"Haydi kızlar herkes kalksın!"
Evet, yine alarm görevi gören bu seslerle uyandı. Kalk, aşağı in, yat!
Hepsi belletmen öğretmen tarafından görevlendirilen kızlar tarafından bağırılarak yapılıyordu. Bağıran kızlar kendilerine görev verilmesinin mutluluğuyla coşku içinde yapıyorlardı bu işi. Mahmur mahmur araladı gözlerini, tekrar kapadı. Açmak istemiyordu. Yorgunluğunu atamamıştı hatta daha da yorulmuş gibiydi. Diğer kızlarsa sesi duyar duymaz yerlerinden fırlamış önce yorganlarını katlamış ve kimi üstünü giyinirken, kimi lavaboya gitmişti. Didem'le göz göze geldi. Küçücük çocuk bile kalkmıştı hiç mızmızlanmadan. Aklına kardeşleri geldi acaba onlar ne yaptılar diye düşündü. Erken kalkmayı ikisi de sevmezdi. Acaba kalkabilmişler miydi? Şimdi başlarında hadi kalkın diye dakikalarca dil döken bir ablaları da yoktu. "Umarım uyanabilmişlerdi." diye geçirdi içinden. Zaten evde de alarmı ilk duyan ve kalkan hep Vefa olurdu. Annesi kardeşlerini uyandırma görevini Ona verirdi. Ve her defasında kardeşlerinin alarmı duymayışına kızardı. "Alarm hepimiz için çalıyor, neden ben tekrar gidip onları kaldırıyorum ki?" diye düşünerek uyandırmaya çalışırdı. Bu düşünce uzun sürmezdi çünkü kardeşlerinin o masum hallerini görünce içi erirdi adeta. Kız çocukları kaç yaşında olursa olsun içlerinde hep bir anne şefkati barındırıyordu işte. Sonra tatlı tatlı uyandırmaya çalışırdı kardeşlerini. Onlarda inat edercesine yorgana sarılır bir türlü kalkmak bilmezlerdi. Vefa'yı sinirlendirene kadar o yatağa sıkı sıkıya bağlanırlardı. Sinirlendiğinde ise artık gözü masum hallerini görmezdi. Bazen yorganı üstlerinden çeker alırdı bazen de kardeşleri yorgana öyle bir sarılırlardı ki yorganla beraber yere yuvarlanırlardı. İşte o zaman Vefa karşılarında katıla katıla gülerken karda söylenerek kalkarlardı. Vefa sinirlendiği, söylendiği günleri bile özlediğini fark etti. Bazen insan zamanı geri almak istiyordu. O an kötü gelen şeyler geçmişte kalınca özlenebiliyordu. Anı anda yaşamak, andan zevk almak vardı ama insanlar o kıymetli vakitleri hep söylenerek geçirilerdi. Hallerinden memnun olmaz ya geleceği düşler ya da geçmişi özlerlerdi. Ve fa bunları düşününce su anında keyfini çıkarmadığını geçmişi özleyerek boşa harcadığını fark etti. Geçmişi düşünmek ayrı şeydi geçmişe dair keşke demek ayrı şeydi. 'Keşke'lerini azaltmak içinse bugünü yani anını iyi değerlendirmeliydi "Keşke demek bitti artık geçmişi bir kenara bırakıyorum ben bugün varım yalnızca, benim için şuandan başka an yok. Geçmişin beni üzmesine izin vermeyeceğim artık. Yeni bir Vefa var. Yeni hayatım ve ben. Bitti artık kötü günler geride kaldı. Hadi kızım Vefa göster kendini!" Bu düşünceyle bir anda doğruldu yataktan. Öyle hızlı kalkmıştı ki üstünde bir yatak olduğunu hesaba katmadığı için üst ranzanın demirlerine alnını çarpmıştı. Bir türlü aralayamadığı gözleri acının etkisiyle fal taşı gibi açılmıştı. 'Çok hızlı gidiyorsun bu gazla devam etme, yavaşla!' diyordu sanki hayat.
O da diğerleri gibi önce yatağını topladı. Lavaboya gitti. Aynada yüzünü görünce irkildi. Bu yüz kendisine mi aitti? Şiş ve kırmızı gözler yüzünü çok korkunç gösteriyordu. Geceden kalan düşünceleri hatırlatmıştı gözleri. Buz gibi soğuk suyu avuçlarına alıp yüzüne sürdü. Şu kendine getirmişti Vefa'yı. Aynaya bakmadan çıktı odasına geçti biliyordu ki aynaya baksa tekrar ağlardı. Bir insan yüzünü görmekten tiksinir miydi? Tiksinmişti Vefa.
Hızlı hareket etmesi gerektiğini biliyordu Tuğba anlatmıştı. Geç kalırsa dayak yiyebilirmiş çünkü bu belletmen çok sinirliymiş. Hızlıca giyindi. Saçlarını taradı, çantasını ayarladı, ayakkabılarını sildi artık hazırdı. Esma ve Berra geldi o esnada. " Seni almaya geldik birlikte gidelim. Kahvaltı yapacağız sonra da okula geçeceğiz. Nasıl alıştın mı, sevdim mi?" diye sordular. Olumsuz bir şey söylemek istemedi Vefa çünkü kendisi de etrafında negatif kişileri hiç istemezdi. Her şey bu kadar zorken bir de başkalarının dertleriyle, söylentileriyle hayat enerjisinin çalınmasını asla istemezdi. Kendisinin istemediği bir şeyi kızlara yaparak onları da kötü etkilemek istemedi. Hem belki güzel şeyler söylerse kim bilir söylediği yalana kendi de inanırdı birgün hatta belki birgün gerçekten severdi.
Yurttan çıkıp yemekhaneye gittiler. Emir'le Efe sıradaydı. Bir biri esniyordu bir diğeri. Efe'nin atleti dışarda kalmıştı. Emir'in ise yakası içe katlanmıştı. Halleri içler acısıydı fakat Vefa'nın komiğine gitti. Gülerek yanlarına gitti kardeşlerinin. Arkalarından yaklaşıp kollarını boyunlarına doladı ve sıktı. Dalmış halde olan çocuklar önce korktular sonra ise ablalarını görünce sevindiler. Dönüp sarıldılar. Normal şartlarda olsalar bu sarılmaları 'Hangi dağda kurt öldü veya yine ne isteyeceksiniz?' diyerek karşılardı fakat bu kez kardeşlerinin sarılmalarındaki derin hüznü hissedebiliyordu. " Şu halimize bakın. Hiç mi kendinize bakmadınız çıkarken?" gülerek çocukların üstlerini düzeltti. Emir " Aaa, o nasıl orda kalmış ki? Sağ ol abla söylemesen daha ilk günden karizmayı çizdirecektim." dedi. Her zamanki gibi muzipliği üzerindeydi. " Sen elbisenin yakası içerde kaldı diye mi karizmanın çizileceğini sanıyorsun? O gözlerindeki kirleri görsen çizilecek bir karizman olmadığını bilirdin." Vefa da devam ettirdi rutin laf soklamarını. Emir'in eli gözlerine gitti. "Yalan söyleme abla, yüzümü yıkadım ben. Var mı gerçekten doğru söyle." dedi ciddileşerek. Vefa da şaka yaptığını söyledi. Efe'ye dönerek " Ama sen yıkamamışsın." dedi. Efe yüz yıkamayı hiç sevmezdi zaten. Elleriyle ovalayınca kir kalmıyordu ne gerek vardı o sabahın soğuk saatlerinden soğuk suya dokunmaya? Yere bakarak konuşuyordu çünkü kır kalıp kalmadığından emin değildi. " Yıkadım." dedi. Emir " Amma attın şimdi. O kadar yıka yıka dedim odadan çıkmadın bile. Neyle yıkadın? Odada çeşme vsrdi da ben mi görmedim?" dedi. Efe" Neden her sabah yıkamak zorundayız ki anlamıyorum. Öğlen sıcakta yıkasak olmuyor mu?" diye karşılık verdi. Vefa daha fazla uzatmak istemedi konuşmayı çünkü bu konuşmayı neredeyse her sabah yapıyorlardı evdeyken. Fakat artık evde değillerdi ve hepsinin sorumluluklarını bilmeleri gerekiyordu. Vefa tıpkı annesi gibi kaşlarını çatıp dik dik Efe'ye bakarak "Bunları daha kaç defa konuşacağız? Büyü artık!" dedi. Efe bu tartışmada galip gelemeyeceğini biliyordu elbette ama bazı konularda böyle uzatmayı pek severdi. " Şimdi tam annem oldun. Bir de 'Efeeeeee' de tam olsun ablacık." dedi. Vefa daha Efe sözünü bitirmeden "Efeeeeee" dedi. Bu son ikaz demek oluyordu. Efe yenilgiyi mecburen kabullendi ve yemekhanenin lavabosuna yüzünü yıkamaya gitti. Emir'e kardeşine göz kulak olmasını söyleyip arkadaşlarının yanına döndü.
Kahvaltıdan sonra neredeyse hiç vakit kalmamıştı sıraya zor yetişmişlerdi. İlk iki dersin Türkçe olması Vefa'yı sevindirmişti . Vefa öğretmen masasını sildi, üzerindeki eşyaları düzenledi derse hazır hale getirdi. Sınıf defterini açıp ismine baktı. Öğretmenin adı Neşe Demirtaş'tı. Ne güzel bir ismi var diye düşündü. Vefa isimlerin kişilerin hayatlarını etkilediğine inanıyordu. İşte böyle isimler koymalıydı insanlar çocuklarına ki mutluluk hep onların olsundu. Kendisi bir kesinlikle öyle yapacaktı.
Öğretmen geldi, günaydınlaştılar. Vefa sürekli gülümsüyordu. Temizlik hemen fark ediliyordu. Kimin düzenlediğini sordu Öğretmenleri. Vefa parmak kaldırdı. Beyaz teni, hafif çilleri, ela gözleri, uzun ve düz kahverengi saçları, al yanakları, gür kirpikleri, ufak burnu... Gülümseyince kısılan gözleri ve iki büyük gamzesi yuvarlak yüzünü tamamlayan bu hanım hanımcık kıza kanı ısınmıştı öğretmenin. "Ellerine sağlık, teşekkür ederim." dedi. Bu kısa muhabbet ikisinin de yüreğinde oluşan sıcaklığın artacağı günlerin habercisiydi.
Tenefüse çıktıklarında Nuray'ı gördü. Bir köşeye oturmuştu. Dizlerini karnına çekmiş, başını kolları arasına almıştı. Yanına gidip omzuna dokundu. Başını bile kaldırmadı Nuray, ağlıyordu. Rahatlatmak istedi Vefa ve konuşmaya başladı:
- Biliyor musun küçükken arkadaşlarım beni de aralarına almazlardı. O zamanlar ben de çok üzülürdüm. Sürekli onlarla arkadaş olabilmek için çabalardım. Birgün beni de kabul ederler belki diye ne isterlerse yapar, ne derlerse desinler asla kötü bir şey demezdim. Böylece uzun yıllar beni hep hor gördüler, dedi.
Vefa hayatının her anında nereye giderse gitsin her zaman sevilen, saygı duyulan, çevresi arkadaşla dolan bir kızdı. Bu nasıl oluyordu bilmiyordu. Kendini sevdirmek için bir şey de yapmıyordu. Sadece içinden geldiği gibi davranıyordu. Doğal olmak, hayata pozitif bakmak, enerjik olmak insanları kendisine çeken en önemli özellikleriydi. Yani böyle bir şey hiç olmamıştı. Kendisi yaşamasa da Nuray'ı konuşturmak için böyle küçük bir yalan uydurmuştu. Nuray kafasını kaldırıp Vefa'ya baktı:
- Bu hiç inandırıcı değil. Seni neden dışlasınlar ki? diye sordu.
Vefa:
- Gerçekten bak. O zamanlar bennn... Düşündü biraz ne desem diye sonra aklıma ilk gelen şeyi söyleyiverdi. Çünkü o zamanlar benim sürekli burnum akıyordu. Böyle elim yüzüm sümüklü sümüklü dolaşıyordum, dedi. Aklına birinci sınıftayken böyle dolaşan bir arkadaşı gelmişti onunla hiç konuşmak istemiyordu çünkü midesi bulanıyirdu yüzünde, kolunda sümükldri görünce. Evet bu olmuştu iyi bir nedendi Vefa'ya göre bu. Nuray'da ikna olmuştu göz yaşları durmuş merakla bakıyordu Vefa'ya. Nuray:
- Hasta olunca burun akar. Ben olsaydım mendilini verirdim sana dışlamazdım seni, dedi Nuray.
Bu kızın içindeki o naif kişiliği görebiliyordu. Vefa'nın aklına mendilini vermek hiç gelmemişti arkadaşına.Bu tip durumlarda uzaklaşmak daha kolay geliyordu sanırım bir de çocukken daha acımasız olabiliyordu demek ki insan bazen. Sarıldı Nuray'a. Nuray başta kendini geri çekmek istediyse de bu kez buna izin vermedi Vefa. İşte tam o anda aldı kokuyu. Bu kokuyu biliyordu. Sidik kokusu. İyi ki bu kokuyu aldığında Nuray'la yüzyüze bakmıyorlardı. Yoksa Nuray Vefa'nın yüzünün değişimini görüp üzülebilirdi. Artık anlıyordu neden duvara girecek kadar kendisinden uzaklaştığını. Kokuyu almasını istemiyordu. Eğer kokuyu alırsa Vefa'nın da diğerleri gibi kendisiyle alay edeceğini ve onu dışlayacağını sanıyordu. Vefa bırakmadı daha bir sıkı sarıldı. Ve kulağına fısıldadı Nuray'ın " Biliyor musun? Sana arkadaşın olduğumu söylemiştim ama ben seni kardeşim gibi sevmiştim." Bu sözün üzerine Nuray tereddütlerim bir kenara bırakıp içinden geldiğince sarıldı Vefa'ya. Hissediyordu Vefa diğerlerinden çok farklıydı.
- Eee, sonra ne oldu peki? Seni hiç mi almadılar aralarına? diye sordu Nuray.
Vefa:
- Almadılar çünkü ben izin vermedim. " Nasıl yani?" dedi Nuray. Vefa devam etti.
- Şöyle ki: Birgün dedim ki kendime senin onlara ihtiyacın yok. Senin dostun kitaplar olsun. Onlar seni asla üzmezler ve seni asla kullanmazlar. Seninle asla alay etmez seni dışlamazlar. Sen kitaplara ne kadar yaklaşırsan onlarda sana yaklaşır. Artık kimseye yaranmaya çalışmak yok dedim ve herkesle bağımı koparıp kitaplara sarıldım. O zaman değiştim işte.
Nuray ilgiyle dinliyordu.
- Ben değişince sanırım dikkat çekmeye başladım. Oyunlarına davet ettiler gitmedim, arkadaş olmak istediler istemedim. Bir baktım ki artık ne dersem onlar yapıyordu. Ben onlar onlar da ben olmuştu sanki, dedi ve güldü Vefa. Bu kadar güzel bir hikayeyi uydurmuş olmasına şaşırıyordu bir yanda da kendine aferin bana zekiyim demkki ben nasıl da güzel kurtardim durumu diye övgüler yağdırıyordu. Zil çaldı Nuray'a artık uzulmemesini söyleyip sınıflarına geçtiler. Nuray da tıpkı Vefa'nın anlattığı gibi yapacaktı kitaplarla dost olacaktı.
Esma ve Berra Vefa'yı hiç yalnız bırakmıyorlardı. Sınıftaki diğer kızlarda gelip konuşmak arkadaş olmak istiyordu. Vefa hepsiyle konuşuyordu fakat içlerinden iki kardeşe daha yakın hisler besliyordu. Kiraz başlarda sevdiği bu kızdan şimdi soğumaya başlamıştı çünkü o geldiğinden beri Esma ve Berra kendisinden uzaklaşmıştı. Vefa'yı kıskanıyordu. Hayır hayır kıskanmıyordu arkadaşlarını elinden aldığı için ondan nefret ediyordu. Vefa'nın bir suçu yok suç kendisini bırakıp iki günlük kızla arkadaşlık edenlerde diyordu bazen de. Kime kızacağını kimi suçlayacağını şaşırmış durumdaydı. Agresigleşmişti, küsmüştü arkadaşlarına. İlgiye alışmıştı bu ilginin birdenbire başka yöne çevrilmesi Kiraz'ı incitmişti. Kiraz'ın durduk yere uzaklaşmasına anlam veremeyen Esma ve Berra konuşmak istemişlerdi fakat Kiraz neden uzaklaştığını anlatmadığı gibi kovmuştu kızları. Böyle yaparsa kızların hatalarını anlayıp gönlünü alacaklarını zannediyordu. Yanılmıştı. Çünkü kızlar gönlünü almakla uğraşmak yerine Kiraz'a küsmeyi tercih ettiler.Kendi aralarında "Kimseyi çağırmıyoruz ki biz. Herkes kendi geliyor o da gelseydi. Eğer buna darıldıysa bu çok saçma. Bu kadar da alıngan olunmaz ki!" gibi sözlerle birbirlerini küsme konusunda daha da cesaretlendiriyorlardı. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Gruba katılan yeni arkadaşlarıyla çok mutluydu iki kardeş. Kiraz akıllarına bile gelmiyordu.
Oyunlar oynuyorlar, geziyorlar, sohbet ediyorlar, derse girip çıkıyorlar, kursa katılıyorlar derken günler böylece geçip gidiyordu. Ara ara kendini burada hapisteymiş gibi hissediyordu. Çünkü okulun belli bir sınırı vardı. O sınırları aşmak yasaktı. Her yerde kameralarla izleniyorlardı. Yatmak, dinlemek istese bunu yapabileceği bir alan yoktu. Yatağının yüzünü geceden geceye görüyordu. Çarşıya çıkmak gezmek istese, kırtasiyeden alacakları olsa veya bir kafede oturmak istese böyle bir imkan asla yoktu. Çarşı izni haftada bir gündü o da cumartesi günleriydi. Hafta içinden başlayarak alınacak ne varsa bir kenara yazardı. Saat on gibi çıkıp on ikide geri dönerlerdi. Eğer hafta sonu evine gitmeyen çoksa ve çarşıya gitmek isteyen kişi fazlaysa bu kez aralarından on on iki kişi seçilir belletmen öğretmen eşliğinde gidilirdi. Neyse ki Vefa bu konuda şanslı sayılırdı çünkü çarşıya gidileceği zaman yerine seçilecek ne bir akrabası ne de bir büyüğü vardı. Her cumartesi inerdi bu onun için en büyük zevklerden biri haline dönüşmüştü. Çarşıya gidince herkes işini halletmek için dağılır ve işini bitiren parkta toplanmak üzere dönerdi. İki saatte olsa Vefa en çok cumartesi gününü seviyordu.
Pazar ve çarşamba günleri olmak üzere haftada iki kez annesini arar kardeşleriyle konuştururdu. Pazar günü Nerriman Hanıma aitti. Çarşamba günü de öğleden sonrası boştu. O günler işe gitmez kendi evini temizler, yemekler hazırlayıp dolaba doldururdu. Öğleden sonra da çocuklarının arayacağını bildiği için heyecanla ve özlemle beklerdi telefonun başında.Evi bomboş kalmıştı. Bir Yavuz Bey bir de kendi. Ama kocasının yüzünü gördüğü de yoktu son zamanlarda. Nereye gider ne yalar hiç bilmiyordu. Ne zaman sorsa hep iş işte bizim için, çocuklarımız için çalışıyorum derdi. Bazen de Vefa'ya laf atardı. " Her ne kadar senin o hayırsız kızın bana iftira atsa da ben yine de onlar için çalışıyorum. " derdi. Yavuz Bey ne zaman bu cümleyi kursa Neriman Hanım mahçup olurdu. Yavuz Bey gidip Neriman hanım kendiyle başbaşa kalınca uzun uzun düşünür o zaman içine bir kurt düşerdi. O kurdu hemen susturuverirdi. Olmaz öyle şey adam hiç öz çocuklarından ayırmadan yıllarca babalık yaptı diye düşünürdü. Böyle bir olayın ihtimali bile olmasaydı keşke. Şimdi ne güzel üç çocuğuyla mutlu mesut eski günlerdeki gibi yaşayıp giderlerdi. Çok özlemişti çocuklarını. Pazar ve çarşamba günlerini iple çekerdi. Emir ve Efe de aynı duygularla beklerdi pazar gününü. Vefa ise o günlerde hüzün hissediyordu. Annesi kendisine sahip çıkmamıştı, arkasında durmamıştı. Yavru bir kediyi bırakır gibi bırakıp gitmişti. Bir anne ne olursa olsun yavrularından vazgeçmemeliydi. Vefa'nın yaşadıklarının bir telafisi yoktu. Bir çocuk böyle bir şey anlatıyorsa sorgusuz sualsiz inanılmalıydı. Böyle bir şeyin acabası nasıl olurdu? Değersiz hissediyordu Vefa cok kırgındı tamiri olamayacak kadar çok. Bu yüzden de içinden konuşmak gelmiyordu. Yavaş yavaş kırgınlığın yerini annesine karşı hissizlik almaya başlıyordu ve bu hissizlik Vefa'yı korkutuyordu. Annesini anlamayı denedi. Kendini onun yerine koymayı. Ama ne tarafından bakarsa baksın hep annesi suçlu çıkıyordu. Babasına muhtaç dese asla değildi evi çoğunlukla annesi idare ederdi. Ekmeğini taştan çıkaran cesur bir kadındı fakat kocasına karşı nasıl bu kadar kör olup kızına inanmazdı. Ne zaman annesini anlamaya çalışsa daha çok bileniyordu. Bunu fark ettiğinde annesini anlamaya çalışmaktan da vazgeçti. Kendisi işi sadece konuşmanın birinin sonunda telefonu eline alır en fazla bir kaç kelime kurduktan sonra kapatırdı.
Artık yatılı hayat rutinine alışmıştı. Her saatin bir anlamı vardı. Okul bitse bile kurallar devam ediyordu. Hayatının her bölümünde öğretmenleri görüyordu. Böyle olunca yurda geldiğinde okul bitmiş gibi hissetmiyordu. Her sabah, her akşam aynı etkinlik tekrarlanıp durdukça Vefa sıkılmaya başladı.Bu durağan hayatına bir tenk6 bir hareket katmak istiyordu. Her gün aynı güne uyanmak istemiyordu.