Postacı ve Mektup

2103 Words
Postacı ve mektup Eda, sabah uyandığında saatinin 10.00 olduğunu fark etti. "İyi," diye düşündü, "Saat 10 olmuş. Kahvaltı falan derken zaten 12 olur, sonra bir şeyler yaparım, vakit geçer," diye içinden geçirdi. Ancak, tam o sırada zil sesiyle irkildi. Gönlünden bir korku geçti. Hemen kapıyı açmaya gitmeden önce, tekrar çalacak mı diye bir süre kulak verdi. Evet, gerçekten de, kimse ikinci kez basmıştı zile. Yavaşça, sesiz adımlarla kapıya yaklaşıp mercekten dışarıya baktı. Postacı, elinde bir zarfla kapısının önünde duruyordu. Zinciri çıkarmadan kapıyı açtı ve postacı zarfı uzatarak hızla merdivenlere yöneldi. Kapıyı kapatıp zarfı eline aldığında, kimden geldiğini hemen anladı. Ondan geliyordu! Yüreği birden ağzına geldi, korku içinde mektubu elinde tuttu. Kim bilir bu sefer neler yazmıştı? "Hiç rahat yok bu adamdan," diye söylendi kendi kendine, korku ve öfkenin karıştığı bir sesle. "Gecesi ayrı, gündüzü ayrı eziyet..." Düşünceleri, yıllar öncesine, o karanlık zamanlara doğru kaydı. Eda, zarfı alıp masanın üzerine koydu. Mektubu açmadan önce bir süre oyalanmak, zaman kazanmak istedi. Kendine bir çay koydu, sonra sandalyeye oturup biraz daha bekledi. Zarfa baktı, elinde tuttuğu mektubun kendisine ne getireceğini merak ediyordu. Bu mektubu ne yapsındı? Okumalı mıydı, yoksa yırtıp mı atsın? "Kim bilir ne tehditler yazdın yine?" diye mırıldandı kendi kendine. "Uğraş bakalım benimle. Mutlu oluyorsun bundan," diye düşündü, korkuyla birlikte zarfı yırtıp açtı. Zarftan, o alışık olduğu yazılarla dolu bir mektup çıktı. Sayfalarca yazılmış, her türlü hakarete hazır olduğunu hissederek, yürek çarpıntısı içinde okumaya başladı. Eski kocası, düzgün olmayan bir el yazısıyla yazmıştı; büyük ihtimalle sarhoşken. Mektubun her kelimesi, ona ağrılı bir hatıra gibi geliyordu. Daha fazla okumayı başaramadı. Eda, eski kocasının baskıları ve yıldırma taktiklerinden dolayı yıpranmış, çaresiz, üzgün ve yalnız hissediyordu. Bir şeyler yapmış olmak için yerinden kalktı, adımları sersem, banyoya yöneldi. Yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynada, ağlamaklı gözleriyle ve üzüntüden solmuş yüzüne bakınca, kendisini daha da kötü hissetti. Perişan olmuş yüzü, içinde biriken acıyı daha da derinleştirdi. Gözyaşları, akıp gitmeye başladı. Elini yüzünü yıkayıp, burnunu temizledikten sonra, kopardığı bir parça kâğıt havlu ile yüzünü kurulayarak rahatladı. Ağladıkça, içinde biriken ve onu rahatsız eden her şey gözyaşlarıyla birlikte aktı. Üzülmekten, eski kocasının tehditlerine bir çare aramaktan yorgun düşmüştü. Bıkmıştı. "Artık korkmayacağım," diye düşündü. "İçinde bulunduğum durum zaten yeterince kötü. Biraz daha kötü olsa ne olur sanki?" dedi ve bir rahatlama duygusu kapladı içini. Titreyen elleriyle, zarftan çıkardığı dörde katlanmış kâğıdı açtı. Kat yerlerinden dikkatlice açarken, korkuyla okumaya devam etti. "... seninle hesabımız daha bitmedi. Bana yaptığın her şeyi ödeyeceksin! Sen kim oluyorsun da benim paramı kesiyorsun? Senin aldığın her kuruşta benim hakkım var ulan! Sayemde elin ekmek tuttu. Seni sürüm sürüm süründüreceğim!" diye yazılmıştı. Eda, tam o noktaya geldiğinde okumayı birdenbire bıraktı. İşte hep korktuğu o tehditler karşısındaydı yine. "Korkmayacağım dedim ama, demekle olmuyormuş..." diye geçirdi içinden. Korkudan kalbinin hızlı ve düzensiz çarpıntısını, neredeyse kulaklarında duyuyordu. "Aman Allah'ım! Ben nasıl kurtulacağım bu adamdan?" dedi, bitkin bir sesle. "Hiçbir şey düşünemiyorum artık. Nereye gidersem gideyim, bu adam ot gibi burnumun dibinde bitiyor. Beni yıldırdı, yaşama isteğimi bitirdi. Tüm enerjimi söküp aldı içimden..." Tekrar banyoya gidip elini yüzünü yıkayarak kendine gelmeye çalıştı. Suyun üzerindeki olumlu, sakinleştirici etkisini her zaman hissedebilirdi. Gözlerindeki bulanıklık biraz olsun kaybolmuş, derin bir nefes alarak yavaşça masanın başına geri dönmüştü. Mektubu bu kez eline aldı. Korkusuzca ve kararlı bir şekilde okumaya devam etti. Her tehdit bir öncekinin aynısıydı, fakat bu sefer korkuya kapılmak yerine, metnin sonuna kadar gözlerini dikip, bir daha geri adım atmamaya karar verdi. Okuduğu satırlarda geçmişin pislikleri, unutmak istediği şeyler tekrar gözlerinin önüne geldi. Ama bu sefer daha farklıydı. Korkusu, başkalarının sözlerinin etkisiyle bir kez daha tavan yapmamıştı. Artık içinde bir boşluk vardı, ama bu boşluk onun bir şekilde rahatlamasına da neden olmuştu. Ne kadar susturmak istese de, içindeki acıyı başka bir şekilde dışarı atması gerektiğini hissetti. Bu yüzden derin bir nefes alıp, içindeki gerginliği bırakmaya çalıştı. Eda, uzun bir süre hareketsiz oturdu. Mektubu elinde sımsıkı tutarken, düşüncelerinin onu nereye götüreceğini kestiremiyordu. Zihni bir savaş alanıydı, ama kendini yeniden toparlamaya başlamıştı. Ayağa kalktı. Mektubu masanın köşesine koyup, üzerine bir kitap koydu ki, gözüne çarpmış olmasın. Ne görmek, ne de yeniden hatırlamak istiyordu. Eski kocası, her defasında taşındığı evin adresini buluyor, ya kapısına dayanıyor ya da tehdit dolu mektuplarını gönderiyordu. Eda’nın her bir satırı okumaya cesaret edişi, onun biriktirdiği korkularla yüzleşme çabasıydı. “Zaman zaman yoluma çıkıp önümü kestiğini, zorla çantamı alıp içinden para aradığını, bulamadığında bana elini kaldırıp vurduğunu unutmadım. Bu adam yüzünden her şeyden, herkesten kaçtım. Arkadaşlarımdan uzaklaştım. İnsan yüzüne bakmaya yüz bırakmadı bende şerefsiz. Yalnızlık ve ıstırap dolu bir hayata mahkûm oldum onun yüzünden. Bir de üstüne bu abuk sabuk mektuplarıyla uğraşıyorum. Ruh sağlığım bozuldu. Tehditlerinden, hakaretlerinden gına geldi. Ne yapacaksa yapsa da görsem artık,” dedi canına tak etmiş bir vaziyette. İçinden bir ses, onu yıllarca korkutan bu adama karşı bir meydan okuma duygusu uyandırdı. “Hadi bekliyorum, gel, gel de görelim yapacaklarını,” dedi, sanki karşında olduğunu görüyormuş gibi. Bu hayali meydan okuma, ruhunun kederli derinliklerinde kaybolmasına engel oldu. İçinde bir cesaret bulmuştu, o an için yeterliydi. Yüzü sıkıntıyla gerilmişti, evin içinde oradan oraya dolaşıp duruyordu. Dışarıdan pek fark edilmese de, dikkatle bakıldığında ellerinde hafif bir titreme olduğu hemen göze çarpıyordu. İçinden, sanki bir rüzgar geçmiş ve önüne geleni silip süpürmüş gibi, kendisini tuhaf ve bomboş hissediyordu. Evde amaçsızca dolaşmaya devam etti. Bir süre sonra, nihayet yorulup sıkılınca biraz sakinleşti; ancak gerginliği hâlâ devam ediyordu. Aklındaki düşünceleri bir şekilde uzaklaştırması gerekiyordu, bunu biliyordu. "Sıcak bir bitki çayı belki beni biraz rahatlatır," diye geçirdi içinden ve kendisine bir ıhlamur çayı yaptı. Güne olaylı bir şekilde başlamak canını sıkmış, üzülmesine neden olmuştu; fakat yine de kendisini moral vermekten vazgeçmedi. "Zamanla her şey daha iyi olacak, düzelecek. Tek ihtiyacım olan şey zaman ve kendimi korku ve ümitsizliğe terk etmemek," diyerek kendisini teskin etmeye çalıştı. Şoku atlattığından olsa gerek, açlığını hissetmeye başladı. Mutfakta kahvaltı hazırlığı yaparken kulağı televizyonundaydı. Başlangıçta program ona sıkıcı gelmişti. Tam başka bir kanala geçmeye karar verdiği sırada, ekranın alt kısmında büyük kırmızı harflerle şu yazıyı fark etti: Yalnızlığınızla ve korkularınızla yüzleşin! Ekranda, Fatma Betül Can adında bir psikolog konuşuyordu. Programda, korku ve yalnızlık duygusuyla baş etme yolları anlatılıyordu. "Başlangıç aşamasında gergin hissetseniz de birkaç denemeden sonra bu, kendinize yalnız zaman geçirebildiğinizi ispatlamanın harika bir yolu haline gelecektir. Sadece başlayın ve devam etmeyi isteyin. Yılmayın!" Bu sözler, Eda üzerinde o kadar güçlü bir etki yaratmıştı ki, bugünden itibaren eski Eda'yı bir kenara koymaya karar verdi. İlk olarak, uzman “azimli olmak” demişti. Evet, azimli olacaktı. "Başlamaktan" bahsetmişti. Eda, yeni bir başlangıç yapacaktı. "Yılmamak," diye tekrar etti. Yılmayacaktı. Mücadele edecekti, hem de sadece kendisi için. Bazı anlar vardır ki, sırtımızda tonlarca yükü taşıdığımızı hissederiz. Omuzlarımız, sırtımız, bu yükün altında ezilir ve çöker. Ama sonra bir şey olur. Ya birisi bize yardım eder ya da biz kendimiz o yükü taşıyacak kadar güçleniriz. O zaman, eski ağırlığı hissetmeyiz. Sırtımız düzelir, belimiz doğrulur, omuzlarımız yeniden dikleşir. Tıpkı Eda'da olduğu gibi... Kendini temizliğe vermek Zaten tertemiz olan evini yeniden tavaf ederken, bedenini yormaktan büyük bir haz aldı. Temizlik yaparken bir taraftan da düşündü. Böyle gergin ve sinirli olduğu anlarda kendisine en iyi gelen şey, çalışmaktı. İşe hızlıca koyulmak, onun daha çabuk yorulmasını sağlıyor, terlemesine neden oluyordu. Evde temizleyeceği her yeri temizledi. Yorulmuştu ama iş yapmayı bırakmayı düşünmüyordu henüz. Sinirinin derecesi ölçüsünde çalışmaya ihtiyaç duyuyordu. Ne kadar çok öfke o kadar çok çalışma. Bedeni yoruldukça zihni rahatlıyor, boşalıyordu adeta. Yatak odasına gelip gardırobun kapağını açtı. İçerisinde bütün kıyafetleri asılıydı. Hepsini askıları ile birlikte tuttuğu gibi yatağın üzerine atıverdi. Bunları da yeniden yerleştirecekti. Sabunlu bez ile bütün dolabı iç ve dış silip temizledi. Giysilerini cinslerine ve renklerine göre ayırıp, pencereden tek tek silkeleyerek yeniden dolabına yerleştirdi. Yazlık ve kışlıkları dolabın içinde sağlı ve sollu olmak üzere ayırdı. Arada bir, dolabın önünden biraz uzaklaşıp yaptığı işe memnun bir bakışla bakıyordu. Hoşnut bir şekilde dolaba tekrar dönerken, giysilerini yerleştirmeye devam etti. Sonra, en alt çekmeceyi yerinden çıkarıp, kararını vererek yatağın üzerine boşalttı. İçindeki karışık bir yığın fiş, fatura, evrak ve benzeri şeyler olduğu gibi saçılmıştı. Eda, yatağın üzerine bağdaş kurarak oturdu ve dikkatlice her bir fişe, faturaya, resmi evraka bakarak ayırmaya, düzenlemeye başladı. Kimi fişlere, neye ait olduklarını yazdı; kimi evrakları zarflara koyup, üzerine içeriklerini belirten notlar düştü. Görünüşte basit bir iş gibi olsa da, bu düzenleme tam bir saatini almıştı. Nihayet, çekmeceyi düzenledikten sonra, Eda memnun bir şekilde kaldırıp dolaba yerleştirdi. Bu esnada bir de yarım poşet dolusu çöp ayırmış olduğunu fark etti. Önemli bir masraf Yatağa uzanıp fişleri ve artık işine yaramaz gördüğü evrakları koyduğu poşeti almak üzere kalkmaya hazırlanırken, birdenbire şiddetli bir çarpma sesi ve şangırtıyla birlikte odanın ortasına büyük bir taş parçası düşüverdi. Eda, ne olduğunu anlamaya bile fırsat bulamadan, bir başka büyük şangırtıyla birlikte yatak odasının camı, olduğu yere iniverdi. Genç kadın, korku ve şok içinde, camların parçalanıp dağılarak yere inmesini gözleriyle izlemişti. Eli hâlâ poşete uzanmış, bedeni ise yatağa doğru eğilmiş bir haldeydi. "Neler oluyor?" diyerek, eğildiği yatağın üzerinden doğrulup, kırık camlardan korunmaya çalışarak pencereye doğru yürüdü. Kırık cam parçalarına basmamaya dikkat ederek dışarıya, aşağıya baktı. Mahallenin çocuklarından bir grup, sokağın ortasında toplanmış, Eda'nın kırılmış pencere camına bakıyorlardı. Kadının başı görünür görünmez, hepsi çil yavrusu gibi dağılmış, her biri bir deliğe sığınarak saklanmıştı. "Kim attı o taşı, söyleyin bakalım?" diyerek boşuna sokağa doğru seslendi. Ancak ona hiçbir cevap verilmedi, verilemezdi de zaten. Hangi çocuk derdi ki, "Ben attım o taşı"? Demezdi, diyemezdi. Belki derdi, ama anne ve babasından yiyeceği azarı düşündüğünden, belki de dayağı aklında canlandırarak korkudan söyleyemezdi. Kaldı ki, ellerine birkaç kuruş bozuk para verilerek camı taşlamaları istenmişse, hiç demezlerdi... Eda, çaresizce birkaç defa daha seslendi. Cevap alamadığını görünce, giysilerini giyip sokağa çıkmaya karar verdi. Sağa sola bakındı, apartman giriş kapılarının önünü tarayarak etrafı gözden geçirdi. Belki bir çocuk bulur, kim olduğunu sorar öğrenirdi. Ancak tüm çabaları nafileye çıktı; sanki yer yarılmış, çocuklar içine girmişti. Eve geri döndü, çantasını aldı ve tüm parasını sayıp hesapladı. Camı taktırması gerekiyordu, üstelik mevsim kıştı. Birkaç saat içinde evin içi buz gibi olacaktı. Kapısını sıkıca kilitleyip, hızlıca merdivenlere yöneldi. Sokağın yukarısındaki kuruyemiş dükkânına gitti ve yakınlarda bir camcı olup olmadığını sordu. "Cadde boyunca ilerleyin, solda bir camcı var," dedi dükkân sahibi. Genç kadın, cevabı aldıktan sonra hızlı adımlarla yürümeye başladı. Cam fiyatlarını öğrenmeli ve bir an önce çözüm bulmalıydı. Camcı dükkânını görür görmez, içinin biraz ferahladığını hissetti. Şimdi daha da hızlı yürüyordu; sanki dükkân kapanıp, elinden fırsat kaçacakmış gibi bir telaşla ilerliyordu. İçeriye nefes nefese girip, etrafı araştırmaya başladı. Görünürde kimsecikler yoktu, ancak derinden gelen çalışma sesleri kulağına çalıyordu. Seslendi: "Kimse yok mu?" İç kısımlardan genç bir erkek sesi duyuldu: "Buyur abla!" Eda, sesin geldiği yöne döndü. İş tulumu giymiş, yirmili yaşlarında genç bir adam kendisine doğru geliyordu. "Cam takıyor musunuz? Benim camı kırdı çocuklar da..." "Takıyoruz abla, ama önce ölçü almamız lazım. Eviniz ne tarafta?" dedi genç adam. "Kırlangıç Sokak'ta. Ölçüyü şimdi alabilir misiniz acaba?" "Dükkânda kimse yok benden başka, usta birazdan gelir. Buyurun, siz biraz oturun, ben ustaya telefon ederim." Eda, biraz çekinerek, üzerine kirli bir örtü serili ve oturulmaktan iyice incelmiş ahşap sandalyeyi kendisine doğru çekip oturdu. İçinden dua etmeye başladı, ustanın bir an önce gelmesini diliyordu. Beş dakika kadar sonra: "Ahmet, sen git hanımla, ben geldim," diyerek usta dükkâna girdi. Eda ve camcı çırağı Ahmet, birlikte dükkândan çıktılar. Eda önde, hızlı adımlarla yürüyerek bir an önce ölçülerin alınmasını ve camın takılmasını sabırsızlıkla bekliyordu. Ahmet, yatak odasında pencere ölçüsünü almış ve hemen ustasına telefonla ölçüleri bildirmişti. Genç kadın buna çok sevinmişti. Akşam olmadan camı takacaklardı. Fakat o sırada aklına bir şey geldi ve sevinci aniden gölgelendi. "Ücreti ne kadar acaba?" diye düşündü. "Abla, çok tutmaz. Cam ve işçilik dahil yüz otuz lira tutar," dedi Ahmet. "Yüz otuz lira mı?" Eda, cebinde sadece iki yüz elli lira olduğunu hatırladı. Bunun yarısını camcıya verecekti, peki ya geri kalanı? Nasıl geçinecekti? "İndirim yapma şansınız yok mu?" dedi Eda, içinden geçenleri hissettirmemeye çalışarak. "Abla, biz de zor durumdayız, inanın. Ama ustaya söyleyeyim, on lira almayız sizden," dedi Ahmet, ciddiyetle. "Peki, teşekkür ederim," dedi Eda, bir nebze de olsa rahatlamıştı. "Ben gidiyorum abla. Usta camları hazırladığında arabaya koyar, getirip takarız hemen. Siz de bu arada yerdeki cam kırıklarını toplarsanız iyi olur," diye ekledi genç adam. "Aa, evet. Onları toplamadan aceleyle evden çıkmıştım. Siz gelinceye kadar temizlerim şimdi," dedi Eda, biraz utanarak. Ahmet gitmiş, Eda da kapıyı kapatıp yatak odasına yönelmişti. Elindeki süpürgeyle, yerdeki kırık camları temizlemeye başladı ve bir gazeteyi açarak cam parçalarını dikkatlice biriktirdi. Özenle gazeteyi katladı ve kırık camların temizlik görevlilerinin ayaklarına batmaması için kendi kendine tedbirler aldı. İşi tamamlamıştı ki Ahmet, pikap ile gelerek apartmanın önünde durdu. Kalın iş eldivenli elleriyle camları yukarıya taşıdı. Becerikli ve maharetli birine benziyordu. Yarım saat kadar bir sürede camı takıp gitmişti. Eda, camı silerken ve odayı toparlarken bir yandan da düşünüyordu. "Boğazıma harcayacağım parayı camcıya verdim. Ama yine de şükürler olsun bugünümüze. Allah, bir kapıyı kapatır, başka bir kapıyı açarmış..." diye mırıldandı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD