Işık kapanmış kızlar uyumuştu. Vefa ise yatağına yatmış ama bir türlü uyuyamamıştı. Artık yatağını da alışmıştı oysa ki. Zaten onun uykusunu kaçıran yerini yadırgaması değildi. Aklı Kiraz'la oturduğu yerdeydi. Sabaha kadar orada kalabilirdi. Kalkıp yukarı çıkmak istedi ama ıssız olması korkutuyordu. Biraz cesaret edebilseydi kesin çıkardı yukarı ya da yanında Mine olsaydı bir dk bile durmazdı burada. Mine... Özlenen yanı... Kalbi acıdı, nasıl da özlemişti. Biricik sırdaşı, hayatındaki tek dostu. Mineyle yıldızları izledikleri gece geldi aklına. Küçükken deprem olacak denilmişti tarihi tam hatırlayamıyordu. Ama henüz okula başlamadıklarından emindi. O gece tüm mahalle deprem olacak korkusuyla sokaklara dökülmüş, kimse eve girmemişti bir kişi hariç : Keziban Ana. Çok bilgili, adeta yürüyen bir atasözleri sözlüğüydü. Her sözünü bir atasözü ile başlatır ve bitirdi. Aynı zamanda da çok inatçıydı. Kendine göre bir dünyası vardı. Tüm mahalleli kapısına gelip "Aman keziban Ana bugün deprem olacakmış haberlerde bas bas bağırdılar dışarı çık."diye yalvarsa da çıkmamış, "Bir deli bir kuyuya taş atmış bin tane akıllı o taşı çıkaramamış. Öyle şey mi olurmuş, geleceği Allah'tan başka kimse bilemez böyle uydurma şeyleri inanmayın!" deyip evinde kalmayı tercih etmişti. Kezban Ana'nın inadını kıramayan mahalleli boyunları bükük geri dönmüşlerdi. "Oğulları gittiğinden beri böyle huysuzlaştı eskiden bu kadar huysuz değildi." diye kendi aralarında konusuyolardı. İşte o zaman merak etmişti Vefa neden Keziban Ana dediklerini. Annesi de anlatmıştı. Keziban Ana'nın üç oğlu varmış biri marangoz, biri mühendis, biri de doktormuş ama çok hayırsız çıkmış üçü de. Evlendikten sonra adımlarını bile atmamışlar mahalleye. Üstelik üzerlerinde o kadar emeği olan analarını da arayıp sormamışlar. Yaşlı kadın yapayalnız kalmış. Mahalleli tarafından da çok sevildiği için gençler oğullarının eksikliğini hissettirmek için " Keziban Ana" demeye başlamış. Keziban Ana'nın bu çok hoşuna gitmiş, mutlu olmuş.
Vefa: "senin kocan var. Biz olmasak bile babam sana bakar yalnız koymaz, onun kocası yok mu?" diye sorunca annesi detaylıca anlatmıştı. Nasılsa gece uzundu.
Keziban Ana'nın eşi Vedat Bey çok zenginmiş çok da hayırsevermiş. Mahallede ne kadar yardıma muhtaç varsa hepsinin elinden tutmuş. Kimini meslek sahibi etmiş kimine hergün yiyecek yardımı ederken kimine de aylık para yardımı yaparmış. Keziban Ana da kocasının elibolluğunu hep desteklemiş. Bu yüzden tüm mahalle bu aileyi çok severmiş. Birgün Vedat Bey bir hastalığa yakalanmış. Bu hastalıktan kurtulmak için gitmedikleri hastane, uğramadıkları doktor kalmamış ama ne çare? Bir zamanlar dağ kadar heybetli adam şimdi ceketinin içinde küçücük görünüyormuş. Bu sıkıntılı zamanlarda tabii mahalleli de hep destek olmuş onlara çünkü vefa zamanıymış. Vedat Bey'in hastalığı günden güne bedenini eritmiş. Ellerinde avuçlarında ne varsa tedavi için harcamışlar. Hazıra dağ dayanmazmış. Çalışıp para kazanacak kimse de olmayınca maddi olarak da çok zor zamanlar yaşamışlar.
Doktorlar artık ellerinden hiçbir şey gelmeyeceğini, ne yaptılarsa tedaviye olumlu yanıt alamadıklarını söylemişler. Vedat Bey, Keziban Ana küçük oğluna hamileyken vefat etmiş.
Allah'tan Keziban Ana marifetli kadınmış, on parmağında on marifet varmış. Gündüzleri terzilik yapmış geceleri sabahlara kadar örgüler örmüş. Bir şekilde geçimini sağlamış. Bununla da kalmayıp çocuklarının üçünü de okutmuş, meslek sahibi yapmış. Ne zaman ki çocukları evlenip gitmiş bir daha da mahalleye uğramamışlar.
Zaten Vefa da hiç görmemişti Kezban Ana'nın çocuklarını. Nasıl bu kadar hayırsız olabiliyorlardı aklı almamıştı Vefa'nın. Vefa annesine sarılmış ve "Ben Keziban Ana'nın oğulları gibi olmayacağım. Ne olursa olsun seni asla bırakmayacağım, hep yanında olacağım annecim." demişti. Annesi de Vefa'nın saçlarını okşayıp alnından öptükten sonra anlatmaya devam etmişti. Vefa masal dinler gibi dinliyordu.
Çalışmaya alışınca insan boş durmayı sevmezmiş. Keziban Ana da artık boş duramıyormuş. Gözleri görmeyene kadar örgü örüp, terzilik yapmaya devam etmiş. Kazandığı paranın kendine yetecek kadarını harcadıktan sonra arta kalanı tıpkı kocası Vedat Bey gibi o da yardıma muhtaçlara dağıtırmış. "Çok iyi kadındır çok. Biraz da inat olmazsa!" diye sözünü bitirmişti annesi.
O zamanlar Efe henüz dünyada yoktu Emir de bebekti. Annesi Emir ile ilgilenirken Vefa da babası ve Mine ile etrafı keşfediyordu. Hayatında kirpiyi ilk kez o gece görmüştü. Babası el feneri ile kirpi göstermişti zavallı keyfi ışığın görünce yürümeyi bırakmış tortop olmuştu Mine dokunmak istemişti babası da dikenleri batar diye izin vermemişti. Az ileride kurbağa görmüşlerdi. Bir de kertenkeleye benzer bir hayvan önlerinden hızlıca geçmişti. İkisi de çığlık atmıştı sonra da kahkahalarla gülmüşlerdi. O an ki heyecanını hatırladı ne kadar da mutluydu işte çocuk dediğin her anında öyle heyecanlı ve öyle mutlu olmalıydı.O gece Vefa için hayatının en güzel gecesiydi.
Etrafındaki insanları izliyordu. Kimi evinin bahçesine, kimi park alanlarına bir battaniye atmış uzanmıştı. Kimi de o geceyi dostlarıyla durumu değerlendirerek geçiriyordu. Yürümekten, koşmaktan yorulunca Mine'yle uyumaya karar vermişlerdi. Yavuz Bey Mine'nin babasıyla konuşurken Mine ile Vefa da annelerinin onlar için hazırladığı yer yatağına uzanmışlardı. Başlarının üzerinde Dünya'yı adeta bir çatı gibi saran gökyüzü vardı ve bu gökyüzü binlerce yıldızla süslenmişti. İzlemeye doyamıyorlardı. Kendilerine birer yıldız seçmişlerdi. Seçerken birbirine en yakın ve en parlak iki yıldız olması için özen göstermişlerdi. Tıpkı bugün kirazla otururken kayan yıldız gibi o gecede bir yıldız kaymıştı. İkiside heyecanla birbirine "Bak yıldız kaydı çabuk dilek tut!" demişti. Vefa o gece annesinden hiç ayrılmam ayrılmamayı dilemişti çünkü Keziban Ana'nın hikayesi onu çok etkilemişti. Mine de annesi ile babasının bir daha hiç kavga etmemesini dilemişti. İkisi de birbirine ne dilediğini sormamıştı. Gökyüzünü izlerken de uyuyakalmışlardı.
Vefa sessizce kalktı yerinden. Perdeyi araladı ilk gökyüzüne baktı tıpkı o geceki gibi bir sürü yıldız vardı. O ana dönmek için neleri vermezdi ki. sonra birden vazgeçti bu düşüncesinden çünkü o geceye dönseydi unutmaya çalıştığı o kötü günü ileride bir daha yaşayacaktı. Kalbi sıkıştı ne zaman düşüncelere de alsa hep böyle olurdu. 'Kendime işkence ettiğim yeter artık!' diye düşündü. İçsel bir motivasyona ihtiyacı vardı çünkü kimseye derdini anlatamıyordu. "Kendi psikoloğum olmalıyım." dedi. Güzel şeyler düşünmek için bakışlarını tekrar göre çevirdi. Muazzam bir manzaraydı. Yıldızlar gökyüzünün güzelliğini daha bir gösteriyordu. Vefa'ya göre gökyüzü özgürlük demekti. Kanatları olduğunu ve gökyüzünde süzüldüğünü hayal etti. Yıldız toplamak, hilal şeklindeki Ay'ın üzerinde oturup ayaklarını sallamak... Uykusu gelmişti tekrar yatağına döndü. Gözlerini kapadığında hala gökyüzünü görüyordu. Kuşlar kadar özgür olmak diye düşündü. Ne güzel kanatları var bu yüzden özgürler dedi. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. Çünkü ona göre kuşların özgürlüğü kanatlarının olmasından değil, gökyüzünün sonsuz olmasındandı. Oysa Vefa kendi içine sıkışıp kalmış, daracık bir alandaydı.
Sabah pamuk gibi uyandı Vefa. Dilinde bir şarkı "Ben oldum peri peri peri peri" diyordu. Neşeyle üstünü giyindi. Odadaki kızlar Vefa'nın şen haline ayak uyduruyor onlar da eşlik ediyorlardı. Yeter Vefa'yı çok seviyordu. Her bulduğu fırsatta elinden tutuyor sarılıyordu. Bir kaç kez onunla uyumak istemiş fakat ablaları yasak olduğu için izin vermemişlerdi. Birlikte uyuyanlar yakalanırsa disiplin cezası alıyordu. Vefa da bu sevginin farkındaydı ve onda Yeter'i çok seviyordu. Birlikte uyuyamıyorsak birbirimize bakarak uyuyalım diye gönlünü yapıyordu. Normalde sağ tarafına dönerek uyumayı sevmesine rağmen Yeter için soluna dönüp uyuyordu. Kızlarla resmen bir aile olmuştu. O gün kahvaltıyı odaca yapmaya karar verdiler. Güle oynaya yemekhaneye giden yokuşu çıktılar.kış günü bu yokuşu nasıl çıkacaklarını düşünür erkeklerin yurdunun yerini kıskanırdı.
Hep birlikte yemekhaneye geçtiler. Sıralarının gelmesini beklerken belletmen öğretmen vefanın yanına gelip kahvaltılıkların dağıtması için görevlendirdi. Ama biz odaca kahvaltı yapacaktık diye söylenerek kahvaltılıkların başına geçti. Vefa'yı gören Kiraz ona yardım etmek için yanına geldi. Bir yandan işlerini yapıyorlar bir yandan da yaptıkları sınavının sonucunu tartışıyorlardı. Şu soruyu ne işaretle din bu böyle miydi bence o bu değildi gibi sorular sorarken sıra bitmişti. Vefa oda arkadaşlarına baktı sıra bitene kadar çoktan kahvaltılarını yapmış kalkıyorlardı. Birlikte kahvaltı yapma fikri ne yazık ki başka zamana ertelenmişti.
Kiraz ve vefa kendileri de kahvaltı tabaklarını hazırlayıp masaya oturdular. Birel vefa'nın omzuna dokundu. Dönüp bakınca Nuray olduğunu gördü. "Oturabilir miyim?" diye sordu Nuray. Vefa onu gördüğüne çok sevinmişti "Tabi ki oturabilirsin, o nasıl soru?" dedi. Vefa nuray'ı bugün çok iyi görmüştü keyfi yerindeydi şakalar yapıyor, gülüyor, eğleniyordu. Vefa Onun bu kadar özgüvenli oluşuna şaşırmıştı, bu güzel bir değişimdi. "Seni çok iyi gördüm Nuray." dedi vefa gülümseyerek. Nuray elinde tuttuğu Küçük Prens adlı kitabı göstererek "Hatırlıyor musun seninle okulun önünde konuşmuştuk ve sen bana bir şey anlatmıştın. O anlattıklarını dikkate aldım. Benim de artık en iyi dostum kitaplar oldu. Sözüm meclisten dışarı gerçekten de kitaplar varken kimseye ihtiyacım yokmuş. Senin yerin ayrı kimse dediysem kendini onlarla bir tutma sakın biliyorsun seni çok seviyorum." Elbette hatırlıyordu Vefa o gün anlattıklarını. Her ne kadar kendisi yaşamamış olsa da kitapların insanın en iyi dostu olduğunu ta yüreğinde hissediyordu. Bu yüzden Nuray'a bunu anlatırken yaşamış gibi kolayca anlatıvermişti. Nuray'ın bu güzel değişiminde katkısı olduğu için çok mutluydu. "Tabii ki hatırlıyorum. Çok doğru bir karar vermişsin kitapları dost seçmekle. Kitaplar insanın en iyi dostudur bunu her zaman söylerim. Bir daha seni kimsenin üzmesine izin verme senden bir tane daha yok. Çok değerlisin. Bunu bil. Artık seni kesinlikle üzgün görmek istemiyorum çünkü ben de seni seviyorum." diye cevap verdi Vefa. Neşe içinde kahvaltılarını yapıp kalktılar.
O yıl okul kantini ihaleye kapatılmıştı. Kantini okul kendi çalıştırmaya karar vermişti. Bütün sorumluluk matematik öğretmenindeydi. Matematik öğretmenleri hesabı kuvvetli, güvenilir öğrencilerden sekiz kişi seçmişti. Bir hafta bir grup diğer hafta diğer grup kantinin işletecek şekilde dörderli gruplara ayrılmışlardı. Bu öğrenciler zil çaldığında hemen gidip kantini açıyor ve satış yapmaya başlıyorlardı. Kantinden kazanılan para okul için harcanıyor çalışan öğrencilere de gün sonunda istediği bir yiyeceği alma hakkı sunuluyordu.
Vefa'nın dersleri de tıpkı Kirazın ki gibi çok iyiydi. Bu iki öğrencinin derslerdeki başarısı özellikle matematik öğretmeni Ahmet Bey'in çok dikkatini çekmişti. Vefa'nın arkadaşları tarafından sevilip sayılması, lider konumunda olması, duruşu, konuşması yani her şeyi ile tam bir örnek öğrenciydi. Kiraz ise zaten örnek bir öğrenciydi. Ogreenleribtarafindan hep övgüyle bahsedilirdi ondan. Yaratıcı, çözüm bulucu, sorumluluk sahibi, azimliydi üstelik çok da güvenilirdi. Bu yüzden öğretmenleri Vefa'yı ve Kiraz'ı kantinde çalışması için seçilen 8 öğrenciye göz kulak olmaları için görevlendirdi. Okul çıkışı kantininin açılış saatleri de bu iki arkadaşın boş vakitlerine göre düzenlendi. Artık Vefa'nın günleri dolu dolu geçiyordu tiyatro egzersizinden çıktıktan sonra hemen kantine geliyorlar diğer arkadaşları satış yaparken arkadaşlarını izliyor, kasanın başında duruyor,ne kadar para kazanıldığını hesaplıyorlardı.