4

1586 Words
Hayat bir deniz gibi. Ne zaman dalgalanıp ne zaman durulacağı belli olmaz. Bazen bir tokat gibi çarpar yüzüne gerçeği. Bazen boşvermişlik içinde yüzersin. Bazen çaresizlik içinde çırpınırsın. Seni alıp nereye götüreceği belli değildir ya. İşte sen orada kaybolursun ama farkına varmazsın. Vazgeçmişlikler bitirir insanı. Amacın yok, hayatta hiçbir şey sana zevk vermiyor. Düştüğünde ayağa kalkacak bir sebebin bile yok. Ne istediğini bilmiyorsun. Rüzgar nereye eserse, akıntı seni nereye götürürse oraya gidiyorsun. Yaşıyorsun ama bir ölüden farksızsın. ~ Dilimin ucuna gelen her kelime ihtirasla kırılarak düşüyordu içime. Konuşmak istedikçe susuyor, kelimelerin acı zehrini tadıyordum. Söylenecek çok söz vardı belki ama sözün bittiği yerdeydik biz. "Gitmem lazım." dedim Ayaz'a bakmamaya çalışarak. Sanki gidip birini bulmazsam aklına gelen her şeyi unutturacaktı bana zihnim. Adımlarımı hızlandıracakken Ayaz sertçe kavradı kolumu. "Nereye?" Sorusu bende şaşkınlık yaratırken bir ona bir de kavradığı koluma baktım. Öfkeyle ağzımda bir şey mırıldanmak isterken karşımda gördüğüm manzarayla buz kestim. Zira Kaan Barlas tam karşıda durmuş gözleriyle ateş saçarak doğrudan Ayaz'ın tuttuğu koluma bakıyordu. Öldürecekmiş gibi bakıyordu. Kahretsin! Ne zamandan beri buradaydı? "Gitsem iyi olacak." dedim kolumu ondan çekmeye çalışırken. Israrla bırakmayınca kaşlarımı çattım. "Kaan'dan bu kadar korkma." "Senin için endişeleniyorum Ayaz. Zira Kaan en son birine böyle baktığında az kalsın onu öldürecekti. Yakışıklı çocuksun. Bence yaşamaya devam et." Bu sefer kolumu bırakmıştı. Bir şey demeden hızlı adımlarla Kaan'ın yanına gidip onunla hiç konuşmadan ve sanki orada yokmuş gibi merdivenleri çıkmaya başladım. Benden gerçeği saklayıp onu geçmişten tanıdığımı defalarca ileri sürmeme rağmen söylediklerimi yalanlamıştı. Benden bir şeyler saklıyordu ve bunu itiraf edene kadar onunla konuşmamak darmaduman olmuş zihnimin ve onunla birlikte parçalanan kalbimin verebileceği en mantıklı karardı. Ben merdivenden hızlı hızlı çıkarken ürkütücü bir yavaşlıkla peşimden geliyordu. Arkama hiç bakmamış olmama rağmen geldiğini anlayabiliyordum. Çünkü kokusu burnuma doluyordu. Ve erkeksi kokusu, cennetten getirilmiş bir çiçek kadar güzeldi. Sınıfa vardığımda önce ben, ardından Kaan bizden birkaç saniye sonra da Ayaz girdi içeri. Kaan'ın göz hapsi o kadar korkutucuydu ki ona bakmaya cesaret edemedim ve usulca çantamı koyduğum sıraya oturdum. Kaan da geldiğinde beklenmedik bir sakinlikle yanıma oturmuştu. "Bir daha sakın bunu yapma." Sesi yüksek olmamasına rağmen çığlık gibi parçaladı kulaklarımı. Tehdit mi ediyordu bilmiyorum ama o kadar sinirlenmiştim ki ne demek istediğini umursamadım. "Karışma hayatıma Kaan Barlas. İstediğim kişiyle gezerim, konuşurum. Sen buna müdahale edecek son kişi bile değilsin! Duydun mu, değilsin!" Fazla ve gereksiz tepki gösterdiğimin farkındaydım. Benden gerçeği saklamış olması canımı çok yakmıştı. Ve şimdi sıra bendeydi. Ben de onun canını yakacaktım. Ama buz tutmuş bir kalp nasıl yakılırdı bilmiyorum. Dişlerinin gıcırdadığını duyabiliyordum. Boynunda beliren damar zaten tedirgin olan benliğimi iyiden iyiye sarsmıştı. Titreyen ellerimi gizlemek için birbirine kenetlerken ona bakmadan rastgele sayfaları çevirmeye başladım. Ama önümdeki kitap Kaan Barlas tarafından öyle sert bir şekilde kapatıldı ki Kutay ve Anıl korkuyla yerinden sıçradı. "Ne oluyor oğlum?" Ses Anıl'a aitti. "Dönün önünüze!" Kaan'ın bağırışıyla birlikte ikisi de bana acıyan, Kaan'a ise tedirgin gözlerle bakıp önlerine döndüler. Ne yalan söyleyeyim ben de korkuyordum. Keşke onu böyle terslemeseydim. Kaan ise kolumdan sert bir biçimde tutup beni sıradan kaldırdı. Ağzımı açmaya cesaret edemedim. O kadar kötü bakıyordu ki biz koridorda ilerlerken yoluna çıkan herkes ondan korkup başını çevirmişti. Okulun çıkışına giden merdivenleri hızlı bir şekilde inip dışarı çıktığımızda girdiğim monta daha sıkı sarıldım. Dışarıda neredeyse sağanak vardı ve Kaan neden hâlâ beni sürüklemeye devam ediyordu bilmiyorum. En sonunda okulun kapısının da dışına çıkıp arabasını park ettiği ilerdeki ormanlık yola saptı. İçimdeki korku ve endişe her geçen dakika artarken yağmurdan sırılsıklam olmuş botumla zorla ilerlemeye devam ettim. Etrafta kimse yoktu. Ve fazla ıssız olan ormanlık yolda daha fazla ilerlemeye devam etmeyip sıkıca tuttuğu kolumu sertçe çektim. İstese izin vermezdi ama parmaklarını gevşetip ondan kurtulmama izin verdi. "SENİN DERDİN NE?!" Bu ıssız ormanda kimsenin bizi duyamayacağını bildiğimden avazım çıktığı kadar bağırmıştım. Ama tepkim ters tepti. Üstüme doğru yürümeye başladığında geri adım atmadan başımı dikleştirdim. Sırf ona hayatıma karışma dediğim için mi bu kadar sinirlenmişti? "Berbat bir yalancısın küçük şeytan." Gözlerim dehşet ile açılırken işaret parmağımı ona doğru salladım. "Sensin yalancı! Bana bunca yıldır ge..." Eliyle ağzımı kapattı sertçe. Yutkunmak istedim ama nefesimi tutmuşken bu ihtimal çok zordu. "Kapıyı dinlediğini biliyorum. Dediklerimi duyduğunu da biliyorum." Bileğini kavrayıp onu kendimden uzaklaştırırken nefesini yüzümde hissettim. Erkeksi kokusu her zerreme işliyordu sanki. "Demek kapıyı dinlediğini biliyordun." Gözlerine bakamıyordum çünkü baktığım anda yeşil irislerinin beni içine hapsedeceğinin farkındaydım. "O ZAMAN NEDEN BENİ BUNA MECBUR BIRAKTIN? NEDEN GERÇEĞİ SÖYLEMEDİN?" Bu ıssız yerde artık canımı yakıp kavuran ne varsa dilimi zehirleyen zihnimden dökülüyordu. Kendimi zaptedemiyordum, bunca yıldır sustuğum yeterdi. İçime dert olmasına daha fazla izin vermeyecektim. "Benim etrafım ihanetlerle dolu Kaan Barlas. Çocukluğum, on yedi yıllık lanet olası hayatım boyunca Allah'ın cezası insanların kahrını çektim. Ben bir günahın bedeliydim, bu yüzden sevmediler beni!" "Bari sen..." Yutkunup devamını getiremeden kelimeler boğazıma dizildi sanki. Nefes bile alamazken konuşmak zordu, çok zordu. "Bari sen bana ihanet etmeseydin." İçimde çığ gibi büyüyen öfkenin örttüğü cesareti toplayıp yüzüne baktım. Usta bir kalemin eseri gibi parlayan yüz hatları kelimenin tam anlamıyla kusursuzdu. Sırf yüzüne bakarken bile başım dönüyordu güzelliğinden. Ama bu önümde duran gerçeği değiştirmiyordu, değiştirmeyecekti de... "Yıllarca aradığım, uykularımı kaçıracak gerçeği nasıl saklarsın, nasıl saklarsın ya benden?" Ateş saçan gözleri keskin bir ok gibi dolaştı üzerimde. "Geçmişle yüzleşecek durumda değildin çünkü." Konuşmama izin vermeden devam etti. Bakışları koyulaşırken korkuyla geri adım atmak istedim ama tam aksine başımı dikleştirip gözlerine baktım. Bana hem cenneti hem cehennemi yaşatan gözleri... "Sana bunu söylesem ne değişecekti? NE DEĞİŞECEKTİ VERA?!" Bağırışıyla birlikte baştan ayağa titretken cevap vermek için ağzımı açtım ama elini dudaklarıma bastırıp beni sertçe susturdu. Temasıyla birlikte tenim alev gibi yanıyordu. "Aklın karışmıştı, mantıklı düşünecek durumda değildin. Bunu hangi Allah'ın cezasından öğrendin bilmiyorum ama ben sana zamanı gelince anlatacaktım." Tek elimi göğsüne bastırıp onu ittim ama kolumu sertçe tutup hareket yeteneğimin tamamını engelledi. "Ya o zaman hiç gelmeseydi? Ömür boyu mu saklayacaktın benden bunu Kaan?" Yutkundum. Geçmiş gözlerimin önünde parlıyordu. "Kaç gece uykusuz kaldım. Beni kurtaran o çocuğun kim olduğunu bulmak için kaç gece uykularımı çaldın haberin var mı senin? Beni hayata bağlayan tek şeydi onun varlığı. Ama sen, bu gerçeği benden çaldın!" "Ben olduğumu bilseydin ne değişecekti?" Sesi incitmekten korkar gibi yumuşak çıkmıştı ama benim onun sorusana verecek bir cevabım yoktu. Sustum. Kelimeler bütünüyle aklımı zehirliyordu. "Keşke o gün beni kurtarmasaydın. Bıraksaydın da ölseydim. Yaşadım da ne oldu? YAŞADIM DA NE OLDU? Acı içinde geçti yıllarım. Bu lanet olası hayatımda bir kere, sadece bir kere bile hiçbir şey yolunda gitmedi! Hep acı, hep ihanet, hep keder!" Kendimi onun ellerinden kurtardığım an delirmiş gibi yerdeki kayaya sert bir tekme geçirdim. Sanki bütün olanların sorumlusu oymuş gibi art arda bıkmadan vuruyordum. İçim öyle bir yanıyordu ki ayağımın acısını dahi o an için hissedemiyordum. "Ben kimden ne istiyorum ki zaten? Beni annem babam sevmemiş. Her gece ölmesi için dua ettiğim annem babam sevmemiş beni kim sevsin beni başka?" Ecelime koşuyormuş gibi kanayan yüreğim, onun parçalarını toplarken dağılan ruhumun sanrısında kaybolmuştu. Gözünü her kırptığımda geçmişten bir kesit, hayal kırıklığı ve acıyla dolu bir kesit, geliyordu gözlerimin önüne. "Kötü biriyim değil mi ben? Yıllarca üzülen, dışlanan ben kendimi savunmaya başlayınca kötü biri oluyorum değil mi?" Konuşurken nefesin kesiliyordu ama ölme pahasına devam ediyordum kelimelerin zehrini tatmaya. "Varsa yoksa kardeşlerim! Batu nerede, Batu'ya dikkat et, Batu'ya bağırma, Batu'ya karşı çıkma, Batu sana ne yaparsa yapsın sesini çıkarma! Batu, Batu, Batu! Öldü Batu! Allah'ın cezası annem olacak kadın öldü oğlun mutlu musun? Ben öldürdüm onu! Ben öldürdüm!" Artık bilincin yerinde değildi. Konuşan ben değildim sanki. Yıllarca susturulmuş benliğim özgürlüğe kanat çırptıkça yüreğimde kanatarak kilit vurduğum her şeyi kırmaya başlamıştım. "Peki babam olacak o pislik? Beş yıldır görmüyorum onu ben be! Beş yıldır, beş yıl! Bir insan kızını aramaz mı lan? İyi mısın demez mi? Bengü'nün tırnağı kırılsa, saçının teline zarar gelse koşar gelir yardım eder. Ama ben ölsem gebersem umrunda olmaz o adamın! Ölsem gebersem gözlerinin önünde kanlar içinde yatsam biraz bile üzülmez. Sevmiyor çünkü. Sevmiyor beni! Her türlü pisliğe bulaşan babam, sırf onun günahının bedeliyim diye beni sevmiyor! Allah'ın cezası! Allah'ın cezaları!" Tekrar baktım o hem cenneti hem cehennemi yaşatan gözlerine. İfadesiz bakışları üstüme kenetlenmişti. Kendime zarar vermemi engellemek ister gibi yakınımda duruyordu ama bilmiyordu ki bana ne kadar yakın olursa olsun, aramızdaki mesafe kilometrelerce ötesinden ona bakmaktan farksızdı. "Sevilmemek ne demek biliyor musun?" Kan tükürmüş gibi düğümlenen boğazını unursamadan devam ettim sözlerime. "Ben biliyorum. Annemin bana midemi bulandırıyorsun, demesinden biliyorum sevilmemeyi. O kadar canım acıdı ki! Tarifi yok. Yemin ederim tarifi yok! Bir insan, canından bir parçaya nasıl midemi bulandırıyorsun der? Nasıl der, nasıl! Pislik kadın! "Diyemedim! Sen de benim midemi bulandırıyorsun diyemedim ona. Gerekirse ağzım kırılsaydı yine de deseseydim ama lanet olsun ki diyemedim." Öfkem artık benliğimi aşmıştı. Lanet olası kelimeler iznim olmadan dökülüyordu dudaklarımdan. Ruhum acıyordu, onunla birlikte binlerce diken aynı anda üstüne batmış gibi yaralıydı kalbim. Ve sevilmemekten öte kanıyordu benliğim. "Sustum. Sustuklarım içime zehir oldu. Canım yanıyor. Acı içinde her yerim. Kimse de iyi misin diye sormadı. Bütün yaralarımı kendim sardım. Kimse yoktu. Yetim bir çocuktan farksızdım. Hâlâ da öyleyim." İşaret parmağımı ona doğru salladım. "Bunların hepsi senin yüzünden Kaan Barlas!" Niye diye sormadı. Bu, canımı haddinden fazla acıtmıştı. "Beni o gün, o silahlı adamın elinden kurtarmasaydın şuan ölmüştüm. Ve sen, işte o zaman benim hayatımı gerçekten kurtarmış olurdun." Güçlü gözlerle baktım yüzüne. Ağlamıyordum. İstesem de ağlayamazdım zaten. Bedenim ve ruhum acı çekmeye o kadar alışkındı ki, gözyaşlarımı ağlayarak kaybedip içindeki yangını susuz bırakmaya niyetim yoktu. "Seni kurtarmasaydım ben yanacaktım. Çünkü gözlerin... Sonsuza dek kapanmayı hak etmeyecek kadar güzeldi." Ruhuma ve kalbime batan kırıkları çıkaracak tek bir cümle olsaydı bu, Kaan Barlas'ın dudaklarından dökülen cümle olacaktı. "Seninle iki aykırıyız." Elini usulca yanağıma yasladı. Dokunuşunun yarattığı fırtınadan haberi yoktu. "Ama bu ateşte birlikte yanacağız." ლ(´ ❥ `ლ)
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD