İş Arayış

2404 Words
Yalnızlık öyle bir çökmüştü ki eve; Eda, adım attığı her yerde bir tuhaflık, bir üzüntü, bir karanlık görüyordu. Ev sanki canlıydı ve sahibi olan bu kadın için üzülüyordu. Eda da bu üzüntüyü görüyor ve bir şey yapamamanın verdiği iç sıkıntısı yaşıyordu. Eda, bu eve yerleşeli tam tamına üç ay olmuştu. Artık evi karşısında adeta bir canlı, bir insan gibi görüyor, onunla konuşuyordu. Arkadaşlarının hemen hemen tamamı bu şehirde idi. Ama onlarla da görüşmeye çekiniyor, içinde bulunduğu bu sıkıntılı durumdan adeta utanıyordu. Kendini düşkün birisi olarak görüyor, arkadaşlarının kendisine acıma duygusu ile bakacaklarını düşündüğünden buna katlanamıyordu kafasında. Hatta herhangi bir yerde rast gelme düşüncesi bile onu ürkütüyordu. Bu kadar korkak olduğunu daha önce hiç bilmiyordu Eda. Demek ki korku çevre ve şartlar ile ilgiliydi biraz da. Eda korka korka belki sonunda korkmamayı da öğrenecek, kim bilir? "Off ya, ne yapacağım ben Allah'ım?" diye her zamanki gibi kendi kendine konuşmaya başladı. Para sıkıntısı had safhada idi. Aldığı aylığın üçte ikisini ev kirasıyla kredi borcuna ve eşya taksitine yatırıyor üçte birlik kısmı ile de yaşamaya çalışıyordu. Marketten her şeyin en ucuzunu alıp eve getiriyor, hiçbir kırıntısını ziyan etmiyordu. Eskiden parası olduğunda da ziyan etmediği gibi. Şimdi durmadan üç kuruş parasından kalanları hesaplıyor, sonra da aybaşına kaç gün kalmış diye günleri sayıyordu. Elinde kalan parasını kalan günlere yetirmeye çalışıyordu. "En iyisi çalışmak," dedi yine kendi kendine. "Bu böyle olmayacak. Hiç olmazsa üç kuruş daha fazla param olur, ben de üç beş kuruşun hesabını yapmaktan kurtulurum." Açacağı boş sayfa için bir başlangıç yapması gerekiyordu. "Acaba bir iş bulup çalışmaya başlasam nasıl olur?" diye kaç gündür düşünüp duran genç kadın sonunda bu düşüncesini uygulamaya koydu.  İlk iş olarak civardaki iş yerlerindeki elaman ilanlarına baktı. Sekreterlik, bulaşıkçılık, temizlikçilik, çaycılık gibi pek çok ilan vardı. "Sekreter aranıyor," ilanlarından birisine müracaat etti. Burası bir avukatlık bürosuydu ve orta yaşlardaki sahibi avukat, üzülerek az evvel işe birisini aldıklarını söyledi. Eda, "iyi günler" temennisi ile bürodan çıktı. Asansörden inip, kendisini iş merkezinin dışına attığında soğuk hava yüzüne çarptı. "Bu daha ilk denemem. Şansım yokmuş anlaşılan. Sıradaki ilana gideyim hemen," diyerek adımlarını çabuklaştırdı. Biraz önce avukatın söylediği "az evvel işe birisini aldık" cümlesinden hareketle, şimdiki gideceği yerdeki işi de bu şekilde kaybetmek istemiyordu. Sokağın birkaç apartman aşağısındaki, zemin katta bir başka avukatlık bürosunun zilini çalıyordu şimdi. Uzun bir bekleyişten sonra bir kadın kapıyı açıp " buyurun" dedi. "Şey, ben iş ilanı için gelmiştim. Acaba halen boş mu?" "Ha anladım, benden önceki avukatın verdiği ilan için geldiniz sanırım. O, büroyu bana devretti. Kendisi başka bir yerde büro açtı. Benim de elaman ihtiyacım yok canım." Eda, aldığı ikinci olumsuz haberle morali bozulduysa da kadın avukata bir şey belli etmemeye çalışarak ona da "iyi günler" temenni ederek dışarı çıktı. Kabanının cebindeki kağıdı çıkarıp yazdığı notlara baktı. Bu sokakta başka gidebileceği bir adres kalmamıştı. Biraz ısınmak ve bir şeyler içmek için bir kafeye gitmeye karar verdi. Sokağın sonuna vardığında büyük bir caddeye çıkmış oldu. Cadde boyunca pek çok kafenin sıralandığını gördü. Kendisine en yakın olandan içeri girdi, boş bir masayı gözüne kestirip oturdu. Masasına gelen garsona bir çay söyledi. İş ilanları ile dolu gazeteyi masanın üzerine yaydı. İlan sayfasından "elaman arayanlar" sütununu incelemeye başladı. Gençten bir garson çayını getirip bıraktı, başka isteğinin olup olmadığını sordu. "Yok, sağ olun" cevabını alınca masadan ayrıldı. Eda, birkaç iş ilanı daha not etti. Bazıları hemen bu cadde üzerinde idi. Çayını içmişti. Ücretini ödedi ve kalktı. Tam kapıdan çıkacağı sırada yanına çay servisini yapan garson geldi ve: "Hanımefendi özür dilerim, haddim olmayarak size bir şey söyleyeceğim. İş ilanlarınıza baktığınızı gördüm ve belki ilgilenirsiniz diye düşündüm. Şu ileride bir esnaf lokantası var. Kadın elaman aradıklarını ve ne zamandır bulamadıklarını duymuştum. İlgilenebilirsiniz belki diye düşündüm. Kusura bakmayın, işinize karışmış oldum ama bir zamanlar ben de sizin gibi iş arıyordum ve ne demek olduğunu çok iyi biliyorum." "Rica ederim. Çok iyi düşünmüşsünüz, tabii ki oraya da uğrarım. Teşekkür ederim," diyerek kafeden çıktı. Önce kendi belirlediği adreslerdeki iş yerlerine gitti. Bu iş yerleri sekreter ve telefona bakacak kadın elaman arıyorlardı. Sekreterlik için gittiği iki yerden de genç birisini istediklerini söyleyerek geri çevirmişlerdi. Genç birisinden çok daha fazla tecrübeye ve bilgi birikimine sahipti oysa. Ayrıca yaşında daha ne vardı ki? Sadece kırk beşti. Bir kadının en güzel yaşındaydı. Ne yaşlıydı ne de bir ergen genç kız gibi aklı bir karış havadaydı. Onda hem genç bir kadının cazibesi hem  de tecrübe ve olgunluğun sihirli havası vardı. Telefona bakacak kadın elaman için çaldığı son kapıdan da eli boş döndü. Umudu tükenip, eve dönmeyi düşündüğü sırada aklına kafedeki garsonun söylediği lokanta geldi. Gencin tarif ettiği tarafa doğru umudundan kalan son zayıf kırıntıların gücü ile yavaş adımlarla yürümeye başladı. Burası büyük bir lokantaydı. Kafelerden sonra sıcak ev yemeklerinin çıkarılıp müşteriye sunulduğu bir yerdi. İçeriye girdi. Sağa sola, birilerini arar gibi bakınmaya başladı. Masadaki kirli tabakları toplayan bir garson, elindeki tabaklarla önünden geçti. Lokantanın dip tarafında, köşeye denk gelen bir kapıyı ayağı ile ittirip açmaya yeltenince Eda, hemen koşup kapıyı garson çocuğa açtı. "Sağ ol abla," diyerek elindeki tabaklarla açılan kapıdan içeri girip gözden kayboldu. Beş altı müşteri içeride yemek yiyordu. Eda, bir muhatap aranmaya devam ederek kimseyi de bulamayınca içeri giren garsonun dışarı çıkmasını beklemeye başladı. Elinde yemek dolu tepsi ile garson girdiği hızla şimdi de dışarı çıkmıştı. Elindeki tabakları müşterilerin önlerine bıraktı ve halen ayakta beklemeye devam eden Eda'yı bir masaya oturmamış olduğunu görünce bir derdinin olduğunu anlayarak sordu. "Buyur abla, birisine mi bakmıştın?" "Ben elaman arandığını duydum da onun için gelmiştim ama kime müracaat edeceğimi bilmiyorum. Kim ilgileniyor elaman alımı ile?" "Ha, tamam abla, bulaşıkçı aranıyor ne zamandır. Gelenlerden hiçbirisi beğenip kalmadı. İnşallah sen kalırsın. Gel benimle, patrona götüreyim seni." Dip taraftaki kapıdan hafifçe karanlık ve kısa bir koridora çıkmışlardı. Hemen birkaç adım ile geldikleri bir odanın açık kapısı önünde garsonun durması ile birlikte Eda da durdu. "Akif Abi, bu hanım bulaşıkçılık işi için gelmiş de..." "Tamam Cevdet. Gönder içeri." Cevdet, kapıya iyice yanaşarak Eda'nın geçmesi için yol açtı. Kadın odadan içeriye, son umuduna doğru, umutla adımını atarken aynı zamanda da Akif'e; "merhaba" demişti. Cevdet'in güzel kadının odaya girmesi ile birlikte arkasını dönüp ortadan kaybolması bir oldu. Akif, pala bıyıklı, siyah, gür saçlı, parlak beyaz tenli, giydiği beyaz gömleğin düğme yerlerinde bedenine dar gelmesinden dolayı oluşan açıklıklardan kıllı göğsü görünen biriydi. Bu vaziyette kadını karşılamak adına masasından yarım bir kalkış yaparak, eliyle masanın önündeki kahverengi kadife kumaş kaplı koltukları oturması için işaret etmiş ve "merhaba, hoş geldiniz" demişti. "Hoş bulduk" Genç kadın, koltuklardan birisine çekingen bir şekilde oturmuş, tam söze başlayacaktı ki Cevdet, elinde iki bardak çay ile tekrar içeri girmiş, masaya bırakıp çabucak gitmişti yine. Kadın içinden "burada bundan başka çalışan yok herhalde, her işe koşturuyor bu Cevdet" diye düşündü. Akif, pala bıyıklarını parmakları ile burarak, koltuğunda geriye doğru yaslandı. Bileğinden siyah, parlak taşlardan yapılmış şık bir otuz üçlük tespihin sarktığı elini çaylardan birisine doğru uzatıp kendine doğru çekti. Kadının bakışı masaya doğru sarkan tespihteki parlayan taşlara ve püskülüne takıldı. Akif: "Lütfen buyurun, hem çayımızı içelim hem de iş konusunu konuşalım,"  dedi. Bu arada  bardağına bir şeker atmış ve karıştırmaya başlamıştı. Diğer bardağı da Eda, önüne çekip ilk yudumunu aldı. "Epeydir bulaşıkçı arıyoruz, pek çok kişi gelip gitti ama gönlümüze göre birisini bulamadık halen." Bunu derken güzel kadının yüzüne ima dolu bir umutla bakmayı ihmal etmemişti. Kaşının birisi de hafifçe yukarı doğru kalkmıştı bakarken. "Çalışma şartlarını öğrenebilir miyim ?" Akif, kadının çarpıcı güzelliği ile zihni meşgul olduğundan soruyu anlamamıştı. "Pardon?" "Çalışma şartlarını konuşabilir miyiz demiştim." "Ha, tabii. Şartlar...sabahleyin saat on bir gibi gelirsiniz. Garsonlar öğle ve akşam saatlerinde yoğun olurlar.  Masaların servise hazırlanmasında onlara yardımcı olursunuz. Güldane adında bir bulaşıkçı daha var. Onunla birlikte öğle ve akşam yemeği bulaşıklarını yıkarsınız. Birlikte çalışacaksınız.”   Maaşı söylememişti. Eda'nın dilinin ucuna gelip gidiyordu, sordu soracakken Akif de hissetmiş gibi konuyu maaşa getirmişti. "Maaş olarak bin beş yüz lira verebiliyoruz. Bir aylık deneme süresi var. Belki deneme süresinin sonunda maaşınızı yeniden görüşebiliriz." "Anlıyorum, peki akşamleyin kaç gibi çıkabilirim?" "Saat 21.30 veya 22.00 gibi çıkarsınız, işiniz biterse daha erken de çıkarsınız." Bunu söylediğinde kadının gözlerinin içine acayip parıltılı bir bakışla bakmıştı. Eda rahatsızlık duydu ve hemen gözlerini kaçırdı. "Haftada bir gün de izniniz var. Sizin için uygunsa hemen bugün başlayabilirsiniz. İki garsona izin vermiştim. Cevdet çok yoruldu bugün. Güldane de bir yere sipariş götürdü, şimdi gelmiştir gerçi ama yine de adama ihtiyaç var." "Tamam, başlayabilirim. Yapılacak işleri bana kim gösterecek?" Akif, içinden gülerek ama dıştan hiçbir şey belli etmeden ayağa kalktı. Pala bıyıklarını yine burmaya devam ediyordu. Bu sefer tespihini eline almış, taklalar attırıp duruyordu. Genç kadın da adamın kalkması üzerine ayağa kalkmış, Akif'i takip etmek üzere bekliyordu. Akif'in kadınlara karşı zaafı vardı. Buraya gelen kadınlardan birçoğu onun tacizleri sonucu işi bırakıp gitmişlerdi. Hiçbirisi Eda kadar güzel ve alımlı değildi. Akif, bu sefer diğer kadınlara yaptığı gibi doğrudan Eda'ya yanaşmayacak, kaçmaması için ciddi bir iş insanı gibi görünüp güvenini kazandıktan sonra hamlesini yapacaktı. Kadınla konuştuğu süre boyunca, bir taraftan aklından bu  planları yaparken bir taraftan da kadının kuğu gibi uzun boynundan gözlerini alamamış, saçının ışıltısı adeta gözlerini kamaştırmıştı. Yüzündeki saf, çocuksu ifade içine işlemişti adeta. Şimdiye kadar onun gibi güzel bir kadına rastlamamıştı. "Gelin ben size göstereyim," derken kelimenin üzerine basa basa söylemişti "göstereyim" sözcüğünü. Kendi odasının tam zıt yönündeki bir odaya girdiler. Buranın sıcak su buharı ile nemlenmiş ve yoğun deterjan kokusu ile yoğunlaşmış bir atmosferi vardı. "Burası bulaşıkhane. Lokantayı da gördünüz zaten. Güldane de yardım eder. Her şeyi çabucak öğrenirsiniz, basit bir iş." "Peki Akif Bey, Güldane Hanımdan sorar öğrenirim." "Her türlü konuda çekinmeden bana gelebilirsiniz. Ne olursa olsun. Elimden geleni yaparım. Yardım etmeyi severim ben." Bunu derken bakışları ile kadını tepeden tırnağa doğru süzüyordu. İnce beli, dolgun ve dik göğsü, sarı ve uzun saçları..."Off!" "Efendim?" Eda, adamın bir şey mırıldandığını duymuş, kendisine bir şey söyledi sanarak soruyordu. Afallayan adam, söylediğinin kadın tarafından duyulmasını beklemediğinden şaşırmıştı. "Yok bir şey, size söylemedim. Kendi kendime konuştum herhalde. Ne dediğimi inanın ben de bilmiyorum." Gülümseyerek sözlerinin inandırıcılığını artırmaya çalıştı. Eda daha fazla bir şey demeyip sustu. Akif'in parlak beyaz cildi az önceki konuşmalardan dolayı yavaş yavaş pembeleşerek kızarmaya doğru gidiyordu. Bunu fark edip hemen konuyu ve olduğu yeri değiştirmek istedi. "Siz başlayın, ben lokantaya geçiyorum. Bir şey lazım olur veya sormak istediğiniz bir şey çıkarsa, Cevdet'e veya bana sorabilirsiniz," dedikten sonra  kadını bulaşıkhanede yalnız bırakıp ayrıldı. Eda, yalnız kalınca: "Amma da tuhaf bir adam," dedi arkasından. Bulaşıkhaneyi iyice tanımak adına gözden geçirdi. Nerede ne var, anlamaya çalıştı. Bulaşık makinesi vardı ama nasıl çalıştığını öğrenmeden kullanmamaya karar verdi. O yüzden birikmiş bulaşıkları sıyırıp, elde yıkamaya başladı. Sıcak deterjanlı su ellerinin derisini kıpkırmızı yapmıştı. Bulaşıkların hepsini yıkamış, tezgahı pırıl pırıl yapmıştı. Köşede duran paspas ile yerdeki suları silerken kapı açıldı ve içeri kendi yaşlarında bir kadın girdi. "Güldane bu olmalı" diye düşündü. Kadın, Eda'yı gördüğüne hiç şaşırmışa benzemiyordu. Soğuk bir sesle "hoş geldiniz" dedi ve duvar dibindeki masadan bir sandalye çekip oturdu. Siyah kıvırcık saçları vardı. Esmerdi. Kaşları gür ve kalındı. "Alınmaları gerekiyor," diye düşündü Eda. Yüzü için çirkin veya güzel denemezdi. Zayıftı ve orta boyluydu. Kemikli elleri vardı. Eda, kadını gördüğü anda elinde olmadan incelemişti. İşini bitirince o da gelip Güldane'nin karşısına oturdu. Konuşmak için bir mevzu ararken kadının kendisi mevzuya girmişti bile. "Eda mı adınız? Akif Bey öyle söyledi bana da. Size işleri göstermemi istedi." "Evet Eda. Siz de Güldane olmalısınız." İki kadının soğuk başlayan tanışma fasılları sıcak bir sohbete dönüşmüştü. ***** Eda, lokantaya saat on birde geliyordu. Akşama kadar kendisine ne iş denirse hepsini gıkını çıkarmadan yapıyordu. Bir gün bir şey oldu: Bulaşıkları yıkamıştı ve içeride, lokantada Cevdet'e yardım ediyordu. Lokanta çok kalabalık bir günündeydi o gün. Masalardan boşları topluyordu. Dört erkeğin yemek yediği masadaki tabakları alırken içlerinden birisi arkadaşlarına söylüyormuş gibi yaparak Eda'ya işittirmek için konuşmaya başladı. "Ben bu kadar güzel bir yüz, bu kadar güzel bir saç görmedim Kazım! Kadının belinin inceliğine vuruldum. Hele boyunun posunun güzelliği var ya, bittim ben oğlum bittim. Dudaklarının tadını düşünemiyorum..." Eda, hızla masadan uzaklaştı. Tabakların hepsini alamamıştı. Kendisine laf çarpıldığını pekala anlamıştı. Anlamamazlıktan gelmişti. Cevdet'in sesini duyunca düşüncelerinden sıyrılıp ona baktı. "Efendim Cevdet?" Masadan az önce laf çarpan: "Efendim diyen dillerini yiyeyim senin! Bir kere de bana böyle seslensen ne olur?” diye seslendi kadına doğru. Cevdet, hemen hızlıca erkeklerin masasına gelmişti. "Kazım Abi, Murat Abi, siz neler diyorsunuz, yakışıyor mu hiç size bu lafları söylemek?" Adamlar içmeden sarhoş olmuş insan gibiydiler. Söz anlayacak, ayıp dinleyecek durumda değillerdi. "Bize yakışmıyor da Akif'e yakışıyor mu ulan!? Her gece kahvede ballandıra ballandıra anlatırken iyi de biz sataşınca kötü mü yani?” İş çığırından çıkacak gibiydi. Cevdet tecrübeli bir garsondu ve olayın büyümemesi için gayret gösteriyordu. Hemen güzel kadına dönüp: "Eda Abla, sen git, yarın gelirsin..." Erkekler,  bunu duyar duymaz ayağa kalkmışlardı. "Biz eşlik ederiz Eda Abla'ya." Eda, artık daha fazla sessiz kalamayacaktı. Bir hışımla gelip genç erkeklerin karşısına dikildi: "Siz utanmıyor musunuz bu laflarınızdan? Bir kadına sarkıntılık etmeye, onunla herkesin içinde bu şekilde konuşarak, küçük düşürmeye ha? Ben burada ekmek paramı alın terimle kazanmaya geldim. Sizin gibi işsiz güçsüz takımının eğlencesi olmaya değil. Aklınızı başınıza alın. Yoksa başınıza almanıza yardım etmek zorunda kalacağım, bilmiş olun. Şimdi gidiyorum, eğer arkamdan birinizin geldiğinizi duyarsam, görürsem, inanın ki anasından doğduğuna pişman ederim. Bunu böylece bilmiş olun." Bunları dedikten sonra belindeki önlüğünü çıkarmış hırsla bir masanın üzerine fırlatmış atmıştı. O sinirle eve kadar nasıl yürüdüğünün farkına bile varmadı. O gece neredeyse sabah ezanına kadar uyumadan, düşündü durdu yattığı yerde. Artık lokantaya devam edemezdi. "Akif Bey, beyi batasıca dedi içinden, kendisi ile ilgili demek ki sağda solda konuşuyordu ki bu adamlar da cesaret bulup lokantada kendisine sataşmışlardı." Ertesi gün işe gitmedi. Arayan soran olmadı. Daha sonraki gün çalıştıklarının karşılığını almak için lokantaya gitti. Pala bıyıklarını çekiştirip burmaya devam eden Akif'i karşısında görünce siniri tepesine çıktı ama belli etmemeye çalıştı. Akif, Eda'yı görünce kadını çalışmaya devam edecek sanmış, sevinmişti. Ama az sonra Eda'nın birikmişlerini istemeye geldiğini anlayınca sevinci kursağında kalmıştı. Eda'ya hak edişini içi adeta kan ağlayarak vermişti. Hayatında görüp görebileceği güzel bir kadını çenesini tutamadığından kaybettiğini biliyordu çünkü. Eda, bu olayı atlatmak için kendisine devamlı iyi yönde telkinlerde bulundu. Kimse ile paylaşamadığı için kendi kendine moral veriyordu. On beş gün kadar sonra yine iş bakmaya karar verdi Sonunda çay ocağında işe başladı bir iş yerinde. Daha vasıflı bir işe de başlayabilirdi ama bulması uzun zamanını alacaktı. Çaycılık gibi bir işi bulmak daha kolaydı ama yorucu bir işti. Durmadan oraya buraya çay, kahve taşımaktan ayaklarının sızısından duramıyordu. Akşamları evde ayaklarını koltuğa uzatıp öyle televizyon izleyebiliyordu. Yoruluyordu ama çalışmak da ona her yönüyle iyi geliyordu. Bir kere eve bağımlı olmaktan kurtulmuştu. Sosyal bir ortama girdiği için eskisi kadar yalnızlık çekmiyordu. Hiç değilse gündüzleri çekmiyordu. Kendisine yeniden güveni gelmiş, duyduğu kaygı ve korkuları az da olsa azalmıştı.    
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD