Zaman akıp giderken sen zamanı tutamazsın. Zaman geçer üstünden, ne olduğunu anlamazsın. Ama bir bakmışsın ki yolun sonundasın.
~ 10 yıl önce...
Zamanın geride bıraktıkları, hayatın esir aldıklarıydı.
Zaman akar, hayat devam eder. Bu değişmez bir kuraldır. Kimsenin gözyaşını, kırgınlıklarını umursamazdı ikisi de.
Mutluluk da böyleydi. Bir rüzgar gibi eser geçerdi. Ve nasıl rüzgar eserken dalları koparırsa, bazen birinin mutluluğu için bir başkasının hayatı mahfolurdu.
Peki bu salonda, bu davete katılan herkes böyle miydi gerçekten?
Yoksa takınmak zorunda oldukları sahte tebessümler, sahte kahkahalarla mı doluydu her yer?
Küçük kız mutlu değildi. Eliyle sıcaktan bunalmış bir şekilde kendine hava verirken gözleri babasını aradı. Ama her zamanki gibi yoktu. Adı gibi emindi, üvey kardeşiyle ilgileniyordu.
Zaten Bengü varken sıra asla ona gelmezdi.
Oflayıp aklında veryansın eden zehirli düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı. Küçük kalbi, olmaması gereken kırgınlıklarla doluydu. Ama alışkındı. Bir cam gibi kırılmaya, parçalara ayrılmaya ve ezilmeye...
Ela gözleri bu sefer de annesini aradı usulca. Annesiyle babasını yıllar sonra ilk kez aynı mekanda görüyordu. Bu çok tuhaftı. Her ne kadar bu davet salonu kalabalık da olsa, yine de ikisinin aynı ortamda nefes almaya bile tahammül edemediklerini biliyordu.
Ve bugün küçük kızın doğum günüydü. Ama koskoca davet salonundaki yüzlerce insandan biri bile kutlamamıştı.
Ne bekliyordu ki zaten? Sevgiyle sulanıp çiçek açması gereken kalbi, sevgisizlikle büyüyüp kurumuştu.
Hiçbir şey hissetmiyordu artık. Bir çocuk koşup oynarken, ailesiyle birlikte mutlu mesut yaşarken onun tek yaptığı duvarı ya da yastıkları yumruklamaktı. İçindeki öfkeyi ancak böyle çıkartıyordu.
O kadar nefret doluydu ki içi... İnsanların sesini bile duymaya tahammül edemiyor, yüzlerindeki sahte gülümsemeyi gördükçe kusacak gibi oluyordu.
Yedi yaşındaki bir kız çocuğunun hissettiği şeyler bunlar olmamalıydı. Ama olmuştu. Hayat denen melanet, adaletsiz oklarını bir kez daha masumların kalbinden vurmuş, yaşanan günahları suçsuzlara ödetmişti.
Küçük kız da anne ve babasının günahını ödüyordu. Ayrı insanlarla evli iki insan nasıl olur da birlikte olmuştu?
Ve o doğmuştu...
Aklı henüz böyle şeylere ermese de bunun yanlış olduğunu anlayabiliyordu. İki üvey kardeşi mesela... Ondan bir yaş büyük Batu ve neredeyse yaşıtı olan Bengü...
İkisini de sevmiyordu. Anne ve babasını da sevmiyordu. Hiç kimseyi sevmiyordu. Hissettiği tek şey nefretti.
"Vera!"
Yüzünü buruşturdu. Bu, annesinin sesiydi ve bu sesi duymaya tahammül edemiyordu. Cevap vermeden topuklu ayakkabıları ve mavi abiyesiyle ona doğru gelen annesine baktı. Çok cezbedici bir güzelliği vardı ama annelikten nasibini almamıştı.
"Batu'yu gördün mü?"
Ah, tabii ya! Annesinin biricik oğlu Batu varken kendisi neydi ki? Varsa yoksa Batu!
"Bilmiyorum, görmedim."
Annesinin biçimli kaşları çatıldı. 'Keşke yüzüne yaptığı makyajla karakterini de boyayabilse...' diye düşündü küçük kız içinden.
Ama bunu, annesine söylemeye cesareti yoktu.
"Nasıl görmezsin Vera, sana buraya gelmeden önce gözün abinin üstünde olsun demedim mi? Seni, buraya getirdiğine pişman etme beni!"
Vera çok sinirlenmişti. Buradan yok olup gitmek isterken annesi gerçekten onu buraya getirerek iyilik yaptığını falan mı düşünüyordu?
"Gitmek istiyorum. Burası midemi bulandırıyor." dedi zorlukla yutkunmaya çalışırken.
"Sen de benim midemi bulandırıyorsun."
Annesinin son sözleri bunlar olmuştu. Mavi elbisesinin eteklerini toplayıp yanından uzaklaşırken Vera olduğu yerde buz kesmişti.
Annesinin midesini mi bulandırıyordu gerçekten? Çok mu çirkindi? Annesine bir kötülük mü yapmıştı?
Ağlamak istedi ama ağlamadı. Elinde değildi, ağlayamıyordu. Küçükken sırf ağladığı için annesinden yediği dayağı hâlâ unutmamıştı, unutmayacaktı da.
Annesinden bütün kalbiyle, bütün benliğiyle nefret ediyordu. Keşke ölseydi annesi. Yaşamayı hak etmiyordu. Bu kadar kötü bir kadın anne olamazdı, olmamalıydı.
Zaten bozuk olan morali iyice bozuldu. Zaten beyaz olan teni iyice soluklaşırken kusma hissini zorlukla bastırdı. Bugün doğum günüydü ve bunları yaşamayı hak etmemişti.
Canı istemsizce babasını bulmak istedi. Babası da ona kötü davranıyordu ama annesi kadar olamazdı kimse. Belki doğum günüm olduğunu hatırlamıştır diye düşündü.
Adımlarını hızlandırırken babasını Bengü'nün yanında gördü. Bengü bir şeyler anlatıyor, babası da gülümseyerek kafasını sallıyordu.
'Keşke beni de böyle dinlese.' diye geçirdi içinden.
Yanlarına gitmek istedi ama Bengü ona o kadar kötü bakıyordu ki bunu anında kafasından çıkardı. Sonra aniden babasının bakışları da onu buldu. Kaşlarını çattı.
"Ne arıyorsun burada Vera, annenin yanına gitsene!"
Küçük kız hiçbir şey demeden başka tarafa çevirdi adımlarını. Yüzlerce insanın olduğu davet salonunda kendisinin toz kadar bile değeri yoktu. Hayatında dışlandığını, ezildiğini hep hissetmişti ama ilk defa bu kadar ağır ve derinden hissediyordu bu acıyı.
Ağlamamak için birbirine bastırdığı dudaklarından bir hıçkırık koptu usulca. Nereye gittiği bilmeden ilerliyordu. Merdivenleri çıkarken bir bedene çarptığını hissetti.
"Özür dilerim." dedi hıçkırıkları arasından. Gözyaşları, gözünün önüne bir perde gibi çökmüştü.
"İyi misin?"
Duyduğu erkek sesiyle bakışlarını usulca o tarafa çevirmeye çalıştı. Hayatında ilk kez biri ona nasıl olduğunu soruyordu.
Çölde açan bir çiçek gibi içine düşen umut az önce yaşadıklarının aklına gelmesiyle yanarak yok oldu.
"Özür dilerim." dedi tekrar. Ve merdivenleri hızlıca çıkmaya devam etti. Neredeye gittiğini bilmiyordu. Tek istediği buradan yok olup gitmek ve bir daha insan yüzü görmemekti. Az sonra başına geleceklerden habersiz, ulaştığı koridorda ilerlemeye başladı.
Ve tam da o an, koridoru inletecek bir kadın çığlığı doldurdu kulağını. Tüyleri ürperirken olduğu yerde buz kesmiş gibi durdu ansızın.
"YARDIM EDİN! LÜTFEN YARDIM EDİN!"
Duyduğu sesle korkuyla geriye doğru bir adım attı. Elleri, ayaklarıyla birlikte titremeye başladığında dengesini kaybetmekten korkarak duvara yasladı sırtını.
Bu lanet olası davete hiç gelmemeliydi.
Sonra aniden bir kapı açıldı ve içinden çıkan yüzü kanlar içinde kalan kadın koşmaya başladı. Tökezliyor ama eğer yakalanırsa hayatını kaybedeceğini bildiğinden bütün gücüyle koşmaya devam ediyordu.
Sonra çok güçlü bir silah sesi patladı ve kadın, kanlar içinde yere yığıldı.
Vera çıktığı merdivenleri geri inmek isterken birinin sert bir şekilde kolumdan tutmasıyla olduğu yerde durmuştu. Korkudan bütün vücudu titrerken aniden düşüp bayılacak gibi hissediyordu kendini.
Az önce kadını tek bir kurşunla öldüren bu adamlar, onu da öldüreceklerdi.
Bu ihtimal küçük kızı mümkünmüş gibi daha da korkuttu. Bütün gücüyle kaçmaya çalıştığında adam bir tüy gibi onu kavrayıp sert bir tokat indirdi yüzüne.
O kadar sert bir darbeydi ki bu, burnundan dudaklarına doğru akan sıvıyı hissetti. Patlayan dudağından da çenesine akan kan hızla yere damladı.
O anın şokuyla ağzından tek kelime çıkmazken adama bakmaya cesareti yoktu. Bunu neden yaptığını sormayacaktı çünkü biliyordu.
Görmemesi gereken şeyler görmüştü.
Ağzından bir hıçkırık döküldüğü sırada iki el silah sesi daha duydu. Kadının yaşamadığından emin olana kadar kurşuna dizmişlerdi onu.
Gözyaşları içini yakarak yanağına damlarken onu rehin alan adam tüm gücüyle küçük kızı saçlarından kavradı.
"Seni koruyacak kimse yok."
Hadsizce acizliğine gülerken saçlarını öyle sert çekiyordu ki Vera sırf bu acıdan bütün saçlarının döküldüğünü sandı. Sonra adam saçından tuttuğu gibi sertçe kafasını duvara yapıştırdı.
Kanlar içinde yere yığılırken son nefesini o gün verecekmiş gibiydi. Boğulduğunu hissetti.
Tehlikeli adam, tekrar ona doğru bir hamle yapacakken artık yolun sonunda olduğunu anlamıştı. 'Keşke buraya hiç gelmeseydim.' diye düşündü ama her şey için çok geç kalmıştı artık.
Bugün, burada ölecekti.
"Ona bir daha vurursan elini, hakaret edersen ağzını kırarım."
Bu ses...
Kalbi mümkünmüş gibi daha hızlı atmaya başladığında anlamıştı kim olduğunu. Az önce merdivenlerde çarpıştığı çocuğun sesiydi bu.
Göz kapaklarını hafifçe aralamaya çalışırken iki el ateş sesi işitti.
Kalbi korkuyla kavrulurken içinden bildiği bütün duaları etmeye başlamıştı. Ölmemeliydi. Ölmemeliydi. Onu kurtaran çocuk ölmemeliydi. Kendisi ölse bile o ölmemeliydi.
Avuç içlerini yere bastırıp vücudunu doğrulttuğunda çocuğun sapasağlam karşısında olduğu gördü. Zümrüt yeşili gözler baştan aşağı onu süzerken elinde tuttuğu silahı belinin arkasına koydu.
Biraz daha dikkatli baktığında az önce onu rehin alan adamın kanlar içinde yerde yattığını gördü. Az önce küçük kıza yaşattıklarını şimdi de kendi yaşıyordu.
Peki bu kurtarıcı çocuk, onun için bu pislik adamı vurmuş muydu gerçekten?
Hayran gözlerle bakışlarını ona çevirdi. Ama daha ne olduğunu anlamadan havaya kaldırıp onu kucaklamıştı.
Hızlı adımlarla merdivenden inerken alt kattaki koridorda ilerleyip bir odanın kapısını açtı ve kızı oraya yatırdı.
Cebinden çıkardığı mendille kızın başından akan kanı sildi. Ve eline bir anahtar tutuşturdu hızlıca.
"Kendini biraz daha iyi hissedince bu anahtarla kapıyı açıp aşağı inersin. Şimdi benim gitmem gerekiyor."
Ayağa kalktı. Vera hâlâ kendini iyi hissetmiyordu ve ağzını açacak hâli yoktu.
"Teşekkür ederim." Ağzı kanla doluyken bile kendini zorlayıp ona teşekkür etmişti.
Çünkü hayatını, bu çocuğa borçluydu.
"Teşekkür etme. İyi ol yeter."
Son sözleri bu olmuştu. Odanın kapısını sertçe kapatıp gözden kaybolduğunda küçük kız onun verdiği mendili alnından akan kana bastırdı.
Sanırım hayatının ilk ve son aşkını bulmuştu.
Ve yıllar sonra ikisinin kaderi yeniden kesişecekti.
⊂(•‿•⊂ )*.✧