Misafirler Gidince

1509 Words
Uyandı... Bütün gece uyumak için mücadele verdiğinden pek uyuduğu söylenemezdi ve arada dalıp uyuduğu uyku da genç kadına yeterli gelmemişti. Alarmının çalmasına daha saatler varken uyandı. Yatağın içinde bir süre sağa sola dönüp hayal kurmaya ve uyumaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bunun üzerine kalkmaya karar verdi. Aklına gece gördüğü rüya gelince yüzünde mutlu bir gülümseme oluştu. "O kadar gerçek gibiydi ki, rüyamda annemin elinin sıcaklığını hissettim, ya o kumaşçı dükkânları... Hayal meyal hatırlıyorum ben oraları, annem bütün elbiseliklerimi oralardan alır getirirdi. Mahalledeki terzilerden, memleketlimiz olan hanıma diktirirdi. Sabırsızlıkla dikilip giyeceğim anı heyecanla beklediğim günler bugünkü gibi aklımda halen. Ya o ceviz kabuğu çürüğü yeşili renginden olan elbisem! Onu ne kadar severek giymiştim ben..." Banyoya girdi. Uykusuzluktan kızarmış ve şişmiş gözlerine baktı bir zaman. Aynada gördüğü Eda'dan hiç hoşlanmamıştı. Evin içi biraz serin geldi kadına. Hafif bir titreme sardı vücudunu. "Ayy, üşüdüm ya, ev soğukmuş" dedi kendi kendisine. Banyodan çıkıp yatak odasına geldi tekrar, bir hırka geçirmeliydi üzerine yoksa çabucak şifayı kapabilirdi. Kazak çekmecelerinin birini çekip açtı, içinden gri, salaş bir hırkayı bulup aldı, giyindi. Gri rengi sevmiyordu ama modeli ve ipliğinin güzelliğinden dolayı bu hırkayı sosyete pazarından almıştı. Sosyete pazarına gittiği günleri aklına gelince yüzüne bir gülümseme, yumuşaklık geldi hemen. Şimdi uzakta kalan ve geri gelmeyecekmiş gibi duran güzel anıları içindi gülümsemesi. O zamanlar kendince mutlu olduğunu düşündüğü zamanlardı. Geçmiş, düşüncesinde bile olsa kadını gülümsetebilmişti. Başını sokup yaşadığı, ocakta tenceresinin kaynadığı, eski eşi Harun ile akşamları birlikte sohbet edip yemek yedikleri, televizyon izleyip, koltukta yan yana uzandıkları gençlik zamanlarıydı sosyete pazarına gittiği günler. O zamanlar Harun, Eda'yı koruyup kolluyor, olmayan ailesinin yerini tutuyordu. Kocasıyla ilgili güzel anılarını, kötü hatıralar gölgelemiş, silikleştirmişti zihninde. Harun, puslu bir hayaldi artık. Daha ilerisi veya daha iyisi yoktu Harun'la ilgili anılarında. "Şu hırka ne kadar olaylara şahit olmuştur kim bilir? Kaç yıldır duruyor, eskimedi halen, ben eskidim ayol! Bu halen sapa sağlam! On beş yıl rahat vardır bunu alalı," diye düşündü kadın. Gözü daldı üzerine giydiği hırkasına bakarken. "Nereden nereye geldik..." diye mırıldandı. Gerçekten de öyleydi, nereden nereye gelmişti Eda. Geçmişini düşündü: "Geçmiş geçmişte kaldı ama ya geleceğim? Geleceğim nerede benim? Nasıl bir geleceğim olacak? Meğer hayat ne kadar zormuş, ne kadar acı doluymuş ve hayat ne kadar yalnızlık demekmiş! Doğduğum günden bu yaşıma kadar yaşadıklarımı bir ben biliyorum bir de Allah. Bari bundan sonra yaşayacaklarım için bana güzel şeyler nasip et Allah'ım!" diye içinden geçirdi. Hırkası sırtında, geçmişi ve geleceğine ait düşünceleri zihninde birbirine karışmış vaziyette amaçsız bir şekilde evin içinde dolaşmaya başladı. Canını sıkıyordu anılar, en güzelleri bile kirletilmişti. Tek bir güzel anısı kalmamıştı geriye. Güzel anlar paylaştığı eski kocasının, evliliğinin son yıllarında kadına ettiği eziyetler ve kadının hatıra defterine bıraktığı o ıstırap verici çirkin olaylar, güzel anıları da kadın için büyük bir acıya dönüştürmüştü. Yine mutfak balkon kapısının camından sokağı izlemek için perdeyi araladı. Bu davranışı sanırız rutindi. Çoğu zaman sokağa buradan bakmayı tercih ediyordu. Camın önünde balkon olduğu için kendisi biraz içeride kalıyor, dışarıdan hemen ilk anda baktığı fark edilmiyordu. Buradan bakma sebebi kendisini dışarıdakilere göstermemek içindi. Perdeyi elinden bıraktı, tül ve ince kumaş perde boşlukta bir salıncakmış gibi ileri, öne doğru giderek duvar ve cama tosladığında hız kesip olduğu yerde küçük kımıldanışlarla hareketsiz kalarak sabit yerini buldu. Yeniden rüyasını düşünmeye devam etti. Annesinin kendisine olan sevgisini hatırlamaya çalıştı, onunla hayatının nasıl anlamlı ve güzel olduğunu düşündü. Annesi vefat ettiğinde hayatın acımasızlığını çok geçmeden anlamıştı. Babası ile olan yaşantıları ve babasının onu bir başka kadın için terk edişini, Laz Nine'nin evlerine gelip kendisi ile konuşmasını ve evini barkını bırakıp muhtar nezaretinde mahallesinden ayrılışını... Düşüncelerinden yine sıyrıldı ve bugüne döndü genç kadın. Uykusu açılmışsa da kendisini dinç hissetmiyordu. Halsizlik ve bir bitkinlik vardı üzerinde. Eğer evden bu şekilde çıkarsa bütün gün kendisine gelemezdi ve çalışmak da bu durumda işkenceye dönüşebilirdi onun için. Banyoya geldi tekrar. Duş almak istiyordu. Duştan sonra kendisini çok iyi ve diri hissedeceğini düşünüyordu ki bunda da haklıydı. Duş her zaman Eda üzerinde işe yarardı. Kıyafetlerini çıkarıp banyodaki askılığa astı, suyunun sıcaklık ayarını yaptı, tam istediği gibi olduğunu anlayınca küvete girdi, oturdu. İlk önce sarı, uzun saçlarını yıkamaya başladı. Sonrasında başından aşağıya suları dökünmeye başladı. Her döktüğü su ile üzerindeki stresin azaldığını, rahatladığını hissediyordu. Uzun bacaklarını, sabunladığı lif ile ovalayarak temizliyor, kollarının uzandığı yere kadar sırtını sabunlamaya çalışıyordu. Biraz işi de masaj yapmaya dökmüştü, sabunlanmak ikinci sırada kalmıştı. Yüzüne ayrı bir özen gösteriyordu banyodayken, hiç sıcak su dökmezdi yüzüne, cildinin kurumasını istemezdi çünkü. Ilık suyla yüzünü yıkayıp, parmakları ile derisini ovuşturdu. Gözeneklerini açmaya, cildinin kan dolaşımını artırmaya çalışıyordu. Banyoya duş almak için girmişti ama epeyce uzun bir süre yıkanmıştı. Nihayet kadın artık bu kadar su dökünmenin, masaj yapmanın kâfi olduğuna kanaat getirmiş ve banyodan çıkmıştı. Ayak paspası üzerine ince uzun ayaklarını basar basmaz hemen duvardaki askılığa elini uzatıp bornozunu yerinden alıp giyinmeye başlamıştı. Saçlarını havlu ile sarıp suyunu çektirmeye bıraktı. Bornozu üzerinde, kulağı için pamuklu çubuğu elinde olmak üzere banyodan dışarı çıktı, tekrar mutfağa girdi. Kahvaltılıkları buzdolabından alıp masanın üzerine koydu. Su ısıtıcısının düğmesine basıp çalıştırdı. Yeşil çay içecekti. Siyah çayı iş yerinde içerdi nasıl olsa. Su kaynayıp düğme geri atınca Eda dolaptan yeşil çay kavanozunu aldı, çay süzgecine bir miktar yeşil çayı koydu, kupanın ağzına süzgeci bıraktı, üzerine de sıcak suyu doldurdu. Kupanın kapağını da kapatıp mutfaktan ayrıldı. Yeşil çaysız bir güne başladığında yeşil çayın eksikliğini gün boyu hissederdi tüm hücrelerinde. İlla adrenalinini yükseltecek bir içecek içmesi şarttı sabahları. Yatak odasında bornozunu çıkarıp yatağının üzerine havalanıp kuruması için serdi. Kendisi de giyinmeye başladı. Üşütmemek için çabucak üzerini giyindi. İç çamaşırını takım giyinmeyi severdi. Takım değillerse de takım olacak şekilde alt üst renk ve model ayarı yapar, öyle giyinirdi. Takı çekmecesini çektiğinde boncuklardan yapılmış üç beş kolye, yüzük ve bileklik dışında bir iki küçük altın kolye ucu ve yüzüğünün durduğu kutuyu alıp yatağın üzerine koydu. Takıları ilk annesinde görmüştü. Daimi olarak boynunda bir sıra dizili renk renk boncuklardan oluşan bir kolyesi vardı rahmetlinin. Eda küçüktü ve annesinin taktığı bu boncuk kolyeyi çok yadırgamıştı. Arkadaşlarının anneleri sarı zincirlerin ucunda sarı kolyeler takarken kendi annesi boncuk takıyordu. Fakir oldukları için bunları taktığını düşünerek annesine hiçbir şey dememişti küçük kız. Annesi öldüğü zaman sandığın içindeki küçük bölmede altın yüzükler, küpeler ve kolyeler buldu. Annesinin bunları niçin takmadığını anlayamadı. Babası hemen gelip kızın elindeki altınları almış ve hatta annesinin protez dişini hatıra için saklamak isteyen Eda'nın elinden, protez dişteki tek bir altın diş için protezleri almıştı. Eda'nın gözü gönlü o kadar toktu ki, üç beş parça altını babasının ellerine bırakırken içi yanmamıştı da, protez dişleri verirken içinden bir parça gitmişti sanki. Sürekli olarak annesinin ağzında görmeye alıştığı ve annesi ile özdeşleşen protezler aç gözlü babasının katı yüreğine teslim olmuştu ne yazık ki... İşte belki de bunlara bir tepki olarak Eda, altın takılara önem vermiyor, inci -boncuktan yapılmış takıları kullanıyordu. Tıpkı rahmetli annesi gibi. Lacivert renkli kalın kot pantolonunu giyinip üzerine yeşil renkli bir gömlek seçti. Kulağına lacivert boncuklu, sallantılı zarif bir küpe taktı. Saçlarındaki havlusu halen duruyordu. Havluyu çıkarıp saçına şöyle bir kurutma makinası tutup bıraktı. Saçlarını, kendi hallerinde kuruması için serbestçe sırtına döküverdi. Tuvalet masasının üzerinde duran saatin tik takları odadaki tek ses idi. Eda saate bir göz attı hemen. Saat 05.45'i gösteriyordu. "Zaman ne çabuk geçiyor, çabuk olmalıyım," diyerek mutfağa doğru hızlı adımlarla yürüdü. Kahvaltısını ederken televizyon da genç kadına eşlik ediyordu. Arada bir gözü televizyona ilişiyor, sabah haberlerini takip ediyordu. Kahvaltılıkları kaldırdı, televizyonu kapattı, camdan dışarıya bir göz attı çabucak. Sabahleyin erkenden işlerinin başında olmak isteyen insanlarla sokak dolmuştu. Sokaktan yukarıya, caddeye doğru çıkıp oradan toplu ulaşım ile işlerine gidiyorlardı. Az sonra kendisi de bu insanlardan birisi olacak ve caddeye doğru yürüyecekti. Yatak odasına adeta koşar adımlarla gitti. Hazırlığını bitirip evden vaktinde çıkmalıydı. Üstelik bu sabah bu kadar erken kalkmışken evden geç çıkması abes olurdu doğrusu. Hafif bir makyaj yapmadan önce nemlendiricisini sürdü, makyajını belli belirsiz hafif bir tonda yaptı. Rimel ile kirpiklerini belirginleştirip, gözüne siyah kalemini düzgünce çekti. Göz rengi daha da belirginleşti bunları yaptıktan sonra. Kırmızı rujunu, rengini fazla vermeyecek şekilde bastırmadan sürdü. Çok dikkat çekmek istemiyor ama makyajsız da evden çıkmak istemiyordu. Sarı saçları yıkandığı için pırıl pırıl parlıyordu. Açık bıraktı, toplamadı. Çok kalın olmayan bir mont tercih etti ve çantasını alıp antreye geldi. Ayakkabılıktan ayakkabılarını aldı. Artık işe gitmek üzere hazırdı. Evden çıktı, kapıyı fazla ses olmayacak şekilde kapatıp kilitledi. İyice kapanmış olup olmadığını kapı kolunu kendine çekip ileri geri ittirmeye çalışarak kontrol etmeyi de ihmal etmedi çünkü kapı tam oturup kapanmadığı zaman bazen anahtar boşa dönüyor, kapı kilitlenmiyordu. El alışkanlığı olmuş, her zaman bu kontrolü yapıyordu genç kadın. Merdivenleri inerken alt komşusu beyefendiyi fırından ekmek, simit almış, basamakları çıktığını görünce selam verdi: "Günaydın!" "Günaydın Hanım Kızım." Eda, kendi kendisine gülümsedi duyduğu "günaydın" kelimesine. "Umarım bugün günüm gerçekten aydın geçer, umarım öyle olur." "Efendim Hanım Kızım? Bir şey mi dedin?" Eda, içinden söylenirken biraz sesli konuştuğunu o zaman fark etti ve gülerek: "Bir şey yok Ali Rıza Amcacığım, sesli düşündüm farkında olmadan." Ali Rıza Beyefendi, bunları söyleyerek basamakları birer ikişer inmekte olan Eda'nın ardından elindeki ekmek poşeti ile birlikte merdivende durup baktı: "Allah Allah ne yapıyorum dedi bu hanım Kız? Anlamadım ki şimdi ne dediğini?" Kafasını iki yana olumsuzca sallayıp tekrar merdivenleri çıkmaya başladı. Eda da bu sırada apartmandan çıkmış, sokağa adımını atmıştı bile... ***** 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD