bc

Eda'nın Yalnızlığı

book_age16+
1.8K
FOLLOW
9.8K
READ
HE
second chance
self-improved
inspirational
mystery
realistic earth
cheating
weak to strong
lonely
office lady
like
intro-logo
Blurb

EDA'NIN YALNIZLIĞI – Betilayben

Bazı yaralar zamanla iyileşir. Bazıları ise yeni bir başlangıçla…

Eda, kırık bir kalbin enkazında yolunu bulmaya çalışan bir kadındı. Kocasının ihanetiyle altüst olan hayatı, yalnızca bir boşanma kararıyla düzelmeyecekti. Borçlar, tehditler, tacizler… Geçmişin izleri, onu bırakmaya hiç niyetli değildi.

Güvenlik şirketinde başladığı yeni iş, ona bir çıkış sunacak mıydı? Yoksa onu daha karanlık bir girdaba mı sürükleyecekti?

💥 Bir kadının hayatta kalma mücadelesi, sırlarla örülü yollar ve umulmadık bir karşılaşma… Eda, geçmişin gölgesinden kurtulabilecek mi?

chap-preview
Free preview
Giriş / Yalnızlık
Eski Koca Televizyonu seyrediyordu ama hiçbir şey anlamıyordu kadın. "Gidip yatayım bari," diye mırıldanarak televizyonu kapattı ve yerinden kalktı. Yatak odasına korkarak girdi. Evdeki sessizlik, içinde büyüyen korkularını daha da artırıyordu. Çabucak hazırlanıp yorganın altına girmek için acele etti. Tam yatağa uzanmıştı ki, başucundaki telefon titreşti. Yüreği korkuyla çarpmaya başladı. Ekranda beliren numara yabancıydı ama artık bu tür numaraların eski kocasına ait olduğunu tahmin edebiliyordu. Ya yeni bir hat alıyor, ya da arkadaşlarının telefonlarından gecenin bir vakti arayıp ağzına geleni söylüyor, hakaret ediyor, para istiyordu. Telefonu açmazsa, taciz bitmek bilmiyordu. Bu yüzden korka korka açtı telefonu. Yüreği ağzındaydı. "Alo?" Eda Hanım yatıyorlar mı? Uykusundan mı uyandırdım hanımefendiyi? Cevap versene ulan! Kocan arıyor kocan... Soba borusu değiliz burada, anladın mı beni? Gelirsem oraya, cevap vermemek nasıl olurmuş gösteririm lan sana. Dağıttırma bana o güzel suratını... Eliyle yorganın kenarını tutarak ondan güç aldığını sanan genç kadın, üst üste işittiği hakaret ve tehditlerden şaşkındı. Ne diyeceğini zaten bilmiyordu. Bir de böyle, olanca gücüyle bağırıp konuşan adam onu daha da korkutuyordu. "Şey, Harun... Hayır, yani evet. Cevap verecektim ama senin konuşmanı bitirmeni bekliyordum sadece..." "Sus kız, cevap verme bana. Bir kere de altta kal be. Hep sen haklısın, hep üste çıkmaya çalışırsın. Bıktım lan senin bu huyundan. Şimdi benim acil paraya ihtiyacım var. Borçlarımı ödeyeceğim. Para almaya geliyorum oraya. Hazırla paraları, anladın mı lan beni?" diye sarhoş olduğu belli olan yayvan bir sesle kadınla konuştu. Telefon konuşmasının üzerinden çok geçmeden kapısı şiddetle yumruklanmaya, tekmelenmeye başladı. Bu yaşadıkları, Eda için adeta bir korku filmi gibiydi. Hani daha önce izlemiş ve bir türlü unutamadığı bir film! İşte o an, o filmdeki gibi hissetti. "Ne yapacağım Allah'ım!" diye mırıldandı. "Elimdeki, avucumdaki bütün parayı bu lanet olasıca, geberesice adama veriyorum. Güya kanun onu bana nafaka ödemeye, tazminat ödemeye mahkûm etti. Beş kuruş alamadığım gibi, adam beni rahat bıraksın diye ben ona para veriyorum..." Kapıya inen şiddetli bir ayak darbesiyle kilitten bir gıcırtı yayıldı eve. Anlaşılan o ki, kapı zorlamaya fazla dayanamayacaktı. Polise telefon edeli neredeyse yarım saat olmuştu, fakat henüz gelmemişlerdi. Bu çok kötüydü. Pencereden dışarı baktı. Tek gördüğü, gece karanlığının çöktüğü sessiz bir sokaktı. Herkes çoktan yatmaya gitmiş olmalıydı. Yatmayanlar da bu saatte dışarıda dolaşmak yerine sıcak evlerinde olmalıydı. Çalan kapı zili, atılan her tekme ve yumruk, genç kadını korku ve paniğe sürüklüyordu. Ne yapacağını bilmeden odada oraya buraya koşturdu. Yeniden telefon etmek için numarayı ekrana getirmeye çalıştı. Paniğe kapıldığı için birkaç saniyelik işi neredeyse bir dakikada yapabildi. "Alo, ben az önce bir ihbarda bulunmuştum size..." "Konu neydi hanımefendi?" diye polis memuru sordu. "Şey, eski kocam kapıma geldi, kapıyı zorluyor..." "A, evet. Hatırladım sizi. Sakın açmayın kapıyı. Ekip yola çıktı, birazdan orada olur," dedi polis memuru, Eda'yı rahatlatmaya çalışarak. Ya da rahatlayacağını umarak. Bu sırada, kapıya indirilen darbeler yetmiyormuş gibi, üst kattan tavana ağır bir şeyle vurulup gürültüyü kesmeleri için komşulardan uyarı gelince, Eda iyice panikledi. "Komşular da kızmaya başladılar. Eski kocam kapıyı tekmeliyor hâlâ, her an kırılabilir, kilit yerinden sökülecek gibi gıcırdamaya başladı. Çok korkuyorum, lütfen, bana yardım edin!" "Evde güvenli bir yere saklanın ve yardım gelene kadar sakın oradan çıkmayın, hanımefendi," dedi karşıdaki ses. "Ekip gelene kadar dayanmaya çalışın. Sizi kurtaracağız..." Eda, telefonu hıçkırarak kapattı. Ağlıyordu. Titreyen elleriyle telefonu aşağıya indirdi. Polislerin belli ki gecikeceğini biliyordu. Artık polisten umudu kestiği için cüzdanını eline aldı. İçindeki son paraları gözden geçirdi. Ellerindeki titremeye hakim olmaya çalışarak, hepsini çıkardı. Götürüp adama verecekti. Korku ve gözyaşları içinde kapıya doğru yürüdü. Kapı kilidi, bu kadar zorlamaya dayanamazsa, birazdan Harun'un içeri paldır küldür girmesinden korkuyordu. Kapıya inmek üzere olan son darbeden hemen önce, kapıyı açtı. Nefes nefese kalan sarhoş bir adam, öfke ve içkinin kızarttığı, kan çanağı olmuş gözleriyle genç kadının karşısında belirdi. Kapı açıldığı için, kaldırıp vurmaya hazırlandığı ayağı boşta kalmıştı. Harun, pişmiş kelle gibi sırıttı, Eda'yı karşısında görünce. "Ooo, nihayet keyfiniz geldi de kapıyı açtınız hanımefendi. Sağ olun, var olun." Zayıf bacakları üzerinde sarsak bir hareketle eğildi, abartılı bir reverans yaptı. Doğrulup, "Hazır mı para?" diye sorarken, kadının elini işaret etti, bir kaş hareketiyle. Ayakta dengesini koruyamayan Harun, öne doğru yıkılır gibi oldu bir an. Sonra duvara dayanıp dengesini buldu. Eda, adamın üzerine düşmesinden korkup geriye doğru çekildi. Onun bu hareketini eve davet olarak yorumlayan sarhoş adam, "İçeri mi geleyim, beni mi özledin canım? Hay hay," dedi ve dayandığı duvardan ayrılıp içeri girmek üzere, birbirine dolaşan ayaklarıyla yürümeye çalıştı. Yüzündeki pis sırıtışıyla iğrenç bir hal alan yüzü, onu gerçekten korkunç gösteriyordu. Eda, ani bir hareketle adamın göğsüne elini dayayıp, içeri girmesini önlemeye çalışınca aralarında boğuşmaya başladılar. Eda'nın naif bedeni, kaba saba, sarhoş bir erkeğe karşı koyacak bir güçte değildi ne yazık ki... Harun'un leş gibi içki kokan ağzı Eda'nın burnunun dibindeydi şimdi. Kadının iki kolunu tutmuş, sarsıyordu devamlı. Bir taraftan da ağzından küfürler saçılıyor, hakaretler fırlıyordu. Apartmanda oturanlardan bazıları, kapılarını aralayıp dışarıya baktılar. Kavgayı izlemek cesaretini bulabilmişlerdi. Ama araya girip kadını kurtarmaya kimse cesaret edememişti. Alt katta oturan yaşlı bir karı kocaydı. Karşı dairede çocuklarıyla oturan genç bir kadındı. Kocası yurt dışında çalışıyordu. Üst katta oturanların hastaları vardı. Kendilerinin yapamadığı yardımı polisten istediler. Kapı aralıklarından çıkan gözler, birer birer kayboldu. Kapılar sessizce çekildi. Koridor yine Eda'nın ve Harun'un kavgasının yankılandığı soğuk bir boşluğa dönüştü. Ulan sen kim oluyorsun da bana karşı duruyorsun ha? Ben senin kocan değil miyim lan? İstediğim zaman bu eve girerim de çıkarım da. Anladın mı beni? Almayayım seni ayağımın altına şimdi!" diye bağırıp çağırmaya devam ederken, Harun kadının kolunu bıraktı ve onu yana doğru itti. İçeriye doğru hamle yaptı. Tam içeri girmişti ki, sokaktan polis sirenleri duyuldu. Harun, sarhoş olmasına rağmen, polislerin geldiğini fark etti. Eda, kapının eşiğinde düştüğü yerden kalkmaya çalışırken, Harun korku ve telaşla evden dışarı fırladı. O kadar korkmuştu ki, yerde yatan kadının üzerine basıp eşikten atladı. Merdivenlere doğru düşe kalka koşmaya başladı. Polisler ise tam o anda yukarı çıkıyordu. Sarhoş, korkusundan basacağı yeri göremeyince, ayağı merdivenin kenarından kayarak sırt üstü düşüp kaymaya başladı. Bir şeye çarpıp durdu. "Aradığımız adam ayağımıza geldi Mustafa. Hadi sen şunu kaldır, ben yukarı çıkıp bu sarhoş kadına bir şey yapmış mı bir bakayım?" dedi polis, Harun'un düşüşünü izlerken, "Bunu da kazasız belasız nasıl hallederiz acaba?" diye eklemeyi de unutmadan. "Tamam abi," dedi Mustafa, yerdeki sarhoşa doğru bakarak. Polis memuru, yerde acı içinde kıvranan kadını görünce hemen koştu. Yardım etti. Ciddi bir yaralanması olup olmadığını anlamaya çalıştı. "Her yerim acıyor, ama kolumu bacağımı oynatabiliyorum. Kırık yok," diye cevap verdi Eda. "Şimdi sizi karakola götürmemiz gerekiyor, Eda Hanım. Şikayetinizle alakalı ifadenizi verdikten sonra sağlık kontrolü için hastaneye götürüleceksiniz." "Olur, götürün. Çantamı alayım da," dedi acıyan vücudunun feryatlarına katlanmaya çalışarak. Karakola, kendine düşman olan eski kocasıyla aynı arabada gitti. Ancak Harun, arabada sızıp kalmıştı. Karakola gelir gelmez, arabadan inip binaya girdi. İfadesinden sonra polis aracıyla hastaneye götürüldü. Muayenesi yapıldı. Doktor, bir gün iş göremezlik raporu ve darp raporu verdi. Bu raporlarla birlikte eski kocasına uzaklaştırma kararı için gerekli yerlere müracaat etti. Sonraki günlerde aldığı bu uzaklaştırma kararının hiçbir faydası olmadı ne yazık ki. Harun'un tehditleri, tacizleri aynen devam etmişti... Korku Akşamın karanlığıyla birlikte sokaktaki hayat da yavaş yavaş evlere çekilmeye başlamıştı. Eda, bir süredir karşısında pineklediği televizyonun başından kalktı. Önce mutfağa uğradı, sonra balkona çıktı. Sonbaharın serinliği yüzüne vurdu. Uzun süredir ekrana bakmaktan adeta beyni uyuşmuştu. Şimdi hem sokağı seyrediyor, hem de derin nefesler alarak ciğerlerine temiz hava doldurmaya çalışıyordu. Mayışan, halsizleşen bedeni, serin hava ve taze oksijenle yavaş yavaş kendine gelmeye başlamıştı. Sokak lambaları, çevrelerini solgun bir sarı ışıkla aydınlatıyordu. Eda, bir süre yalnızca bu solgun sarı ışığın içinde gözlerini sabitledi. "Işık parlaklığını yitirmiş ama aydınlatma kabiliyetini henüz kaybetmemiş," diye düşündü. "Ben de parlaklığımı yitirdim belki, ama kendi yolumu aydınlatacak kadar ışığım hâlâ var. Tıpkı şu sokak lambası gibi." Sarı saçları salık bir halde sırtından aşağı dökülüyordu. Üzerindeki gri eşofman takımından belli olan ince bedeni, serin havanın içinde hafiften ürperdi. Bu ürperişle birlikte Eda, elektrik direğine dalan bakışlarını apartmanın önündeki kaldırım taşlarına kaydırdı. Koyu gri taşlar, sert yüzeyleriyle akşamın serinliğine iyice soğuk bir hava katıyor, oldukları yerden genç kadına karşı suskun ve donuk bakışlar fırlatıyor gibiydiler. "İçeri girsem iyi olacak..." dedi kendi kendine. Son bir kez daha balkondan sokağın her iki ucunu görebilmek için eğilip baktı. Sokakta kimsecikler yoktu. Dairelerde ışıklar yanıyor, kapalı perdelerden dışarıya sarı, ölgün bir aydınlatma yansıyordu sadece. Bütün görebildiği bunlardan ibaretti. Artık az evvel verdiği karara uydu ve balkondan içeriye girdi. Balkon kapısını iyice kapattıktan sonra anahtarı kilidin içinde iki defa çevirip, kilitlendiğinden emin olmak için de kolu aşağıya doğru bastırıp açmaya çalışır gibi yaptı. Kilitli olduğundan emin olunca da perdeyi kapattı. Yalnız yaşamaya başladıktan sonra, geceler Eda için ürkütücü bir hâl almıştı. Karanlığın çökmesiyle birlikte sokaklar tenhalaşıyor, evler içine kapanıyordu. Bu sessizlik, hem dışarıda hem içeride yoğun bir yalnızlık duygusu yaratıyor, Eda'nın içinde bir yerlere gömülmüş korkuları gün yüzüne çıkarıyordu. En küçük bir ses bile onu yerinden sıçratmaya, gece boyu uykularını bölmeye yetiyordu. O akşam da, serinliği teninde hissettikten sonra, oturma odasındaki kanepeye büzülüp oturdu. Üzerine bir pike çekti. Bir süre böyle oturduktan sonra, küçük televizyonu açmak istedi. Ancak kumanda yerinde yoktu. Elini sağa sola dolaştırarak, araya kaybolmuş kumandayı buldu ve televizyonu açtı. Gözleri ekranda olsa da zihni çoktan başka şeylere dalmıştı. "Kredi kartı taksitleri bitsin," diye geçirdi içinden, "bir bilgisayar alırım. Sonra da internet bağlatırım. Dünyadan iyice koptum. Televizyonla olmuyor. Devir iletişim çağı, bilgi çağı, teknoloji çağı. Ayak uydurmak lâzım." Kendi kendine kurduğu bu sessiz hayallerle, içini hafif bir umut sardı. Belki de, her şeye rağmen, ışığını kaybetmediğinin küçük bir işaretiydi bu. Birdenbire cama çarpan sert bir ses duyulunca, Eda korkuyla yerinden sıçradı. Başparmağını üst dişlerine dayayıp çenesini birkaç kez yukarı doğru itti; içindeki korkunun yatışmasını bekledi. Hemen televizyonu kapattı. Odanın üzerine çöken sessizlikte, yeni bir ses, yeni bir tıkırtı işitecek mi diye kulak kesildi. Tam yerinden kalkıp sesin geldiği yöne doğru adım atacakken, bu kez balkon duvarına daha şiddetli bir çarpma sesi geldi. Eda, zınk diye olduğu yerde kaldı. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyordu. Çırpınan kalbi, genç kadının daha da paniklemesine yol açtı. Ellerini kulaklarına kapadı, omuzlarını yukarı çekti. Başını omuzlarının arasına gömdü. Kafasını avuçlarıyla sıkıca kavradı. Korkudan ne yaptığının, bedeninin nasıl tepkiler verdiğinin bile farkında değildi Elini tam başından çekmişti ki, yeniden cama çarpıp aşağıya düşen bir şeyin sesi duyuldu. Eda, korkuyla yeniden olduğu yerde mıhlandı. Tek bir adım atamıyordu; ayakları sanki kurşun gibi ağırlaşmış, toprağa kök salmış gibiydi. Aradan ne kadar zaman geçti, kaç dakikadır öylece duruyordu, bilmiyordu. Farkında olduğu tek şey, zamanla birlikte kalp çarpıntısının hafifleyip normale dönmeye başlamasıydı. Derin bir nefes aldı. Ayağını kaldırıp, yavaşça öne doğru bir adım attı. Evet, korkusu azalmıştı... ama içinden tümüyle çekip gitmemiş, bir yerlerde hâlâ pusuda bekliyordu. Korkarak da olsa, o seslerin sebebini öğrenmek için balkona çıkmaya karar verdi. Mutfaktaki çekmeceyi sessizce açtı; içinden en büyük boy bıçağı alıp balkon kapısına doğru yanaştı. Perdenin kenarından dışarıya baktı. Sokağa ve balkona göz gezdirdi. Görebildiği tek şey, sonbahar rüzgârının önüne kattığı birkaç sarı yaprağın, kaldırımda birbirleriyle yarışır gibi savrulmasıydı. Yapraklardan kimi bir adım öne fırlıyor, kimi rüzgârın yön değişimiyle geride kalıyordu. Eda, ikinci katta oturduğu için kendini nispeten şanslı sayıyordu. "Birinci katta olsaydım daha tedirgin olurdum," diye düşündü. Oysa bilmiyordu ki, kötü niyetli birisi için iki katlık bir mesafe hiçbir zaman gerçek bir engel değildi. Kapının kilidini yavaşça çevirmeden önce balkondaki ışığı açtı. Işığın aydınlattığı alan, her zaman olduğu gibi ona bir tür güven duygusu veriyordu. Elektrik lambasının yaydığı sıcak ışık, balkonun ötesindeki sokağı da yumuşak bir şekilde aydınlatıyordu. Eda, tüm cesaretini toplayarak elinde bıçakla balkona adım attı. "Oh, çok şükür," dedi içinden. "Kimse yok." Derin bir nefes alıp, sakinleşmeye çalıştı. Balkonun kenarına eğilerek, apartmanın giriş kapısını ve sokağın her iki yönünü gözden geçirdi. Gizlice saklanan birinin olup olmadığını anlamaya çalıştı. Ama hiç kimseyi görmedi; şüpheleri de yavaşça dağıldı. Bir süre balkonda etrafı gözledi. O sırada, sokaktan savrulan birkaç sararmış yaprak, sonbahar rüzgârının etkisiyle hafifçe havada dans ediyordu. Eda, ikinci katta oturduğundan, kendini bir miktar daha güvende hissediyordu. "Birinci katta olsam..." diye düşündü, ama derin bir iç çekişle bu düşünceyi kafasından kovdu. Kötü niyetli biri için hiçbir engel yoktu. Balkona tırmanmak, kolay bir işti. Gözleri, sokakta hareket eden bir şeylerin izini ararken, balkonun köşesinde bir nesne fark etti. Hızla eğildi ve yerden beyaz bir kâğıt parçası aldı. Kâğıdın ortasında bir ip vardı ve kâğıt, bir taşla sarılmış şekilde yere düşmüştü. Eda, içinden bir korku dalgası hissetti; kalbi hızla çarpmaya başlamıştı, ancak bu defa daha sakin bir şekilde ipi çözerek kâğıdın içini açtı. Evet, işte... taş, tam da beklediği gibi düşürülmüştü. Korkusu tekrar kabarmıştı, ama bir yandan da merakı artıyordu. "İki tane daha olmalı..." diye düşündü. İki ses, üç ses... Evet, kesinlikle. Onları da arayıp bulmalıydı. Balkonda araştıracak pek bir şey de yoktu artık, şu dipteki boş saksılardan başka. "Boş saksııı? Haa.." dedi güzel kadın, aklına bir şey gelmiş gibi "evet ya, oraya düşmüş olmalıydı diğeri de." Hızla balkonun köşesine ilerledi. Eğilip boş saksıları tek tek yerinden kaldırmaya başladı. Nihayet, saksıların gerisine düşmüş olan bir başka taş parçasını ve ona sarılmış kâğıdı buldu. Aceleyle taşı çözdü, kâğıdı açmadan önce taşı pencere önüne bıraktı. Hemen ardından üçüncü taşı da aradı ve buldu. Bu son taşta herhangi bir kâğıt ya da not yoktu; belli ki yalnızca dikkatini çekmek için fırlatılmıştı. Genç kadın, balkondan defalarca sokağı gözlemlemişti. Ancak dikkatini çekecek en ufak bir hareket ya da şüpheli bir siluet bile görememişti. İçini kaplayan huzursuzlukla birlikte içeri adım attı. Balkon kapısını sıkıca kapattıktan sonra kilidini kontrol etti. Sonra balkonun ışığını kapattı. Artık içerideydi; ama gecenin belirsizliği, kalbinin içinde yankılanmaya devam ediyordu. Oysa genç kadın, saklandığı karanlık köşeden kendisini izleyen gözlerin varlığından habersizdi. Evin karşı cephesindeki gölgelerin içinde bir adam vardı; yaptıklarından büyük bir tatmin duyan birinin yüzünde belirecek o uğursuz sırıtışla, hiç kıpırdamadan onu izliyordu. Adam, bir süre daha yerinden ayrılmadı; balkon ışığında görünen her küçük hareketi dikkatle süzdü. Sonunda, genç kadının artık dışarı çıkmayacağına ve pencereye yaklaşmayacağına kanaat getirdi. Bulunduğu yerden sessizce sıyrılıp caddeye doğru hızlı adımlarla uzaklaştı. Karanlığın içine karışarak gözden kayboldu. Eda, titreyen elleriyle buruşturulmuş kâğıt parçalarını düzeltti. İçini bir yumruk gibi sıkıştıran korkuya rağmen, kâğıdın üstündeki satırları okumaya başladı: "Nasılsın Eda Hanım? Yüreğin ağzına geldi değil mi? Korkudan kıpırdayamadığını görür gibiyim. Bu daha bir şey değil... Gözüne uyku girmeyecek gecelerin olacak! Sen kimsin de beni boşadın ulan? Sen kimsin de bana posta koydun? Burnundan fitil fitil getirmez miyim bunları senin!.." Her kelime, genç kadının içine işleyen soğuk bir bıçak gibiydi. Bir an ikinci kâğıda geçmek istemedi. Neler yazılı olduğunu tahmin ediyordu zaten: Daha fazla tehdit, daha fazla öfke. Kaç aydır peşini bırakmayan eski kocasının hastalıklı takibine bir yenisi daha eklenmişti. İçinde biriken öfkeyi ve çaresizliği yutarak, kâğıtları elinde sıktı. Sessizce mırıldandı: "Bu böyle gitmeyecek... Eğer bir daha böyle bir şey yaparsa, savcılığa vereceğim kendisini. Şu ana kadar sustum, çünkü adalete de güvenemiyorum. Bugün içeri alsalar, yarın salıveriyorlar... Sonra gelip daha beterini yapar diye korkuyorum. O şerefsiz, o adi herif! O yüzden susuyorum, o yüzden ev değiştiriyorum, eve kapanıyorum... Kork kork, sus sus nereye kadar? Benim de bir sabrım var, taşmak üzere olan..." Yalnızlık Uzun, sarı saçları ensesini yakıp terletiyor, adımlarını ağırlaştırıyordu. Yavaş yavaş merdivenleri tırmandı ve kapının önüne ulaştı. Elindeki pazar torbalarını ayağının dibine bıraktı. Çantasının karmaşık kıvrımları arasına gömülen anahtarını bulmak için fermuarı açıp bir eliyle tutarken, diğer eliyle telaşla içini karıştırdı. Nihayet anahtarı buldu; kapıyı açıp torbaları içeri taşıdı. Ev, onun adımlarıyla derin uykusundan uyanmış gibiydi. Sessizliğin içinde yankılanan ayak sesleri, boşluğun üstüne dökülen bir yankı gibi doldu. Eda, bütün torbaları mutfağa götürdü, yere bıraktı. Üzerindeki ceketini çıkarıp bir sandalyenin arkasına astı. Sessizlik dayanılmazdı. Hemen televizyonu açtı; odanın içine dağınık, amaçsız bir ses yayıldı. Aldıklarını hiç acele etmeden, ağır ağır yerleştirmeye başladı. Her hareketi yavaş, her adımı dalgındı. İşini bitirdiğinde yine aynı sandalyeye gelip oturdu. Gözü televizyondaydı ama aklı bambaşka yerlerde gezinip duruyordu. Bir süre öylece kaldı. Sonra yerinden kalktı, ocağa yöneldi. Çaydanlığın içindeki bayat suyu döktü, taze su doldurup ocağa koydu. Ardından buzdolabının önüne geçti. Kapısını açtı; el alışkanlığıyla, kahvaltı tepsisini her zaman durduğu raftan çıkarıp masaya koydu. Yeşillikleri yıkayıp bir tabağa özenle yerleştirdi. Ekmekleri dilimleyip tost makinesinde hafifçe kızarttı. Su kaynamaya başlayınca çayını demledi ve tekrar sandalyeye oturdu. Gözleri yine televizyonda geziniyordu ama kulakları işitmiyordu. Bir an silkindi, başını hafifçe sağa sola sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Kumandayı eline aldı, kanallar arasında gelişigüzel gezindi. Sonra kalkıp kendine bir çay koydu ve kahvaltısına devam etti. Ağır ağır, acele etmeksizin hazırladıklarını yedi. Zaman, kurşun gibi ağır bir yüktü üzerinde. Yalnızlık, her köşeye sindikçe saatler daha da ağırlaşıyordu. Boş vakti çoktu; öyle çoktu ki... Yalnızlıktan kurşun gibi ağırlaşıyordu zaman. Ağırlığıyla insanın üzerine çöken bir sis gibiydi artık. Evi temizlemek, örgü örmek, eski kitaplarını yeniden okumak... Meşgul olacak şeyler buluyordu kendine ama hiçbiri içindeki boşluğu dolduramıyordu. Bazen koltuğun üzerinde dağınık duran kitaplardan birini alıp birkaç sayfa okuyordu; sonra sıkılıp kenara bırakıyordu. Demek ki, insan mutsuzken başka zamanlarda zevk aldığı pek çok şey bile solup gidiyordu. Renkler solar, tatlar silinir, sesler anlamını kaybederdi... Eda yine dalıp gitmişti. Eskileri düşündü. Mutluluğun zamanı nasıl da hızlandırdığını hatırlıyordu; oysa şimdi, dört duvar arasında zamanından bol hiçbir şeyi yoktu. "Zamanım çok," diye geçirdi içinden. Genç kadın, oturma odası olarak kullandığı bölüme geçti. Her zamanki gibi, ilk işi televizyonu açmak oldu. Yerine oturmadan önce, tüm pencereleri ve kapıyı tek tek kontrol etti. Kapıların sıkıca kapalı ve emniyet zincirinin takılı olduğundan emin olmalıydı. Eskiden aklının ucundan bile geçmeyen bu kontroller, şimdi günlük rutinine dönüşmüştü. Yalnızlık yetmiyormuş gibi, bir de can güvenliğinden endişe etmek zorunda kalıyordu. En büyük korkusu, hırsızlık amacıyla eve giren birinin, canına ya da namusuna zarar vermesiydi. Bu yüzden, hava kararmadan evinin her köşesini kontrol ediyor; sonra kendini, elinde kumanda, kanallar arasında gezinirken buluyordu. O kanal senin, bu kanal benim... Ama hiçbir şey, içindeki sessizliği dağıtmıyordu. Hayat ona, yaşadığı acı tecrübelerle öğretmişti ki; bu dünyada sahip olduğu tek gerçek destek, aynada gördüğü kişiydi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

ALİZE

read
5.5K
bc

BULMACA +18

read
18.5K
bc

KANIN ADI YOKTU ''Zin'in İntikamı ''

read
4.1K
bc

Töre'nin Ağır Kırbacı ( Töre serisi 1)

read
126.3K
bc

Korku Masalı

read
8.8K
bc

Kader Diyemezsin

read
11.7K
bc

AŞKIN TADI (+18)

read
41.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook