Mutlu haberler verilirken kolay olduğu gibi ölüm haberleri de bir o kadar zor veriliyor işte.
Buzdan adam Kutup bile, Sinem'e ölüm haberini verememişti minik Yusuf'un.
Okula bırakırken arabada kalan telefonu çalınca, ilk olarak Yusuf'un telefonunu açmazken, doktor arayınca bekletmeden açmıştı Kutup.
Sinem'in minik Yusuf hakkında ne kadar hassas olduğunu, aralarında ki bağın ne kadar özel olduğunu biliyordu. Açmasıyla birlikte omuzlarına bir yük yüklenmişti ki, bu acıların acısıydı.
Annesi ve babasına durumu bildirip, Türkiye'ye giden ilk uçaktan iki bilet almış ardından Sinem'i okuldan alarak açıklama yapmadan havalimanına gelmişlerdi.
Sinem, Kutup'un onunla birlikte Türkiye'ye gelecek olmasına haddinden fazla şaşkınken, aklına getirmek istemediği ihtimaller üşüşmeye başlıyordu.
Uçakta yerlerini aldıktan sonra, Sinem olabildiğince serin kanlı olmaya çalışırken, oturduğu koltukta Kutup'a doğru döndü.
"Kutup, bu ani gidişimizin sebebi ne? Annem babam cezamı sonlandırmadı, beni aramadılar...Sahi telefonum nerde benim?"
Sinem çantasını karıştırırken, Kutup cebine koyduğu telefonu çıkartarak Sinem'e uzattı. Ölüm haberi duyduğu an kaskatı kesilir, ve adım atacak durumda olmazdı Kutup.
Ama kardeşim dediği Sinem için, kuzeni için bir şey belli etmemeye çalışıyordu.
Dudaklarını aralayıp tek kelime edemese de, acısını paylaşmak için yanındaydı.
Sinem'e uzattığı telefonun ekranında olan mesajdan haberdardı. Doktor Onur, sade bir kaç kelimeyle Yusuf için acil Türkiye'ye gelmesi gerektiğini söylüyordu.
Hani duygularını korumayı öğrenen Sinem Ulusoy vardı ya, saniyeler içerisinde ölmüştü o ruha sahip kız. Telefonu kucağına düşerken, uçuşa geçen uçak sanki bir çukurdu.
İçi derince açılmış, topraklar yan taraflara atılmış, Sinem içine atılmıştı sanki. Okuduğu her satırda üzerine toprak atılıyor, nefesi kesiliyordu.
Seslice yutkunup Kutup'a dönerken, kaşlarını havalandırarak dolu dolu gözleriyle, tane tane sordu.
"Yusuf'uma bir şey olmadı değil mi abi?"
Kutup itiraz etmedi bu defa Sinem'in abi demesine.
İlk zamanlarda fazlaca lafı ağzına tıkamış, Kutup'a alıştırmıştı onu. "Abi sıfatına layık birisi değilim ben" derdi her defasında.
Ama şimdi ilk defa abilik iç güdüleriyle hareket ediyor, Sinem'i bedenine yaslayarak saçlarını okşamaya başlıyordu.
Sinem'in acı feryatları uçağın içinde yayılırken, etraftaki tüm yolcular ikiliye izleyerek ne olduğunu bilmeden vahlanıyorlardı.
Oysa beş yaşında minik bir bedenin, dünyaya veda ettiği bilselerdi hepsi hıçkırıklara bulanır, yürekleri yanardı.
Sinem, Yusuf'un öldüğünü duymamış olsada, iyi olmadığına emindi. Ölüm haberini alacağı zaman ne hale geleceğini düşünmüyordu bile.
Onun Yusuf'una bir şey olmazdı, hem Yusuf'a emanet etmişti onu.
Yusuf, emanetine çok güzel bakardı.
Tüm uçak yolculuğu boyunca Kutup'un göğsüne başını koymuş, biri diğerine karışan göz yaşlarıyla ağlıyordu.
Uçaktan inerken tek düşüncesi Yusuf'una gitmekti. Öldüğüne inanmasını bekleyemezlerdi ondan.
Havalimanından çıktıktan sonra, bindikleri taksiye Kutup'tan önce davranarak gidecekleri hastanenin adını söyledi. Yusuf'un naklettirdiği özel hataneyi biliyordu.
???
"Sinem, Kutup'la birlikte geliyormuş Yusuf."
Okyanus, yanında ikizi Yaprak'la birlikte hastanenin bahçesinde oturuyorlardı.
Yusuf'un ruh gibi kanı çekilmiş yüzü, etrafı kıpkırmızı gözleri, mor halkalarla çevrilmiş bir vaziyetteydi.
Omuzları çökmüş, tek gecede beş yaş bir anda büyümüştü sanki. Okyanus'un Yusuf'u aramasıyla öğrendiklerinin sonucunda, Ceyda ablasına haber vermişti.
Ceyda, New York'a gidip gelen birisi olduğu için, Kutup'la iletişim halinde olan nadir insanlardan birisiydi. Sinem'le birlikte yola çıkmak üzere olduklarını öğrenmişti.
Kutup, Yaren hanım ve Serkan Bey'in minik Yusuf'tan haberdar olmadığını bildiği için, öncelikle Yusuf'u anlatıp ardından Sinem'le geldiklerini söylemesini istemişti.
Ulusoylar, Kahramanlar, Demirler, tanımadıkları minik bir beden için son görevlerini üstlenirlerken, bilhassa Okyanus ve, Yaprak yalnız bırakmıyorlardı Yusuf'u.
Sabah dokuz sularında uçağı inen Sinem, onu almak için geleceklerinden habersizce taksiyle gelmişti hastaneye.
Yusuf, Sinem'in geldiğini biliyor, kimle geldiğiyle ilgilenemiyordu.
Yanlarına doğru gelen Ceyda, Yusuf'a bakarak sessizce fısıldadı.
"Bir kaç dakika içinde burada olurlarmış."
Ege bey, hastane kapısından çıkarak oğlunun yanına geldi. Elini omuzuna koyup acısını paylaştığını ifade ederken, için için kan ağlıyordu oda.
Gencecik yaşında, cenaze sahibi olmuştu yavrusu. Yusuf'a bir şey olacak korkusuyla en büyük tutkusundan alı koymuşlardı onu zamanında, şimdi o minik Yusuf'un yerine kendi Yusuf'unu koymaya çalışsa, bir kaç saniyede ölecek gibi oluyordu.
Yeşil gözleri koyulaşmış, elinde Yusuf'un oyuncağıyla oturan oğluna, durumu bildirdi.
"Yusuf'u öğle ezanından sonra, aile mezarlığımıza götüreceğiz oğlum."
Hastanenin önünde fren yapan taksiyi gören Yusuf, babasını kenara iterek elindeki oyuncağı Okyanus'a bırakıp, koşarak ilerledi.
Taksinin kapısını açıp hızlı adımlarla Hastanenin girişine ilerleyen, bir yandan "Yusuf'um, geldim ablacığım." Diye sayıklayan Sinem'in arkasından sarıldı iyice zayıflamış olan bedenine.
"Sinem..."
Yusuf, kollarının arasında sarsıla sarsıla ağlayan bedeni zor zapt ederken, diğerleri yanlarına doğru geliyordu. Bu acı tablo, insanın yüreğine sığmıyordu.
Sinem, ellerini Yusuf'un ellerinin üzerine koyup, hıçkırıklarının arasından kesik konuşmaya çalışırken, dizlerinin üzerine çöktü.
"Onu, sana....Emanet...ettim... Yusuf'um, ona....Bir...Şey..olmadı de, Yusuf!"
Sinem, Yusuf'un kollarının arasında saniye saniye tükenirken, artık emin olduğu bir şey vardı. Yusuf'u artık onun hayatında yoktu işte!
Sinem, göz yaşlarından önünü göremezken, ellerini Yusuf'un kollarına sararak bedenini ona çevirip ellerini göğsüne yaslayarak, yalvarmaya başladı.
"Yusuf yaşıyor de, hadi Yusuf, söyle!"
Yusuf, kendisini toparlayamadan Sinem'in yıkımına şahit olunca oda hakim olamadı göz yaşlarına.
"Allah'ın belası söylesene! Olmadı desene! Yaşıyor desene!"
Yusuf'tan cevap alamadıkça yüreğinin üzerindeki baskı artarken, elleri Yusuf'un yakasını buldu. Sert zemine bastırdığı dizlerinin acısını hissetmiyor, merdivenleri çıkınca, Yusuf'unu göreceğini duymak istiyordu.
Evet, Yusuf'unu görecekti ama son kez, bir daha görmemek üzere.
"Yusuf, yaşıyor değil mi Yusuf? Emanetime güzel baktın değilmi?"
Yusuf, çaresizlikle başını iki yana sallarken, Kutup Ceyda'yla birlikte hastanenin arka tarafına gidiyordu. Bu onun görmeye tahammül edebileceği bir acı değildi.
Sinem, Yusuf'tan güzel bir şeyler duyabilmek adına yalvarırken, ablası kardeşleriyle birlikte gelmişti.
Yusuf'un dudaklarından dökülecek olan kelimelere pür dikkat kesilmişti Sinem.
"Onu son defa görmen gerekiyor, söz verdim geleceksin diye."
????
"Yusuf abi!"
Yusuf, koluna girdiği Sinem'le hastaneden çıkmak üzereyken, Yusuf'un sevdiceği Belinay bacaklarına sarılmıştı.
Sinem'i yanındaki Okyanus'a bırakırken, Belinay'ın önünde eğildi.
"Efendim Abicim?"
Belinay, elindeki sarı saçlı bez bir bebeği Yusuf'a uzatırken, ıslak gözleriyle baktı Yusuf'un kızarmış şiş gözlerine. Yusuf'tan ayrılmayan Belinay, onunla buraya nakledilen tek çocuktu.
"Yusuf, bir daha gelmeyecekmiş ya yanımıza, ona bebeğimi götürür müsün? Ona de ki Belinay seni kocaman seviyormuş."
Belinay'ın uzattığı bebeği alırken, arkasını dönüp uzaklaştı, saçları kirpikleri dökülmeye başlayan minik kız.
Sinem, Yusuf'u Morg'ta gördükten sonra "Ben geldim ablacığım" diyerek bayılmıştı. Yapılan sakinleştiriciden dolayı, donuk bir şekilde etrafını izliyor ve yanakları kurumuyordu tek bir saniye.
Yusuf'un ölümünü an be an izlemişti kameralarda ki kayıtlar sayesinde.
Annesi Babası ne kadar engel olmak istese de başarılı olamamışlardı, bu Sinem kızları gibi değildi.
Cenaze arabasında Sinem Yusuf, ve kucaklarında Yusuf'un oyuncağıyla Belinay'ın bebeği vardı. Cenaze namazı için Okyanus, Yusuf, Hamza, Doktor Onur, Ege Bey, Yağız Bey, Serkan bey, yan yana dururken, Asaf beyde Minik Yusuf için buradaydı.
Hanımlar arka tarafta saçlarına örtükleri başörtülerle sessiz sessiz akıtıyorlardı gözyaşlarını.
Sinem, bir kolunda Ezgi, bir kolunda Yağmur ablasıyla zor bela duruyordu ayakta. Minik Yusuf için burada olmayan tek kişi; Kutup'tu.
Ölüm varsa, Kutup olmazdı.
Cenaze namazı kılındıktan sonra, aile mezarlığına gelen topluluk minik bir tabutun peşinden gidiyordu. Uzun yolun sonunda olan Yusuf'un mezarlığına, Yusuf kucağında minik Yusuf'un tabutuyla gidiyordu.
Adım adım kazılan çukurun başına yaklaşırken, Sinem mezarın tam başında Babasına yaslanmış vaziyette ağlıyordu. Yusuf toprağın üzerine küçük tabutu koyduğunda, bir damla yaş döküldü yeşil bezin üzerine.
Kapağını açıp bembeyaz kefenin içindeki minik bedene sarıldı sıkı sıkı.
Sinem, "Yusufuuuf, Yusuuuf'um!" diye acı bir feryat kopardığında, babasının kollarının altından çıkarak dizlerinin üzerine eğilerek kefene sarıldı sıkıca.
Sanki mümkünmüş gibi Yusuf'a bakarak yalvarıyordu Sinem.
"Üzerine toprak atmayalım lütfen, yalvarırım Yusuf. O...O burada üşür, hadi götürelim Yusuf'umu."
Yusuf, hıçkırıklara karışmak üzereyken, Yaren Hanım kızının koluna dokunarak kendine doğru çekti kızını.
"Kızım, yapma. Yusuf'un elinde değil!"
Sinem, annesinin kollarının arasında çırpınırken, Yusuf'un gözlerine bakarak devam etti yürek yakan feryatlarına.
"Yusuf, bak onlar anlamıyor beni. Sen anlarsın, bak hatırla, Yusuf çok üşür. Hep sıcacık olmayı sever. Yapma, bırakma onu burada."
Yusuf, Sinem'in söyledikleriyle parçalara ayrılırken, minik Bedeni kucağına alarak Sinem'e baktı.
"Sinem, bak ben şimdi kucağımda onu ısıtacağım. Hep sıcacık olacak tamam mı?"
"Üşümeyecek mi?"
Yusuf'un kucağına aldığı Yusuf'la açılan çukura inerken cevap verdi Sinem'e.
"Asla üşümeyecek, Belinay'ın bebeğini yanına koyacağım, yalnızda kalmayacak. Şimdi sen buradan gitmelisin."
Sinem'in çığlıkları gözyaşlarına karışırken, babasının kucağında annesiyle birlikte uzaklaştırıldı mezarlıktan.
Ne ağır bir yüktü Yusuf için, genç yaşında cenaze sahibiydi.
Yusuf, babasının sözleriyle vedalaşmak zorunda kaldığını anladı. Yusuf'u toprakların arasına koyup, Belinay'ın bebeğini Ezgi'den alıp Yusuf'un yanına koydu.
"Yalnız değilsin Yusuf'um, Belinay yanında ve seni kocaman seviyor."
Tahtaları dizmeye başlamadan önce, son kez seslendi Yusuf'a.
"Komutanın çok yakında yanına gelecek askerim, komutan sözü sana!"