu kadar dokunmamıştı.. Bilmiyorum.. “Kalbim seni bu kadar tanımışken, niye bu kadar uzağım sana?” Dedim sessizce. Ve geldiğim gibi, sessiz bir gölge gibi çekildi ruhum bu şehirden.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD