Sabahın ilk ışıkları hâlâ griyken, ben ofise çoktan varmıştım.
Cam cepheli plazanın en tepesinde, benim odam.
Altımda şehir, önümde rakamlar, arkamda geçmişin sessizliği.
Kapı açıldığında, içerideki hava değişirdi.
Çünkü önce sessizlik girerdi odaya.
Sonra dikkat.
Sonra da kimsenin tarif edemediği bir ağırlık.
Çalışanlar, göz göze gelmeyecek kadar hızlı eğdiler başlarını.
Her biri ne yapacağını ezbere biliyordu.
Bir saniyelik tereddüt, yerini başka birine bırakmak demekti.
Benim yanımda gevşeklik barınmazdı.
Toplantı salonuna geçtiğimde, yöneticiler çoktan yerlerini almıştı.
Hepsi takım elbiseli, not defterleri açık.
Ama kimse kalem oynatmıyor.
Çünkü ben konuşmadan yazacak cümle olmazdı.
Elimi cebime atıp camın kenarına yürüdüm.
Aşağıdaki yeni başlayacak inşaat arazisine baktım.
Benim projelerimden biri.
Geleceği oradan kuruyorduk.
“Beş yıl sonra bu şehirde, adımızın geçmediği tek bir sokak kalmayacak,” dedim.
Sesim yüksek değildi. Ama netti.
Kimse itiraz etmezdi.
Çünkü ben her sözü, önce hesaplar sonra söylerdim.
“Beyoğlu’ndaki otel inşaatı için yeni teklifleri görelim. Finansal tablolar zayıf. Aynı fikirle tekrar gelen, bu masada yer bulamaz.”
Ne yükselttim sesimi, ne de imâ ettim.
Cümle açık, anlamı tek.
“Bodrum’daki otelin yenilenme süreci yavaş. Yeni iç mimarı ben seçeceğim. Bu kez dışarıdan biriyle görüşeceğim. Seçim işi torpille değil, yetenekle olacak. Zevk sadece gözle olmaz. Akıl ister.”
Gözler bana dönüktü, ama hiçbiri uzun süre bakamıyordu.
Benim bakışlarımda yargı yoktu, karar vardı.
Ve ben affetmezdim.
Sıfırdan kurduğum bu düzende, duygulara yer yoktu.
Konuşmamı bitirip çıktığımda, odada sessizlik kalmıştı.
Kapıdan çıkarken sadece bir cümle bıraktım:
“Zayıflık belki affedilir ama Gevşeklik asla.”
Arkamdan fısıltılar dönerken, ben çoktan odadan çıkmıştım.
İlke elinde dosyayla kapıdaydı.
Her zamanki gibi vakur, her zamanki gibi dikkatli.
Dosyayı uzattı.
“İhale bizim, Agir Bey.” dedi.
Başımı çevirmedim.
Dosyaya da bakmadım.
Sadece göz ucuyla ona döndüm.
Biliyorum, dedim bakışlarımla.
İlke sustu.
Bir adım daha attı yanıma.
“Peki… o araziyi gerçekten bağışlayacak mıyız?” dediğinde, dudaklarımın kenarı kıpırdamadı.
Sanki çoktan verilmiş bir cevabı tekrar ediyordum:
“Evet. Sakıncası mı var, İlke?”
İlke’nin sesi kısıldı biraz.
“Yok, estağfurullah… sadece… Böyle değerli bir araziyi… bir yetiştirme yurdu için kullanmanıza şaşırdım.” dedi.
Bir kaç saniye sonra asansör kapısı açıldı.
Bir adım attım.
Durup ona kısa bir bakış bıraktım ardımda.
“Çocuklardan daha değerli bir proje yok İlke.
Unutma… İnsanı bu koca şehir değil, eksik büyüdüğü çocukluk yıkar.” dedim ve bindim asansöre.
Aynaya baktım.
Orada gördüğüm adam; ne gençti, ne yaşlı.
Bir yüz değil, bir gölgeydi.
Sayılarla konuşan, ama geçmişin içinde yürüyen biri.
Ben Agir.
Bu şehirde herkesin bildiği binaların, ama kimsenin bilmediği kararların arkasında duran adam.
Tanıyan azdır.
Ama herkes… yerini de, yerimi de bilir.
Asansör zemin kata indiğinde, katın sessizliğini ayakkabı topukları böldü.
Kapı açıldı.
Önümde ilk beliren, baştan savma giyilmiş pahalı bir takım elbise…
Ardından, o gevşek gülümseme.
Polat Dervişoğlu.
Sanki hiçbir şeyin ciddiyeti yokmuş gibi yürür hep.
Sanki bu şehir, onun bitmek bilmeyen gece hayatının fonuymuş gibi.
Babasının gölgesinden sıyrılıp, ışığın altında kendini kaybetmiş bir adam.
Başarılı mı? Belki..
Tehlikeli mi? Fazlasıyla.
Ama saygı, ciddiyet, denge?
Hiçbiri yok.
Bana doğru yürüdü. Elleri cebinde, adımları hafif serseri.
Yanımdan geçen güvenlik görevlisine bile göz kırptı.
Benimle göz göze gelince, her zamanki o alaycı tonda konuştu:
“Agir Bey…”
Dudaklarındaki gülümsemeyle değil, sesindeki boşlukla tanınır bu adam.
“…şehir yine sizin planlarınıza göre mi şekilleniyor?” dedi.
Her zamanki gibi.
İğneleyici, ama cılız.
Yere düşse, kırılmaz.
Başımı çevirdim.
Yüzüne değil, omzunun ardındaki camekân duvara baktım.
Onun Yansımasında benim duruşum sabitti.
Çünkü ben, cevap vermem gereken yerde susarak en büyük cevabı veririm:
Ve suskunluğum yeter onun gibilere çoğu zaman.
Cevap vermedim.
Böyle sorulara lafla değil duruşla cevap verilir.
O bir adım attı bana doğru,
Ben yerimde kaldım.
Bir duraklık mesafeye geldi, tıpkı herkesin benden uzak durmaya çalıştığı kadar yakın.
Ama onun bu mesafeyi fark eden biri olduğunu hiç sanmadım.
“Beyoğlu’ndaki araziyi konuşacaktık, hatırladınız mı?” dedi.
Sesinde bir özen, kelimelerinde kibarlık var gibi ama…
Alt satırda başka bir niyet.
“…Gerçi siz konuşmak yerine, karar vermeyi daha çok seversiniz.” diye ekledi.
Sanki eşitmişiz gibi.
Sanki bu iş, aynı masada konuşarak yönetilirmiş gibi.
Kravatına baktım.
Titizlikle bağlanmış, ama gün içinde aceleyle gevşetilmiş.
Üzerinde pahalı kumaş, ama içindeki hâlâ ucuz bir çırak.
“Babanla konuşurduk.” dedim.
Ne yukarıdan, ne alttan.
Sade.
Ama yerini bilen bir cümle gibi.
Kararı içinde saklayan bir duruş gibi.
Sözlerim keskin değildi, ama netti.
Gözlerindeki o sahte neşenin altı boşaldı bir an.
“Ben de onun oğluyum sonuçta.” dedi.
Omuzlarını gerip,
Kendini yukarı çekmeye çalıştı.
Oysa boy değil, gölge büyütürdü adamı.
Gülümsedi.
Gülümsemesinde, babasının ismini kendine zırh yapmış bir çocuğun cüreti vardı.
O zırhı, tek bir cümlemle çatlatabilirdim.
Ama sustum.
Çünkü Yusuf Bey’e olan saygım, bana onun oğluna tahammül sabrı verdi.
Çünkü bu sabır, onun emaneti.
Ve bu emaneti taşımak, ona duyduğum saygıdan çok daha ağır.
“Ondan hala karşımdasın ya zaten Polat..” dedim.
Geçip gittim yanından.
Yanından geçerken parfümünün keskinliği ciğerimi yakmıştı.
Babasının ter kokusu vardı aklımda.
Çalışırken sinen, dürüstlüğün teri.
Bu çocukta o yoktu.
Onun kokusu; gece kulübü, sigara ve gösterişti.
Kapıya vardığımda bir süre arkamı dönmedim.
Beni izlediğini biliyordum.
O gözlerin içinden kaçıp her gece başka bir gözde kaybolduğunu da.
Ama benim adım, başka gözlerin içinde değil, bu şehrin taşında toprağında yankılanırdı.
Bir adım daha atmadan önce, tek cümleyle bitirdim:
“Seni bu işin içinde tutan, iki şey var Polat; Bir babanın adı.. iki babandan miras kalan soyadı.. O soyadının ağırlığını taşıyamazsan, altında ezilirsin.” dedim.
Arkamdan bir şey demedi.
Diyemezdi.
Çünkü Yusuf Dervişoğlu, bu şehirde, toprağa sadece bedeniyle değil, adıyla da gömülmüştü.
Ve ben… o adın hatırasına sırt çevirmem.
Ama oğlunu da babasının hayaletiyle terbiye ederim.
2005/İSTANBUL
Bu şehrin, İstanbul’un sabahı gri açardı.
Amed’de güneş, dağın arkasından doğar…
Burada binaların üstünden tırmanıyor.
Soğuk, telaşlı, yabancı bir şehir bu.
Ama ben buraya ait olmaya yeminle geldim.
Cebimde annemin duası.
Sırtımda yurttan kalma eski bir mont.
Kalbimde ise, babamın hiç vermediği o söz.
Gömleğim buruşuktu çoğu gün.
Ama ayakkabım hep silinmiş olurdu.
Cebimde para olmazdı, ama hesap tutardım.
Babam gönderirdi her ay düzenli.
Dokunmazdım.
Hem okudum, hem çalıştım.
Babamdan gelen paraya elimi sürmedim.
Hatta onu bir hesapta biriktirmeye başladım.
Çünkü bu hayatı onun parasıyla inşa etmek,
İhanet olurdu yediğim açlığa, tuttuğum nefese.
O para cebime değil, geçmişime aitti.
Ben geleceğimi onun gölgesiyle kurmayacaktım.
Ben Agir PERWAN.
Perwan aşiretinin soyunu yürütecektim belki ama..
Bu soyadı, ben istemeden alnıma yazılmış bir yaraydı.
O yüzden onu taşımadım.
Ne kartvizitlerde, ne sınıf listelerinde.
Ben kendime, kendimden bir soy kuracaktım.
Benim için hayat, sıfırdan başlamıştı.
Ve sıfır, ne eksik ne fazla.
Sadece seninle ölçülür.
Gündüzleri üniversitede ders.
Akşamları Yusuf Dervişoğlu’nun şirketinde çay ocağı.
Okuldan arta kalan zamanlarda çalışıyordum.
Yusuf Dervişoğlu’nun holdinginde, çay ocağında.
Dervişoğlu ailesi, bu şehrin köklü isimlerinden.
Bana o işi okuldan bir hocam ayarlamıştı.
“Dürüst, sessiz, çalışkan,” demişlerdi benim için.
Zaten başka bir şansım yoktu.
İlk girişim yerin iki kat altındaki o mutfaktı.
Ne içeride koltuk vardı oturacak,
Ne de biri vardı adımı soracak.
Ama benim için önemli olan bunlar değil, çayın demli olmasıydı.
Ve zamanında gelmesi.
Bir de kimseye ağız eğmeden, işi öğrenmek.
Yusuf Bey’i ilk kez asansör kapısı açıldığında gördüm.
Üzerinde gri bir palto.
Sakalları kır, ama başı hep dik.
Gözleri bir şey anlatmıyordu, ama her şeyi anlıyor gibi bakıyordu.
Yüzüme bile bakmadan yürüyüp geçmişti.
Ama o gün farkında olmadan, ilk izimi bırakmıştım bu binaya.
Çünkü o sabah, toplantı salonuna giren çay tepsisi titrememişti elimde.
Ve her bardak tam doluydu.
Sızmadan, taşmadan, tam kıvamında.
Ertesi gün…
Yine aynı saatte, aynı çay.
Yusuf Bey birden başını kaldırdı.
Yüzüme Baktı.
İlk defa o gün göz göze geldik.
Ben gözlerimi kaçırmadım.
Saygıyla baktım, ama eğilmedim.
“Adın ne senin?” dedi.
Sesi ne yumuşaktı ne sert.
Bir teraziydi sanki.
“Agir.”
“Soyadın?” dedi,
Yutkundum.
Yıllardır sorulmasın diye dua ettiğim soru.
Ama artık kaçmak yoktu.
“Perwan.” dediğimde, gözlerini kıstı, bakışları bir an dondu.
Soyadımı tanımıştı.
Adını bildiği, belki de bir zamanlar görüştüğü bir adamın, gölgesinde kaybolmuş oğluna bakıyordu şimdi.
Ama yüzü değişmedi.
Ne küçümsedi, ne başka soru sordu.
Sadece sustu.
Ve sonra başını tekrar önündeki kağıtlara çevirdi.
Ama o andan sonra, ne zaman şirketten içeri girsem,
Beni ilk fark eden hep o oldu.
Gözleriyle değil.
Sessizliğiyle.
Aylar geçti.
Bir gün yine toplantı katına çay servisine çıktım.
Yönetim kurulu üyeleri uzun cam masanın etrafına dizilmişti.
Ben köşedeydim. Görünmeyen yer.
Ama gözüm açıktı. Zihnim diri.
Biri, “Nakit akışı tutarsız,” dedi.
Diğeri, “Alt kalemlerde sapma var,” diye mırıldandı.
Rakamlar havada dolandı.
Ama onlar neye baktıklarını bile bilmiyordu.
Ben anladım.
Orada bir açık vardı.
Ama tuttum dilimi.
Tepsiyi masaya koyarken, gözüm Yusuf Bey’e kaydı.
O da bana baktı.
Bir şey sordu gözleriyle.
Bense hiçbir şey demeden sadece başımı eğip çıktım.
Bir saat sonra, çay ocağındaydım.
Önümde istatistik kitabı, sayfaları buruşturulmuş not kâğıtları.
Sınav yakındı.
Kafamda hâlâ o toplantıdaki veriler dönüyordu.
Kapı sessizce açıldı.
Yusuf Bey girdi içeriye, ayağa kalktım hemen.
“Otur evlat,” dedi.
Sesi sadeydi. Ne sert, ne yumuşak.
Raflara baktı, sonra bana döndü.
“Ders mi çalışıyorsun?” dedi
“Evet Yusuf bey. Yarın sınavım var.”
Bir süre sustu. Sonra doğrudan girdi konuya:
“Az önce toplantıdayken… Gözlerinde bir şey gördüm. Söyle bakalım, aklından ne geçti?” dedi.
Bir an Tereddüt ettim ama o an, hayatın önüme koyduğu ilk yol ağzıydı.
Ve ben kaçmadım.
“Muhasebe kayıtlarında tutarsızlık vardı. Özellikle üçüncü çeyrek raporlarında. Nakit çıkışı geçen seneye oranla yüzde on dört artmış. Ama karşılığında bir gelir kalemi görünmüyor. Bu ya kayıt dışı bir ödeme demektir… Ya da kayıtlarda oynama.” dedim.
Yusuf Bey gözlerini kısmıştı.
Bir adım geri attı.
“Bu hesabı… toplantı boyunca mı yaptın?” dedi.
Başımı salladım.
“ Veriler ortadaydı.” dedim.
Yusuf Bey bir süre pencereye yürüdü.
Camdan dışarı baktı.
Sonra döndü bana tekrar;
“Bu ne anlama geliyor peki, biliyor musun ?” dedi.
Sesimde en ufak tereddüt yoktu artık.
“Ekmek yediği kaba hainlik eden biri var demektir bu, Yusuf Bey. Fark edilmemesi, hırsızlıktan daha tehlikeli.” dedim.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra yalnızca bir cümle söyledi:
“Yarın benim odamda ol. belli ki senden çok ders alacağız artık.” dedi Ve gitti.
O gün, ilk kez biri bana adımla hitap etti bu şehirde.
İlk kez biri, susarken bile ne dediğimi anladı.
Ve ben, ilk kez birinin ardına geçmekten utanmadım.
Ertesi gün, öğle arasında Yusuf Bey beni yanına çağırdı.
Kısa, net bir konuşmaydı.
“Senin gibi bir çocuğun yeri çay ocağı değildir,” dedi.
“Ama doğru yerin neresi olduğunu da yalnızca sen bilirsin. Sadece şunu unutma: Çay taşıdığın elin titremiyorsa, mühim dosyalara imza atarken kalemin de titremez Agir.” diye de ekledi.
O gün içimde bir kapı açıldı.
Bir adam beni fark etmişti.
Ne soyumla, ne gömleğimle.
Sadece duruşumla.
Ve o günden sonra…
Yusuf Dervişoğlu, yalnızca yanında çalıştığım adam olmadı.
Benim gölge aramadığım bu şehirde…
Bana bir ağaç gibi durmayı öğreten ilk insandı.