Şirkette çalışmaya başlayalı bir ayı doldurmuştu Eda. İlk aylığını alınca sanki hayatında ilk kez para görmüş gibi sevince boğuldu. Avucundaki parayı sımsıkı tutarak çantasını açtı ve fermuarlı göze özenle koydu. Fermuarını kapattı. Para kendini daha güçlü hissetmesini sağladı.
Akşam eve giderken markete uğradı ve kaç aydır alıp yiyemediği et, özlemini duyduğu meyve ve yiyeceklerin hepsinden azar azar aldı. Kasada parasını ödeyerek evinin yolunu tuttu.
Kapıyı açıp eve girdi, elindekileri mutfak masasının üzerine bıraktı ve televizyonu açtı. "Tanrım! Sen kimseyi yalnız koyma," dedi içinden. Hiç tahammülü yoktu yalnızlığa ama yalnızdı işte. Bozulacak gıdaları buzdolabına yerleştirdi. Akşam yemek hazırlığında kullanacaklarını ise dışarıda bıraktı.
Bu akşam iş yerinden aldığı ilk maaşının şerefine kendisine bir kutlama yemeği hazırlamaya karar verdi güzel kadın. Gayet güzel, özene bezene yemek yaptı. Ankara tava, buharda sebze haşlama, yoğurtlu kereviz salatasından oluşan yemeğini tabaklara koyup masaya yerleştirdi. Sandalyesine oturup sevdiği yemeklerle donattığı mütevazı masasına gururla baktı. Yemeğini mutfakta televizyon izleyerek yedi. Televizyondaki program, ona daha fazla keyif verdi izlerken. Bu akşam mutluydu. Yanında belki bir dostu yoktu bütün bunları paylaşabileceği ama çok büyük bir tat almıştı yemeğinden. Sağlık ve huzur içinde yenen bir akşam yemeği, onu manevi açıdan olumlu olarak etkilemişti. Yemekten sonra kendini daha iyi hissetti. Sanki hayatında hiçbir pürüz kalmamış gibi bir duyguya kapıldı. Her şey normalmiş gibi...
Kendine, yine kendisi hizmet ediyordu. Bulaşıkları yıkadıktan sonra bir de az şekerli kahve yaptı. Küçük şeylerden büyük mutluluklar çıkarmayı seviyordu o. Diyebiliriz ki eşinden ayrıldığından bu yana belki de geçirdiği ilk huzurlu akşamdı. Nice geceler kapısının zorlanmasıyla uykudan uyanmış, korkarak telaş ve heyecan içinde polisi aramıştı. Harun, içip içip sarhoş kafayla gelip kapısına dayanır, bağırır çağırır, kendisini herkese karşı güç durumda bırakırdı. Adam ağzına gelen her küfrü kadına söyler, para vermezse yarın yine geleceği tehdidi ile kapının önünde çoğu zaman duvara sırtını vermiş, bacaklarını kapı paspasının üzerine doğru uzatmış bir şekilde sızar kalırdı.
Polisler "yine mi sen?" dercesine koltuk altından tutup alıp götürürlerdi Harun'u. Bir gece içeride kalır, ertesi günü öğleye doğru serbest bırakılırdı. Polislerin tembihlerine "peki komiserim" diyerek onay verirdi ama bu en fazla merdivenlerden ininceye kadar aklında kalırdı.
"Eda" demek Harun için "para" demekti. Boşandıkları halde Eda'yı halen karısı gibi görüyor, devamlı olarak gelip para istiyor, alamayınca da her türlü rezilliği yapmaktan geri kalmıyordu.
Eda'nın parası olsa belki de verir bu adamın tehdit ve rezilliklerinden bir parça olsun uzak kalmaya bakardı ama gerçekten kendi geçimini bile temin etmekte güçlük çekerken bu sarhoş adama nereden para bulup verecekti ki zaten?
Paraya tapmazdı ama paranın ne kadar da önemli olduğunu inkârdan gelmezdi. Herkes için para çok önemliydi. Para, gücü de beraberinde getiriyordu. Paran varsa istediğin her şeye ulaşmak daha bir kolaydı.
Eski kocasının paraya olan düşkünlüğü aklına gelince acı bir gülümseme belirdi yüzünde. Maaşını alıp eline verdiği günler gözünün önüne geldi. İlk maaşının sevinci ile kocası eve geldiğinde boynuna sarılmıştı. Sanıyordu ki kocası da onun kadar sevinir. Halbuki kocası olacak olan o adam kollarını kendisinden ittirip kurtulmuş, asık bir yüzle karısına bakmış ve: "İyi ki bir maaş aldın, artık çalımından yanından geçemeyiz," demişti.
Bu lafları duyduğunda başından aşağıya kaynar su dökülmüş gibi hissetmişti güzel kadın.
"Ama hayatım, neden böyle söylüyorsun? Neden çalım yapacakmışım ki ben? Anlamıyorum seni?"
"Çalım satarsın tabii, kocandan fazla maaş alıyorsun ya!"
Bu söz, tam ağzını açmış bir şey söyleyecekken olduğu yerde "zınk" diye durdurmuştu genç kadını.
Ağzı açık, kala kalmıştı hayret içinde öylece. Duyduklarına inanamayarak, şaşkınca ve üzüntülü bir kalakalışla. "Nasıl böyle bir şey düşünürsün canım? Bu parayı hangimizin kazandığının ne önemi var ki? Sonuçta bizim kazancımız ve bizim evimize girmiyor mu?"
"Böyle söyleyerek üste çıkmaya çalışma. Benden fazla maaş alıyorsun diye havalandın, konuşmalarına baksana?" Adam burnundan soluyordu resmen. Eda, kocası Harun'un hiç böyle kırıcı konuştuğuna şahit olmamıştı bugüne kadar. Bu ilk kez oluyordu ve o yüzden konuyu nasıl toparlayacağını bilemiyordu.
"Harun, beni kırdığının farkında mısın hayatım? Bu bizim paramız ve ikimiz için harcanacak. Ne önemi var gerçekten, kimin kazandığının."
"Çok önemi var Eda Hanım, çok hem de! Ben arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakarım. Karısı kocasından fazla maaş alıyor diyerek beni küçümseyecekler. Alay edecekler. İşte! Duydun mu şimdi önemini?"
Eda, ne söylese kocasının fikrini değiştiremeyeceğini anlamış olduğundan orada hemen bir çözüm üretti zekice ve de alçak gönüllülükle.
"Düşündüğün şeye bak! Bunu onlara söylemezsin olur biter. Sen söylemezsen onlar bunu nereden bilecekler de sana o lafları söyleyecekler?"
Harun, bir an kendine gelir gibi olmuştu bunları duyunca. Ama sonra yine eski olumsuz haline dönmüş ve söylenmelerine devam etmişti.
"Sen hava atmak için arkadaşlarımın hanımlarına söylersin, onlar da kocalarına söyler. İşte, hemen böylece duyulur ve yayılır bu."
"Hayır canım, ben hiçbir şekilde kimseye bir şey söylemem. Sen de artık bunu aklına takıp kendini ve beni üzme."
"Söylemez misin?"
"Hayır canım, söylemem. İçini ferah tut."
Eda, maaşı ile ilgili hiç kimseye tek bir kelime etmemişti o günden sonra. Birileri sorduğu zaman hep kendi maaşını eşinin maaşından daha düşük söylerdi.
Eski günleri düşünürken acı gülümseyişi hiç eksik olmadı yüzünden. Artık bugüne bakıyordu ve kimseye aldığı maaş ile ilgili bir hesap verme derdi de yoktu.
Sabah kahvaltısını yapıp evden işe gitmek üzere çıktı. İş yerine gelir gelmez çay ocağında çayla ilgili hazırlıklarını yaptı. Biraz sonra şirket çalışanları ellerinde bardakları, fincanları ve poğaçaları ile çay ocağına gelirdi. Bir kısmı da telefon ile çaylarını odalarına isterdi.
Eda tüm hazırlıklarını bitirdi, artık çalışanlar çay içmeye gelebilirlerdi...
Gerçekten saat 08.15'i gösterdiğinde çay ocağına kadınlı erkekli gruplar gelmeye başlamışlardı. Telefonlar da çalmaya başlamıştı. Eda, okul yıllarında okulun çay ocağında çalışmanın verdiği tecrübe ve yılların da iş tecrübesi ile üstesinden geldi onca servisin. Saat 10.00'u gösterdiğinde işler sakinleşti çay ocağında.
Genç kadın, biten çaydanlıklara yenilerini demledi. Yorulan ayaklarını dinlendirmek için biraz oturdu. Bir bardak çay da kendine doldurdu. Çayını yudumlarken şirket müdürü içeri girdi. Eda saygıyla kalkıp buyur etti müdürü, ne içeceğini sordu. Bir çay da müdür istedi. Çay ocağındaki sandalyelerden birine oturdu. Bir taraftan çayı ile ilgileniyor, diğer taraftan da Eda'yı inceliyordu. Eda çok güzel bir kadındı ama kendisinin güzelliği ile uğraşacak hiç zamanı ve de havası yoktu doğrusu. Müdürün bakışlarından rahatsız oldu. Kendini tedirgin hissetti. Ne yapacağını bilemez bir halde tezgahta bir şeyler yapmaya çalıştı durdu. Nihayet müdür gitti, Eda rahatladı. Ama o elektrik havada asılı kaldı.
Akşam eve geldiğinde dün akşamki neşesinden eser kalmamıştı. Müdürün hali hiç hoşuna gitmemişti, Müdürle arası iyi olmazsa da işten çıkarılma ihtimalini düşündü. Canı sıkıldı. Uzun yıllar çalışan birisi olarak, iş yerlerinde her zaman adaletli kararlar alınmadığına kaç defa şahit olmuştu. Bu şahit olunmuşluk değil miydi zaten onu bu can sıkıntısına uğratan düşünceleri kafasına hücum ettiren? Bir şey bilmeyen insanın bir korkusu olmazdı. Eda için durum aynı değildi ne yazık ki!
Dün akşam sevinç ve mutluluk içinde yediği akşam yemeğini bu akşam ise canı sıkkın bir şekilde yiyordu. Ne yediğinden ne içtiğinden bir tat almıyordu. Huzur çok önemliydi hayatımızda. Her şeyimize etki ediyordu işte şimdi olduğu gibi.
Düşünceler, düşünceler... Genç kadının kafasını allak bullak etmişti. Sakin kafa ile düşünmek istiyordu ve bunun için sakinleşmeye, kendisini ikna etmeye bakıyordu bir an evvel. Hassas kadın, kolay olmasa da yine de bir yolunu bulup beynini kontrol altına almaya çalışıyordu.
Kafasında pek çok düşünce dolaşıyordu. Artık düşünmek istemiyordu. Elini, yüzü hizasında sallayarak "kovma" hareketi yaptı. İşe yaramadığını görünce en iyi bildiği şeyi, kendisini motive etmeye başladı: "Sakin ol Eda, endişeyi bir kenara koy, kimsenin sana bir şey yapacağı yok. Sen kafanda kuruyorsun bunları. Kötü senaryo yazmayı hemen bırakıyorsun! İşten çıkarırlarsa yeni bir iş arayabilirsin sen de değil mi? Bunu yapabilirsin yani? Bu işi nasıl bulduysan bundan sonraki işleri de öylece bulabilirsin. Sen eşşek olduktan sonra sana semer vuran çok olur. Yeter ki çalışmak iste."
Her zaman böyle kendisini motive etmede hep başarılı olurdu. Yalnızlıktan dolayı, yanında birisi olmadığından, kendi kendinin arkadaşı olmuştu. Üzüldüğü, sevindiği, dertlendiği her şeyini kendisine anlatıyor, yine kendi kendisine moral verip, nasihatte bulunuyordu. Bu konuda çok pratik yaptığından başarı da kaçınılmaz oluyordu haliyle.
Bu akşam da kendisine yaptığı telkinler sonucunu göstermekte gecikmemişti ve artık kendini daha iyi hissettiğini söyleyebilirdik.
Salona gelip, kütüphanesinden kendisini iyi hissettirecek bir kitap arayışına başladı. Kitaplığını; kitapların konusuna göre sınıflandırmış olduğundan aradığı türde kitap bulması çok kolay olmuştu. "Çöplük" isimli kitabı yeniden okumak üzere çekip aldı diğerlerinin arasından.
Zenci, fakir bir kadının çöplerden kazandığı hayatını ve tuttuğu günlüklerin bir gazeteci tarafından keşfedilişinin anlatıldığı bu kitap nedense dimağında büyük bir etki bırakmıştı.(Carolina Maria de Jesus)
Yatak odasına gelip yatağının üzerine oturdu, arkasına çifte yastık dayayıp rahat ettiğinden emin olduktan sonra kitabının ilk sayfasını açtı, okumaya başladı. Ama devam edemedi ne yazık ki. Çünkü kâbusu olacak olan o adam kapıyı yumruklamaya başlamıştı bile. Gürültüye insanlar rahatsız olacak diyerek endişelenen kadın çabucak kapıya gitti. Mercekten baktı, gördüğü şey içkiden kızarmış gözleri ile bacakları birbirine dolaşa dolaşa güç bela ayakta durmaya çalışan Harun’du... Hiç tereddüt etmeden her zaman yaptığı gibi polisi aradı ve adam kapıya vurup gürültü çıkarmasın diye de onunla konuşmaya başladı:
"Kapıya vurup durma Harun, anahtarı arıyorum, bulunca açacağım hemen!"
Sarhoş adam, kadının sesini işitir işitmez olduğu yerde sağa sola sallanıp düşecek gibi oldu, dengesini korumaya çalışarak ayakta durdu ve merceğe kırmızı gözlerini dikerek, kelimeleri ağzının içinde yayarak konuştu:
"Çabuk ol lan, aç şu kapıyı!"
"Geliyorum bir dakika, tam anahtarı buluyordum, bak konuştun, unutturdun yerini."
Kadının bu lafına inanan sarhoş adam sustu ve beklemeye başladı. Lakin ayakta duracak gücü yoktu, alkol tüm iradesini silip süpürmüş, kaslarını bir pamuk gibi yumuşacık yapmıştı. Kadın anahtarı buluncaya kadar paspasın üzerine oturup beklemeye karar verdi ve kırmızı gözler birden bire mercek hizasından yok oldular.
Eda, adamın pat diye kendisini paspasa bırakışını duyunca derin bir nefes aldı. Polisler gelinceye kadar Harun orada sessizce bekleyecek demekti bu! Sızar kalırdı çok geçmeden.
Merdivenden gelen ayak seslerini işittiğinde ikinci derin nefesini de alıp verdi kadın. Bütün iç sıkıntısı da o nefesle kaybolup gitti.
İki polis, paspasın üzerinde sızan adamı koltuk altından tutup sürükleyerek merdivene doğru taşıdılar. Artık Eda'nın ziline basıp kadına bir şey sormuyorlardı, bu kaçıncı kez gelişleriydi!
Polisler gider gitmez Eda, balkona çıkıp sokağa inen polisleri seyretti. Sarhoş adamı gayet ustalıkla arabanın arka koltuğuna oturtmuşlardı. Polis otosunun sokağın başına, caddeye doğru uzaklaşmasını izledi. Gözden kaybolunca bir müddet daha balkonda kaldı. Hava serindi. Biraz derin nefes alıp verdi. Serin ve temiz hava gerçekten kendisini daha iyi ve enerjik hissetmesini sağlamıştı ve sonra kendi kendine "bu da bitti" diyerek içeriye girdi.
Yaşam zor bir dersti. Bazen öğrenci ne yaparsa yapsın, yaşamın bu zor ve sürprizler içeren sınavından başarı ile çıkamazdı. Tembellik veya çalışkanlıkla alakalı bir şey değildi bu. Tamamen sınavın içeriği ile ilgiliydi. İmtihan büyük yerdendi...
Eda üşümüş, ellerini koynuna sokmuş bir şekilde koridor boyunca evin içinde yürüdü bir iki tur. Sakinleşmeye ve olanların etkisinden çıkmaya bakıyordu. İnsanoğlu tuhaf bir şekilde en dayanılmaz acılara bile dayanabiliyordu. Başkalarında görüp: "Allah sabır versin, ben olsam dayanamazdım, nasıl dayanıyor o zavallı!" dediği olaylar, başına geldiğinde buna katlanabiliyordu.
Eda da işte başka kadınların gördüğü koca eziyetlerine, kendi başına geldiğinde dayanabildiğini görmüştü. Çünkü ya dayanacak, ya dayanacaktı. Eda için başka bir çözümü yoktu bunun. Yalnızlık insanı bazen içten içe yiyip bitiren bir kurt gibidir, içinizi boşaltır, sizi en ufak bir esintiyle yıkılacak hale getirir. Bazen de siz içinizdeki o "yalnızlık kurdunu" yiyip bitirirsiniz. Gövdenizi her türlü esintiye ve dışarıdan gelecek darbelere karşı dayanıklı kılarsınız.
Genç kadın korkularına her defasında bir adım daha yaklaşarak onlarla yüzleşip, cesaretini toplamayı ve aslında korkmanın kendisi için en büyük düşman ve zarar verici duygu olduğuna karar vermişti. Korkusunu yenmeyi başarabildiği zaman karşı tarafın kendisine istediği zararı veremediğini görmüştü.
Aklında düşünceler, mutfağa gelip su ısıtıcının düğmesine bastı. Papatya çayı demlemek istiyordu. Sakinleşip uyumasına yardım eder diye düşünüyordu. Bitki çayı fincanı elinde gelip kütüphanesinin önünde durdu, bakındı bütün raflara. Çöplük'ü okuyamazdı artık, bu ruh haline o kitap hiç iyi gelmez, üstelik daha berbat ederdi kendisini. Aziz Nesin'den "Şimdiki Çocuklar Harika" isimli kitabı seçip yatak odasına gitti. Az evvel yatağın üzerine acele ile bırakmış olduğu sayfaları açık kitabına ayracını koyup komodinin üzerine bıraktı.
İkinci kez okuma pozisyonu aldığında saat 23.30'a geliyordu. "On ikiye kadar okurum, çayım da biter, yatarım sonra," diye düşünerek kitabının ilk sayfasını açtı.
*****