Yusuf, elinde ki telefona bakarken, az önce duyduklarının şokunu yaşıyordu.
Ne demişti Onur doktor?
“Bunu Sinem’e nasıl söyleriz bilmiyorum ama, Yusuf bugün çok ağır bir kriz atlattı. Ve maalesef fazla vakti kalmadı. Belki bir kaç saat, belki bir kaç gün..”
Nasıl beter bir durumdu bu böyle?
Minicik Yusuf, kemikleri sayılacak kadar zayıflamış, nefes bile almakta zorlanıyordu. Ailesi, sevdikleri yoktu onu mutlu edilebilecek.
Bir Sinem ablası, birde onu emanet edebildiği Yusuf abisi vardı. Küçücük dünyasında onlardan başkasına yer açmaya ne gücü, nede zamanı vardı aslında.
Kalabalık caddenin ortasında yürürken, çarptığı insanların ikazlarına kulak asmıyordu Yusuf, minik Yusuf’a giderken.
Cebinden telefonunu çıkartıp Sinem yazısının üstüne tıkladığında, yüreği ağzındaydı. Bir kaç çalışın ardından telefon meşgule bırakıldığında, hayal kırıklığıyla tekrar yerine koydu telefonu.
Böyle bir haberi vermek ne kadar zor olsada, bir an önce gelmeliydi.
Yusuf, tekrar Sinem ablasını sorduğunda, yanı başında olmalıydı.
Hastanenin önüne geldiğinde, derin bir soluk alarak hızla merdivenleri çıkmaya başladı.
Üç ay kadar önce durumu kötüye gitmeye başlayınca, Yusuf’u özel bir hastaneye aldırmıştı. Doktor Onur özel doktoru tayin edilmiş, an be an gelişmeleri takip ediyordu. Aynı zamanda büyük profesörlerin gözetiminden geçiyordu her hafta.
Beyaz koridorları büyük adımlarda arkasında bırakırken, Yusuf’un odasının önünde bir kargaşa gördü. Biri diğerine kavuşan adımlarla odanın önüne geldiğinde, acı dolu bir ses yankılandı koridorlarda.
“Yusuf!”
Yusuf’un minik bedeni koca yatağın içinde kaybolurken, neredeyse tüm göğsünü kaplayan aletlerle onu geri döndürmeye, kalbinin yeniden atmasın için uğraşmaya devam ediyorlardı.
Yusuf’un bakışları kalp atışlarının gözüktüğü ekrana kaydığında, düz bir çizgi halini almasına an be an şahit oldu gözleri... Nabzı artık atmazken, üzerinde serum bağlı olun kolu yataktan aşağıya düştü.
Tekrar tekrar, ekrana bakıp gözleri Yusuf’un masum yüzünde kaldığında şah damarı kesilmiş, göğüs kafesine kurşun yemiş gibi can acısıyla bağırmaya başladı Yusuf.
“Yusuuuf! Abim, uyan...Abicim uyan, ben geldim!”
Önündeki doktor ve hemşireleri iterken, yataktan aşağıya düşmüş olan kolunu tutarak yanına koydu. Dizleri odanın çıplak zemininde, elleri Yusuf’un serum bağlı elindeydi.
Yüreği parçalara ayrılırken, kaşları saçları, kirpikleri dökülmüş olan Yusuf’un yüzünü kavradı elleriyle bu defa. Nasıl minicik kalıyordu parmaklarının arasında Yusuf’un yüzü.
Doktor Onur, Yusuf’un kolunu tutup sakinleştirmeye çalışırken, kıpkırmızı gözlerle karşılaştı.
“Sen doktor değil misin lan! Yusuf’uma bir şeyler yapsana!”
Yusuf, minik Yusuf’un yüzünün her bir santimine öpücükler kondururken, titreyen elleriyle soğuk ellerini ısıtmaya çalışıyordu.
“Abicim, abim üşürsün yapma böyle, aç hadi gözlerini. Bak Sinem ablanda gelecek, biz seninle birlikte daha askere gideceğiz oğlum! Kaytarmak yok, kalksana.”
Sinem’in olmadığı günlerde cehennemi yaşadığını zanneden Yusuf, kollarının arasındaki cansız bedenle asıl şimdi ateşlerde yanıyordu.
Bu adil değildi bir kere!
Bir kere Anne, Baba, diyemeden son nefesini vermek, çocuk olup oynayamadan, doyasıya gülmeden, düştüğünde kaldıran insanları minik hafızana kazımadan, pamuk şeker yiyemeden ölmek, Yusuf’a yakışmıyordu işte!
Birlikte poşetler dolusu şeker yiyip, dişlerini çürüteceklerdi daha.
O yalnızca beş yaşındaydı, beş!
Kalbinin durduğunu gösteren, dümdüz çizgilerle dolu ekrana yumruk geçirirken, “Kapatın şunu” diyerek bağırdı Yusuf! Duymak istemediklerini haykırıyordu o alet, Yusuf’un yaşayamadığı mutlulukların katiliydi adeta!
Hemşireler, doktorlar cihazları kapatarak odadan çıkarken, Doktor Onurla Yusuf kalmıştı geride.. Yusuf, başını çevirmeden, “Ona ulaşamadım, ulaşın.” Diye mırıldandı.
Doktor onur, Yusuf’a bağlı olan cihazları çıkarırken, Yusuf tepkisizce izliyordu sadece.
Şimdi, Minik Yusuf’la baş başaydı.
Gözleri kapalı, başı yana doğru dönmüş olan Yusuf’un sağ tarafına geçerek bir bebeğe dokunur gibi özenle dokunarak kucağına aldı. Yatağın arka tarafına sırtını yaslayıp, kolunu minik Yusuf’a yastık yaparken, sanki uyandırmamak istermişçesine yavaş hareket ediyordu.
Ayakları Yusuf’un bacaklarından aşağıya sarkınca, yatağın ortasında ki nevresimi alarak üzerini güzelce örterek mırıldandı. “Dikkat et Abicim, üşürsen hasta olursun.”
Yusuf’a sıkı sıkı sarılmış vaziyette otururken, konuşmaya başladı.
“Abim, beni güzel dinle. Büyüyünce seninle birlikte çok istediğin o maça gideceğiz. Sinem ablanla birlikte sinemaya gidip, minyonları izleyeceğiz. Sen ne istersen onu yapacağız, söz. Yusuf sözü, hem bakarsın senin Belinay’da bizimle gelir he?”
Yusuf, kucağında cansız yatan bedenle, usul usul konuşurken başını yatağın üst kısmına yaslamış, yanağından aşağıya süzülen yaşları hissetmiyordu.
Dakikalar acımasızca geçerken, Yusuf kucağında ki miniğin soğuyan bedenini hissetmeye başlıyordu. Yusuf’un uyuduğuna inandırmıştı kendini, ve uyanması için bir ömür beklemeye hazırdı.
Onur doktor, artık morga götürülmesi gereken bedeni almak için odaya girdiğinde, ağladığını belli etmemeye çalışıyordu.
Tıpta bu tür vakalarla karşı karşıya geliyorlardı ama, bu duyguları olmadığı anlamına gelmiyordu haliyle. Yusuf’ları baş başa bıraktığı dakikalarda odasından onları izleyip, dinlemişti.
Olmayan babası gibi üzerine titriyordu sekiz buçuk aydır Yusuf, nasıl ayıracaktı onları? Şimdi izlediği tabloyu canlı canlı görünce, bir kez daha sızlıyordu göz pınarları.
Kapının önünde bekleyen sedyeyi içeri getirmelerini söylerken, adım adım yaklaştı baba oğul tablosuna.
Eğer gerçekten Baba- Oğul olsalardı, ancak bu kadar içi yanardı Yusuf'un.
Sinem gittiğinden beri, aklında Yusuf kalbinde Sinem'le yaşamıştı.
Tam sekiz buçuk aydır, bu minik beden mutlu olsun, son demlerinde bile gülümsesin diye uğraşmıştı.
Ama yıllar önce Sinem'in damarına dokunması sekiz buçuk ay önce acı gerçek olarak yüzüne vurmuştu.
Sinem, Yusuf'u rezil etmek için gay olduğu söylentisini kulaktan kulağa yayarken, Babası Serkan beyin kızının bu tavırlarına dur deme vakti geldiğini anlamıştı.
Aklını başına alması için, tek başına ailesi olmadan, başka bir aileyle yaşamanın zorluklarını görmesi için, New york'a yollanmıştı.
Sebep Yusuf değildi, patlama noktası Yusuf'tu.
Ve bunlardan dolayı minik Yusuf can verirken, Sinem ablası yanında yoktu.
Yusuf’un omuzuna elini koyup, gözlerine baktı Onur.
Önce sesli bir şekilde yutkunurken, bir kez daha yaşadığına lanet etti.
Ne olurdu onun ömründen birazcık olsa Yusuf’a verilseydi?
“Artık onu götürmemiz gerekiyor, Yusuf.”
Yusuf, ondan canını istiyorlarmış gibi kendine daha çok bastırırken minik bedeni, başını iki yana sallayıp itiraz etti.
“Olmaz! O bana Sinem’in emaneti, hem o uyanacak Onur bey. Gidin”
Onur, Yusuf’un omuzlarını kavrayıp gözlerine bakarak teker teker ifade etti acı dolu sözleri.
“Yusuf, artık yaşamıyor maalesef. Şu an onu götürmemiz gerekiyor, gittiği yerde daha rahat olacak.”
“Gittiği yerde acı çekecek mi?”
Onur başını iki yana sallayarak, cevapladı.
“Hayır, çekmeyecek.”
Yusuf, minik Yusuf’un bembeyaz yüzüne baktığında, yataktan kalkarak kucağından indirmeden, yürümeye başladı.
“Onu size veremem, ben götüreceğim.”
Beyaz koridorun başında, kollarının arasında masum bir beden, üzerine örttüğü bembeyaz çarşafın bir kısmı yere sürülürken, aheste adımlarla yürüyordu Yusuf.
Kolay mıydı sevdiği kardeşi yerine koyduğunu, başkalarına bırakmak?
Attığı her bir adımda bir şeyler fısıldadı Yusuf’a, duyduğundan emin bir tavırla.
“Sen, bu dünyada ki en yakışıklı Yusuf’sun.”
“Gittiğin yerde, annen seni bekliyor olacak Yusuf’um.”
“Eğer babanı görürsen, ona sıkı sıkı sarıl tamam mı?”
Koskoca harflerle yazılan “MORG” yazısını görünce, son defa sıkıca sarıldı küçük askerine.
“Bekle beni minik asker, komutanın çok yakında yanına gelecek. Söz Yusuf sözü.”